Sienalı hekim Lucio Bellanti 1498 yılında kaleme aldığı bu eserde astrolojiyi hem doğa felsefesiyle hem de Hristiyan inancıyla bağdaştırmaya girişir. Kitabına Giovanni Pico della Mirandola'nın astrolojiye karşı yönelttiği ünlü itirazlara verdiği yanıtları da ekleyerek çağının en keskin fikri çatışmalarından birine taraf olur. Aşağıdaki pasaj Forlì ve Imola Kontesi Caterina Sforza'ya sunduğu ithaf yazısından alınmıştır ve Bellanti'nin Pico'ya karşı savunusunun özünü taşır.
Ne kadar mütevazı olursa olsun, bu eseri kısa süre önce hazırlayıp ithaf ettik. Ona, başka konularda çok okumuş ve son derece keskin zekâlı bir adam olmakla birlikte bu meselede yanılan Giovanni Pico della Mirandola'ya karşı yazdığımız yanıtları da ekledik. Kendi arzusuyla mı yoksa başkalarının kışkırtmasıyla mı astrologlara karşı kalem oynattı, bilinmez; her hâlükârda bu konuda aldanmıştır.
Bu, dinsiz ve izninizle söylemek gerekirse düşüncesizce bir girişimdir; üstelik bu alanda pek de yetkin olmayan bir adamın girişimidir. Yine de o, cahillere ve sıradan halka, astroloji uğruna emek verenlerin gerçek birer Hristiyan olmadığını göstermeye çalışır. Bunun hem akıl hem de deliller bakımından tümüyle yanlış olduğundan zerre kadar kuşkum yoktur.
Astrolojiyi ve onun iç sırlarını bilmenin gerçekten dindarca bir iş olduğuna inanıyorum; yeter ki verilen şey bir Hristiyan'a yaraşır biçimde kabul edilsin, yeter ki insan onu çarpıtmasın ve kötüye kullanmasın. Nitekim bu eserde bunu ortaya koyduğuma inanıyorum.
Astrolojiyi ve onun iç sırlarını bilmenin gerçekten dindarca bir iş olduğuna inanıyorum.
Özgün metin (İngilizce)
Bu metin neden önemli
Bu satırlar astroloji tarihinin en ünlü tartışmalarından birine aittir. Rönesans hümanisti Giovanni Pico della Mirandola ölümünden sonra yayımlanan Disputationes adversus astrologiam divinatricem adlı eserinde kehanet astrolojisini hem felsefi hem de dini gerekçelerle çürütmeye girişmişti. Hekim ve doğa filozofu Lucio Bellanti ise Galen ve Hippokrates'in tıp ile gökyüzü arasında kurduğu bağa dayanarak astrolojinin gerçek bir bilim olduğunu ve doğru kullanıldığında Hristiyan inancıyla çelişmediğini savundu. İthafın muhatabı Caterina Sforza kendi döneminin en güçlü ve cesur kadın yöneticilerinden biriydi ve Bellanti onu göklerin gücünü bizzat deneyimlemiş bir tanık olarak över.
Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol
Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.
Tam Çeviri
Astrolojinin Hakikati Üzerine eserin tamamı, 21 bölüm halinde. 📖 Source Library
Kısım 1 / 21
LUCIUS BELLANTIUS SENENSIS
HEKİMİN
ASTROLOJİNİN
HAKİKATİ
ÜZERİNE
KİTABI. VE
GİOVANNİ PİCO’NUN
ASTROLOGLARA
KARŞI
TARTIŞMALARINA
CEVAPLAR.
Johann Albrecht Widmanstetter baskısı.
Bu eserin mesele ve maddelerinin fihristidir.
Beş madde ihtiva eden astroloji ilmine dair birinci mesele.
Öngörücü astrolojiye sahip olunması mümkün müdür?
Mezkur ilme sahip olunmuş ve bu bir ilim usulünce aktarılmış mıdır?
Astroloji teorik midir yoksa pratik midir?
Astroloji matematik ve doğa ilminden daha şerefli midir?
Astrolojinin tamamı ilahi olanı bilmeye ve hatalardan kaçınmaya faydalı mıdır?
On iki madde ihtiva eden gökyüzü ve hakimiyetine dair ikinci mesele.
Unsurlar semavi cisimlere tabi midir?
Kamil olmayan karışımlar, taşlar ve madenler göklere tabi midir?
Bitkiler ve otlar göklere tabi midir?
Gökler hissi kısma hükmeder mi?
Gökler akla, yani zihin ve iradeye galip gelir mi?
Gökyüzü aşağıdaki şeylerin külli mi yoksa cüzi mi sebebidir?
Gökyüzünün tamamı herhangi bir etkinin husule gelmesinde müşterek midir?
Göklerin etkileri engellenebilir mi?
Gökler aşağıdakilere yalnızca ışık vasıtasıyla mı etki eder?
Gökyüzü doğal kötülüğün yahut cezanın sebebi midir?
Gökyüzü insanın duyularına öyle şeyler akıtır mı ki, eğer akıl yahut irade bunlara rıza gösterirse ahlaken günah işlemiş olur?
Kanunlar ve peygamberler yıldızlardan ve semavi cisimlerden mi neşet eder?
Dört madde ihtiva eden gökyüzü kısımlarının tabiatına dair üçüncü mesele.
Gökyüzü akışkan bir cevherden midir?
Gökyüzünün bütün kısımları aynı kuvvet ve hususiyette midir?
Gökyüzünün bütün kısımları en hususi anlamda aynı türden midir?
Bütün yıldızlar küre şeklinde midir?
Bir madde ihtiva eden kürelerin sayısına dair dördüncü mesele.
Hareket eden küreler sekiz mi, dokuz mu, yoksa on mudur?
Beş madde ihtiva eden ilk hareket ettirici küre ve kısımlarına dair beşinci mesele.
İlk hareket ettirici kürede diğer kısımlardan daha güçlü daireler var mıdır?
Burçlar kuşağının taksimatı kısımlarının tabiatından mı gelir, yoksa keyfi midir?
Burçların isimleri bir sebebe mi dayanır?
Gezegenlerin evleri, yücelimleri, üçlüleri, sınırları ve yüzleri ilk hareket ettirici kürede sabit midir, yoksa sabit yıldızların hesabına göre midir?
Dokuzuncu kürede yahut ilk hareket ettirici kürede suretler var mıdır, varsa hangileridir ve kaç tanedir?
Altı madde ihtiva eden sekizinci küre ve kısımlarına dair altıncı mesele.
Sekizinci kürenin suretleri onda eşyanın tabiatı gereği mi vardır, yoksa uzlaşıyla mıdır?
Sabit yıldızlar gezegenlerden daha güçlü müdür?
Bilinmeyen denilen diğer bin yirmi iki yıldızın etkileri bir şekilde mezkur bilinen yıldızlara atfedilebilir mi?
Sabit yıldızlar karışık tabiatta mıdır, yani birçok gezegenin tabiatını taşırlar mı ve neden?
Sabit yıldızlar köşelerin dışında da etki ederler mi?
Sabit yıldızlara bağlı olan saadetler çoğunlukla sefaletle mi son bulur?
Sekiz madde ihtiva eden gezegenlere dair yedinci mesele.
Kısım 2 / 21
Yüce gezegenler aşağıdakilerden daha güçlü müdür?
Ay, Güneş’ten sonra diğerlerinden daha güçlü ve daha çok dikkat edilmesi gereken bir konumda mıdır?
...lerden mi yoksa başka bir sebepten mi alınır?
On iki madde ihtiva eden cüzi başlangıçlara dair on dördüncü mesele.
İnsanın başlangıcı bizim tarafımızdan bilinebilir mi?
Gebe kalma anının haritası mı yoksa doğum anının haritası mı daha güçlüdür?
Hastalığın başlangıcı ve onun arazlarının göstergeleri, hissedilir bir hasardan mı, hissedilen bir acıdan mı, yoksa yatağa düşme anından mı alınmalıdır?
Kritik günler Ay’dan mı kaynaklanır?
İlk taşın, odunun yahut yapay bir maddenin diğer bir parçasının başlangıcı, semavi cisimler vasıtasıyla yapay şeyler üzerinde bir gösterge teşkil eder mi?
Soru haritası vasıtasıyla gelecek yahut geçmiş bir şey hakkında hüküm verilebilir mi?
İyi ve usulüne uygun bir sorunun şartları nelerdir?
Gökyüzü bazen yalancı olur mu?
Soru haritası, duygu hareketinin başlangıcından mı, yoksa soruyu soranın astroloğa müracaat ettiği andan mı alınmalıdır?
Soruyu soranın zihni astrolog tarafından bilinebilir mi?
Saat seçimleri insanlara fayda sağlayabilir mi?
Seçimler vasıtasıyla sadece gelecekteki kötülük azaltılıp iyilik artırılmakla kalmayıp, aynı zamanda gelecekteki kötülük tamamen ortadan kaldırılabilir ve henüz var olmayan iyilik kökten tesis edilebilir mi?
Altı madde ihtiva eden göstergelere dair on beşinci mesele.
Aynı şey için yalnızca tek bir gösterge çıkarılabilir mi?
İlk gösterge, doğal gösterge gücünden mi, yoksa o şeyin bulunduğu yerin göstergesinden yahut mevcudiyetinden mi alınmalıdır?
Hiçbir asalet değişmediği yahut aynı yönetici sabit kaldığı halde, yükselen derecesinin haritası, diyelim ki on dakika gibi çok az bir değişim gösterdiğinde, gösterilecek olan aynı türe nispetle farklı ilk göstergelere sahip olabilir mi?
Aynı gösterge, aynı şey üzerinde zıt etkiler meydana getirebilir mi?
Bazı astrologlar tarafından aktarılan Alcocoden ilmine dair hususlar akla uygun olarak mı söylenmiştir?
Herhangi bir gezegen Hyleg olabilir mi?
Sekiz madde ihtiva eden nüfuz etmiş yönlendirici kuvvete dair on altıncı mesele.
Yönlendirici kuvvet, ilk hareket ettirici kürede bir an içinde üretilip bir süre boyunca kalıcı olur mu?
Nüfuz etmiş yönlendirici kuvvet, bir şekilde mekansal olarak hareket edebilir mi?
Bu kuvvetin mekanlarda nasıl bu kadar değişken bulunduğu açıklanabilir mi?
Söz konusu nüfuz etmiş kuvvet, birçok hareket yahut yol vasıtasıyla hareket edebilir mi?
Gerileyen gezegenler, ileri giden gezegenlerin yönlendirildiği yollarla ve aynı sayıda yolla mı yönlendirilmelidir?
Bütün kısımlar burçların sırasının aksine mi yönlendirilmelidir?
Zodyakın herhangi bir derecesine nüfuz etmiş herhangi bir kuvvet, aynı dairenin herhangi bir diğer derecesine tesirli bir ilerleme ile yönlendirilebilir mi?
Yönelimlerde geçilecek dereceler kendileri için belirlenmiş bir zamanı gerektirir mi?
Kısım 3 / 21
İki madde ihtiva eden paylara dair on yedinci mesele.
Paylara itimat edilmeli midir?
Şans payı her zaman Güneş’ten Ay’a doğru mu hesaplanmalıdır?
İki madde ihtiva eden üçlülere dair on sekizinci mesele.
Ebu Maşer, Kabisi ve diğerlerine göre üçlülerin evlerine mi itimat edilmelidir, yoksa Batlamyus’a göre mi?
Forli ve Imola Kontesi, pek soylu ve seçkin hanımefendi Caterina Sforza’ya, Sienalı Hekim Lucius Bellantius’tan.
Semavi inayet olmaksızın tıp ilminin çoğunlukla boş ve zararlı olduğunu en alim zatlar teslim etmişlerdir. Bunu Hipokrat defalarca, Galen de kriz günlerine dair eserlerinde, hekimlerin Ay’ın ve yıldızların tesirlerini çok iyi bilmelerini arzu ederek beyan etmiştir. Yıldızlara öyle büyük bir kuvvet atfetmiştir ki, sofistlerin tarzıyla bunu inkar edenlerin bir kenara bırakılması ve kendileriyle alay edilmesi gerektiği kanaatindedir. Bu sebeple, başkalarına tıp ilmini göstermek isteyen kimsenin astrolojiye de vakıf olması ve hatta bunu öğretmesi icap ettiğini düşündük. Bu ilimde, semavi astrolojinin müelliflerinin kullandığı kapalı ve kesik aktarım tarzı yüzünden, diğer ilimlere nispetle pek çok kimsenin sıklıkla tökezlediğini ve bazen de yıkıldığını gördüğümüzden, diğer zorlukların çözümünün kendisine bağlı olduğu, belki de en ağır olan doksan dokuz meseleyi halletmeye karar verdik. Bunlar her ne kadar pratik astrolojiye, yani yargısal astrolojiye dair görünseler de, eğer bir kimse uykulu gözlerle bakmazsa, teoriden yoksun olmadıklarını görecektir. Yine de yargısal astroloji başlığı altında yazılsın, zira burada çok daha fazla kimsenin hata yaptığı görülmektedir. Hekimin, kriz yani hüküm kendisine ne kadar gerekliyse, eşyanın nihayetini arzularken bundan habersiz olması o kadar ayıptır. Bu uykusuz gecelerimin mahsulü olan çalışmalarımı, pek çok sebepten ötürü yalnızca size, ey seçkin hanımefendi, ithaf etmeyi uygun buldum. Zira hükümdarların sırları, o hükümdarlara en yakın olanlardan daha layık kimseye açılamaz. Bütün Sforza hanedanının, dünya hükümdarları olan göklere ne kadar aziz olduğu herkesçe malumdur. Bilhassa, kadınlık dehasının ötesinde, sadece kadın cinsinin zirvesine ulaşmakla kalmayıp, aynı zamanda onu yıldızlara kadar yükselten şahsıaliniz için bu durum geçerlidir. Bu fevkalade nadir, görülmeye değer ve hayranlık uyandırıcı bir şeydir, öyle ki bir başkası için hiç de hafif olmayan bir yük teşkil ederdi. Bundan başka, bir şey hakkında en doğru hükmü, o şeyin sebeplerinin yanı sıra, o şeyi kendi şahsında en parlak şekilde hisseden kimseden başka kim verebilir? Şahsıaliniz ise, örtüsünü kaldırmayı murat ettiğimiz göklerin kuvvetlerini, kutlu bir nasiple zaten uzun zamandır tecrübe etmiş bulunmaktasınız. Son olarak, sadece kendisine tevdi edilen kanunlara hürmet edip uymakla kalmayıp, aynı zamanda daha derinlere nüfuz ederek daha mükemmel ve daha büyük bir hürmete layık başka kanunlar da vazeden kimseden daha uygun bir hakem kim olabilir? Nitekim gökler bazen şahsıalinize karşı daha az lütufkar olduğunda, talihsizlikler karşısında kendi dehası ve hür ruhuyla kendine büyük ve ölümsüz bir şan kazandırmış ve bunu kendi şahsına aktarmıştır. Aynı şekilde, sahip olduğu o selim zihne, sağlıklı bir bedenin daha kolay hizmet edebilmesi için, ne kadar mütevazı olursa olsun bu eseri yakın zamanda kaleme aldık ve ithaf ettik. Bu esere, başka hususlarda çok okumuş ve çok zeki bir zat olan, fakat bu meselede gerek kendi arzusuyla gerekse başkaları tarafından kışkırtılarak astrologlara karşı yazmakla hataya düşen Giovanni Pico della Mirandola’ya cevapları da ekledik. Bu şüphesiz dinden uzak ve müsaadesiyle söyleyeyim, düşüncesizce bir girişimdir. Bu meselede tam manasıyla yetkin olmayan bu zat, cahillere ve avama, astrolojiyle iştigal edenlerin hakiki Hristiyan olmadıklarını göstermeye yeltenmektedir. Bunun tamamen batıl olduğundan zihnen ve fikren şüphe duymuyorum. Bir kimsenin bir Hristiyan gibi davranması şartıyla, astrolojiyi ve onun derin sırlarını bilmesinin şüphesiz dindarlık olduğunu düşünüyorum, zira o zaman göklerin kuvvetlerini daha kolay idrak edebilecektir.
Kısım 4 / 21
Astroloji ilmine dair birinci mesele.
Birinci madde.
Öngörücü astrolojiye sahip olunması mümkün müdür?
Öngörücü astroloji ilmine, doğal akıl ışığıyla keşfedilmiş olarak, insanlar tarafından hiçbir şekilde sahip olunamayacağı görülmektedir. Zira buna ulaşmak için geriye bir yol kalmış olsaydı, bu bütün astrologların itiraf ettiği üzere yalnızca tecrübe olurdu, fakat böyle bir tecrübe mevcut değildir. Nitekim benzer sebepler ve benzer gökyüzü haritaları olmaksızın benzer etkileri öngöremeyiz. Oysa göklerin bu kabilden durumları ve yıldızların konumları hiçbir zaman birbirinin aynı değildir, yahut ancak en büyük yıl sayısından sonra, gerek sekizinci kürenin hareketleri gerekse gezegenlerin, dış merkezli dairelerin ve destekleyici dairelerin hareketleri sebebiyle benzer olabilirler. Bu durum, bizim zamanımızın gökyüzü haritalarının, eskilerin gözlemlediklerinden farklı olmasına yol açar.
Ayrıca, tam ve kafi sebep bilinmedikçe, onun etkisinin de bilinmemesi zaruridir. Aşağıdaki etkilerin tam ve kafi sebebi ise gökyüzünün tamamıdır. Zira gökyüzünün hiçbir kısmı ve hiçbir yıldız bulunamaz ki, cismiyle yahut bakışıyla, doğrudan yahut yansıma yoluyla, diğer bir kısmı yahut yıldızı güçlendirmesin yahut zayıflatmasın, ve herhangi bir burçta, herhangi bir evde bulunup da kendi gösterdiği neticeleri meydana getirmek üzere müşterek hareket etmesin. Oysa gökyüzünün tamamını bilmiyoruz, zira astrologlar tesadüfen var olmamış sayısız yıldızdan sadece bin yirmi iki tanesi hakkında, o da eksik bir bilgiye sahip olduklarını ifade etmektedirler.
Bunun ötesinde, insanın iradesi ya hürdür ve göklere asla tabi değildir, ya da değildir. Eğer hür ise, insani amellerin başlangıcı irade olduğundan, astrologlar neredeyse bütün astrolojinin etrafında döndüğü insan fiilleri hakkında hüküm veremeyeceklerdir. Eğer hür değilse, o halde bütün seçim ve dolayısıyla ilim yok olur ve astrologların pek çok sözü yanlış çıkar.
Dahası, birçok etki karşısında farksız olan külli bir sebep vasıtasıyla o etkilerden herhangi biri ispat edilemez, zira ispatlar hususi ve karşılıklı sebeplerden ileri gelir. Gökyüzü ise aşağıdaki etkilerin külli sebebidir. Nitekim farklı şekilde düzenlenmiş farklı maddelerden, aynı gökyüzü aynı zamanda farklı şeyler meydana getirir, şundan kurbağaları, bundan fareleri üretir. Nitekim kamil hayvanlarda da böyle olur, hususi hazırlayıcı sebeplerin tayini olmaksızın bazen köpekler, bazen aslanlar dünyaya gelir.
Yine, eğer geriye bir tecrübe kalmış olsaydı, hiçbir insanın ömrü bu kadar çok ve bu kadar zorlu şeyi tecrübe etmeye yetmeyeceğinden, bazılarının gözlemlerini bir araya getirmek icap ederdi. Fakat bu gözlemler kavranamaz, zira bunların müellifleri sadece kendi aralarında değil, aynı zamanda kendi içlerinde de şaşırtıcı bir şekilde birbirlerine muhalif düşmektedirler. Evler, üçlüler, sınırlar, kürelerin sayısı, sekizinci kürenin hareketleri, derecelerin tabiatları, kavuşumlar, dünya yıllarının orta ve hakiki dönüşleri, sorular, doğumlar hususundaki fikir ayrılıklarına bakanlar için bu durum aşikardır, zaten ihtilafa düşmedikleri hangi husus vardır ki?
Kısım 5 / 21
Bundan başka, yıldızların hakiki konumları bilinmedikçe, onlar vasıtasıyla hüküm verilemez. Zira en ufak bir fark bile bütün göstergeyi tamamen değiştirir. Nitekim aynı burcun, yüzün yahut sınır derecesinin sonu ile diğerinin başlangıcı arasında hiçbir vasıta yoktur, çünkü bunlar sadece bitişik değil, aynı zamanda süreklidirler. Oysa yıldızların hakiki konumlarına sahip olamayız, zira gökyüzünde parmakla gösterilecek kadar küçük bir farka bile ulaştığını kim itiraf edebilir? Hatta tutulmalar bile yazılan zamanı tutmamaktadır, tabloların ıslah edilmesi gerekmektedir, Mars’ın kesin hareketi ise elde edilememektedir.
Yine, astrolojide bilhassa iki husus dikkate alınır, birincisi dünyanın dönüşleri, ikincisi insanların doğumlarıdır. Oysa bunların ikisi de bizim tarafımızdan bilinmemektedir, yahut onlar vasıtasıyla arazlarının öngörülebileceği herhangi bir vasıta mevcut değildir. Nitekim aşağıda açıkça gösterilecektir ki, modernlerin çoğunun düşündüğü gibi Güneş’in Koç burcuna girişi dönüş haritası değildir. İkinci olarak, insanın başlangıcının rahimden çıkış anı değil, ya gebe kalma anı ya da akli ruhun üflenmesi anı olduğu aşikardır. Nitekim mizaç, suret, cinsiyet ve insanın özüne dair diğer hususlar ya...
...göklerin kuvvetlerini daha çabuk idrak edebilecektir.
Dahası, zihnimizin ilk nesnesi ister varlık olsun, ister maddi şeylerin mahiyeti olsun, göklerin kuvvetlerini ve hususiyetlerini kendi içinde barındırır. Mademki güç, kendi nesnesi içinde yer alan her şeye muktedirdir, tıpkı görme duyusunun görülebilen her şeye muktedir olması gibi, o halde murat edilen netice de bunu takip edecektir. Yine, astrolojiyle alay eden filozoflara karşı şöyle argüman sunulur, göklerin cevheri ya bilinebilir ya da bilinemez. Eğer bilinemez ise, o halde bunu araştıran filozoflar yanlış bir neticeye varmaktadırlar. Eğer bilinebilirse, o halde evleviyetle kuvvetleri de bilinebilecektir. Dahası, yıldızların hareketlerini, dış merkezli daireleri ve destekleyici daireleri keşfetmiş olmak, aşağıdaki etkilerin semavi sebeplerini sıklıkla gözlemleyerek bilmiş olmaktan çok daha zordur. Zira eğer gökyüzünde bu kabilden daireler varsa, bu zihnimizin en yüksek derecede tesirli olduğunu gösterir. Eğer yoksa, o halde daha da büyüktür, zira her hakikate muvafık olan yanlış bir şeyi keşfetmiştir. Bundan başka, gökleri, yıldızları, dış merkezli daireleri ve destekleyici daireleri ölçmek, bunları bildikten sonra kendi etkilerini bu sebeplere bağlamaktan çok daha büyük bir deha ve hayranlık uyandırıcı bir iştir. Zira birincisi o kadar büyük ve akıl almaz bir şeydir ki, eğer astrologlar tarafından öngörülen ve önceden ölçülen tutulmalar duyularla müşahede edilmeseydi, hiçbir büyük zihin bunun yapılabileceğini ilk bakışta iddia edemezdi. Öyle ki, büyük bir deha ile donatılmış pek çok kimse, astrologların geleceğini haber verdikleri şeyleri duyularıyla bizzat gördüklerinde, bunların kendilerine cinler tarafından fısıldandığını düşünürler. Fakat artık en kesin ispatlarla bu neticeye varılmaktadır, o halde öngörü ilmine sahip olmak çok daha kolay olacaktır. Karşı görüşteki birinci gerekçeye gelince, onun en mükemmel benzerlik hakkında hüküm verdiğini söylemek gerekir. Fakat astrologlar külli olarak öngörüde bulunduklarından, mezkur eksik benzerliği aramazlar. İkinci gerekçeye gelince, onun en mükemmel bilgi hakkında hüküm verdiğini söylemek gerekir ki, bu bilgiyle etki sadece genel olarak değil, kendi hususi formunda ve her bakımdan bilinir. Oysa bizim bilgimiz eksiktir, tıpkı diğer ilimlerde az çok olduğu gibi. Bu sebeple, Batlamyus’un da ikaz ettiği üzere, hükümler külli olmalıdır. Yine de bunlar vasıtasıyla öngörüde bulunabiliriz, zira göklerde bizim tarafımızdan bilinen şeyler, mesela on iki burç, yedi gezegen, on iki ev ve daha büyük görünürlük ile kuvvete sahip sabit yıldızlar en esaslı unsurlar kabul edilir. Diğerleri ise artırıcı yahut eksiltici yardımcılar gibidir. Bunu ince fikirli doktor da Sententiae’nin ikinci kitabının on dördüncü ayrımında teyit etmektedir. Üçüncü gerekçeye gelince, insanın zihninin ve iradesinin göklerin kuvvetlerine tabi olmadığı söylenir. Fakat insanlar neredeyse her zaman duyularına tabi olduklarından ve bunlar da insanı hususi haz veren şeylere daha çok sevk ettiğinden, ve bu duyular da gökler tarafından değiştirildiğinden, bu sebeple mahir astrologlar çoğunlukla doğru öngörülerde bulunurlar. Her ne kadar onların vazifesi, insanların o duyuları takip edeceğini öngörmekten ziyade, duyuların değişeceğini öngörmek olsa da. Dördüncü gerekçeye gelince, gökyüzünün bazı etkiler nispetinde hususi bir sebep, bazıları nispetinde ise külli bir sebep olduğu söylenir, nitekim aşağıda kendi bölümünde bu açıkça görülecektir. O halde sebebin külli olduğu hususlarda hüküm de daha külli olmalıdır ve elden geldiğince hususi sebepler hesaba katılmalıdır. Diğer hususlarda ise daha özel durumları dikkate alabilecektir. Beşinci gerekçeye gelince, ne felsefeyi hor gördüğümüzü ne de onu imkansız kıldığımızı söyleriz, her ne kadar onun müellifleri neredeyse bütün esaslı başlıklarda ihtilaf halinde olsalar da. Nitekim başlangıçtan itibaren, daha eskileri bir kenara bırakarak, Meşşailer arasında kimileri ilk maddenin formların başlangıcına sahip olduğunu, kimileri onun fiili bir varoluş içinde olduğunu, kimileri miktarla ezeli olduğunu, kimileri oluş ve bozunuşlarda o çözülmeye kadar ulaştığını iddia ederler. Diğer bazıları onun birden fazla cevheri formu kabul edebileceğini ileri sürer, kimileri onun müşterek hareket ettiğini söyler, diğerleri ise bütün bu hususlarda tamamen zıt görüştedirler. Unsurlar hakkında da bazıları formların şiddetlenebilir ve hafifleyebilir olduğunu düşünür, diğerleri ise karışımda...
Kısım 6 / 21
On birinci gerekçeye gelince, bilgili astrologların her şeyin bir zorunlulukla meydana geldiğini iddia etmedikleri söylenir. Nitekim Batlamyus, Dörtlü Kitap’ta şöyle der, yine üsttekilerin, ilahi takdirle meydana gelen şeyler gibi kaçınılmaz olarak vuku bulduğunu düşünmemeliyiz. Aynı şekilde hükümler hakkında birinci sözünde şöyle demiştir, sana aktardığım bu hükümler, zorunlu olan ile mümkün olan, yani arızi olan arasındadır. Bu ise, o şeylerin çoğunlukla doğru olduğunu iddia etmekten başka bir şey değildir. Nitekim gökler ancak hazırlanmış bir maddeye formlar nakşederek yahut hiç hazırlanmamış bir maddeyi hazırlayarak etki ederler. O halde bu madde eksik olabileceğinden ve pek çok sebepten ötürü engellenebileceğinden, gökyüzü de kendi nüfuzuyla etki etmeyebilir, nitekim aşağıda ikinci meselede bu açıklanacaktır. Son gerekçeye gelince, gelecek olan şeyleri henüz gelecek iken öngörmenin sadece Tanrı’ya mahsus olduğu söylenmelidir. Fakat şimdiki zaman gibi kendi sebepleri içinde mevcut iken, astroloji sadece semavi cisimler hakkında, mesela tutulmalar, gerilemeler ve benzeri hususlarda öngörüde bulunmakla kalmaz, aynı zamanda bu aşağıdaki dünyanın işleri hakkında da bulunur ki, diğer pek çok ilim de bu hususta müşterektir. Nitekim karşı görüşteki gerekçelerde de bu söyleniyordu. Bu sebeple, en yüce ve ölümsüz Tanrı, insan ile hayvanlar arasındaki en büyük farkı teşkil eden kendi ilahiyatına bizi de ortak etmek istemiştir. Zira hayvanlar geçmiş yahut gelecek zamanı pek az hissederler. İnsanlar ise aklın hükmüyle hem geçmişi muhafaza ederler hem de geleceği kendilerine hazır kılarlar.
İkinci madde.
Mezkur ilme sahip olunmuş ve bu bir ilim usulünce aktarılmış mıdır?
Bazılarına göre astroloji...
Önceden haber verilen ve bilinebilen şeylerin, yine de bir meleke halinde elde edilmiş olmadığı, müellifler tarafından yazılanların ilmi bir yöntemle aktarılmadığı, bilakis en yüce rahiplerin bunu bir kusur saydığı söylenmiştir. Zira tabiatıyla konuşmak gerekirse, her ilim kanıtlama yoluyla elde edilir; oysa astronomi dedikleri bu alanda kanıtlamalara sahip olunamaz. Çünkü kanıtlayan kişi, kendiliğinden malum olan ilkelerden hareket ettiği için soru sormaz; halbuki astrolojik öngörüler kendiliğinden malum olmadığı gibi, bu tür ilkelere de indirgenemezler. Hatta pek çokları tarafından şüpheyle karşılanmış ve hatalı addedilmişlerdir. Aklı başında hiçbir kimse de ilk bakışta, tabii aklın ışığıyla bu ilmin elde edilebileceğini iddia etmez. Dahası, bilmek bir şeyin sebebini, o şeyin neden ötürü sebep olduğunu ve başka türlü olmasının mümkün olmadığını bilmektir. Oysa astrolojide aktarılan şeylerin sebeplerine sahip değiliz. Zira Merkür'ün geri hareketinin neden iyi müzisyenler yetiştirdiğini kim gösterebilir? Yengeç burcunun neden soğuk, Yay burcunun neden sıcak olduğunu kim açıklayabilir? Sekizinci evin neden diğer evlerden ziyade ölümü işaret ettiğini kim söyleyebilir? Diğer hususlar da böyledir. İkinci olarak, sebebin neticeyle olan ilişkisini veya ona olan bağımlılığını bilmezler; dolayısıyla onun neden ötürü sebep olduğunu da kavrayamazlar. Zira şu veya bu yıldızın böyle bir netice hasıl ettiği varsayılsa bile, bu sebebin hangi vasıtalarla veya ne şekilde tatbik edildiğini tamamen cahildirler. Filozoflar ise, bir cevherin meydana gelişini mütalaa edecek olsalar, hangi maddenin, o maddenin nasıl bir mizacının ve hangi suret-i cevheriyyenin bir araya gelmesi gerektiğini hesaba katarlar. Üçüncü olarak, astrologlar tarafından işaret edilen şeyler, Batlamyus'un önceden zikredilen yerlerde şehadet ettiği üzere, başka türlü de vuku bulabilir. Bundan başka ilim, kesin ve mükemmel bir bilgidir. Astrolojide bilindiği söylenen şeylerin ise, tümel olarak bilindikten sonra, noksan bir şekilde elde edilmesi kaçınılmazdır. Zira tümel bilgi noksandır; ne kendi hususi suretinde kavranmıştır ne de diğerlerinden ayırt edilmiş bir bilgidir. Çünkü tümel olan şey, karışık ve belirsiz bir bütündür. Batlamyus'un, Semere Kitabı'nın birinci kelamında şehadet ettiği üzere, yıldızları ve onların tesirlerini bilme tarzı tümeldir. Astrolog, bir şeyi uzaktan gören kimse gibi, meseleyi tümel olarak söylemelidir. Ayrıca ilim, tikel olanların değil, duyularda bulunmayan, her ne kadar duyulardan soyutlanmış olsa da zamansal, tabii ve mükemmellik bakımından öncelikli olan tümellerin ilmidir. Bunlar mücerret cevherlere daha yakın ve onlara daha benzer oldukları için ve mutlak manada hareketsiz olan şey her türlü hareketin sebebi olduğu gibi, bir bakıma hareketsiz olan şey de kendisinin hareketsiz olduğu o özel hareketin sebebi olduğundan, mutlak manada hareketsiz olanın her hareketin sebebi olması hasebiyle, göğün her türlü başkalaşımın sebebi olduğu neticesi çıkar. Aziz Thomas Aquinas, Katolik Hakikati Üzerine adlı eserinin üçüncü kitabının seksen ikinci babında, bu gerekçelerle yukarıdaki neticeyi açıkça ortaya koyar. Dolayısıyla adı geçen astrologlar, her cismin ve maddeye gömülü her kuvvetin, cisimle birleşmiş ameliye uyarınca, meydana gelebilen ve bozunabilen her şeyin, alemin nizamına yakışır şekilde yüce cisimler tarafından hareket ettirildiğini ve başkalaştırıldığını kabul ederler. Bu nizam uyarınca alem birdir; yani en alttakiler en üsttekilerle, en küçükler en büyüklerle, noksan olanlar daha mükemmel olanlarla, bozunabilir olanlar ise bozunmaz olanlarla bizzat veya araz vasıtasıyla idare edilir ve tanzim olunur. Ancak bu durum, neticelerin mutlaka hasıl olacağı anlamına gelmez; zira bazen hususi faillerin eksikliğinden, maddenin elverişsizliğinden, tesadüf veya talihten yahut ilahi, meleki veya insani hür iradeden ötürü bu neticeler engellenir. Fakat Batlamyus'un tüm kitaplarında şehadet ettiği üzere, bu engellenme daha az vuku bulur. Mütehassıs astrologlar da göklerin, gayrimaddi ve cisimsiz olmalarından ötürü, araz dışında akıl veya irade üzerinde tesir sahibi olabileceğine inanmazlar. Ancak duyularda sebep oldukları hareketler vasıtasıyla, araz olarak ikna eder ve meylederler. Aziz Thomas Aquinas da adı geçen kitabın seksen ikinci ve seksen dördüncü bablarında bunu teyit eder. Şamlı Yuhanna ve diğerleri, farklı mizaçların, melekelerin ve temayüllerin içimizde gezegenler vasıtasıyla oluştuğunu belirtirler. Bu sebeple Aziz Thomas, yukarıda zikredilenlerden şu neticeyi çıkarır: Gök cisimleri dolaylı olarak aklın iyiliğine hizmet ederler; nitekim hekimler bedenin mizacından aklın iyiliğine dair hüküm verebildikleri gibi, nitekim Aristoteles de Ruh Üzerine adlı eserinin ikinci kitabında tenin yumuşaklığını en yakın mizaç olarak kabul etmiştir, astrolog da göksel hareketlerden hareketle, uzak bir sebep olarak aynı hususta hüküm verebilir. Böylece Thomas'ın astrologlardan tek farkının, göğü her zaman tümel bir sebep olarak görmesi ve hiçbir zaman tikel bir sebep kabul etmemesi olduğu açıkça görülür. Astrologlar ise göğün pek çok hususta tikel bir sebep olduğu kanaatindedirler. Ardından, Batlamyus'un Satürn'ün evindeki Merkür hakkındaki otuz sekizinci kelamının, akıl güzelliği bahşettiği yönündeki sözlerinin, anlatılanlarla doğrulandığını söyler. Thomas'ın bu sözlerinden ve başka pek çok yerde zikrettiklerinden üç husus çıkarılabilir: Birincisi, göklerin bütün cisimler üzerinde bizzat, akıl üzerinde ise araz yoluyla tesir ettiğidir. İkincisi, bu tesirler vasıtasıyla hüküm verebileceğimizdir. Sonuncusu ise, Batlamyus'un sözlerinin ve kurallarının doğrulanmasıdır ki Thomas onu zikrederek akli delillerle doğruluğunu ortaya koyar. Dolayısıyla, göklerin tesirlerini inkar edenler, asıl olarak sadece pek çok kişinin hatalarını haklı olarak çürütmeyi amaçlamaktadırlar. Zira tüm bunları teyit eden Aziz Thomas Aquinas'ı, Duns Scotus'un Cümleler Şerhi'nin ikinci kitabının on dördüncü ayrımını, Aristoteles'in Oluş ve Bozunuş Üzerine adlı eserinin ikinci kitabını ve diğerlerini tenkit etmeye cesaret edemezlerdi. Bu yüzden, en mümtaz bir zat olan Batlamyus'u bir rehber gibi zikretmekten ve bu öndere uymaktan hicap duymayız. Göklerin kuvvetleri bu şekilde belirsizce bilindikten sonra, hakikat aşıkları olan kadim insanlar, kendilerini daha yüce şeylerin bilgisiyle besleyerek yıldızların hareketlerini gözlemlemeye başladılar. Her şeyi geride bırakıp, hor görüp ihmal ederek, en büyük gayret ve dikkatle muazzam bir vazifeyi üstlendiler. Arıların yahut diğer hayvanların hususiyetlerini gözlemleyenlerden çok daha yüce bir amaca yöneldiler. Pek çok kişinin kanaatinin aksine bu hareketleri keşfettiklerinde, onların kuvvetlerini aşağıdaki alemde daha kolay tanımalarına hiçbir şeyin mani olamayacağını düşündüler. Tecrübeye ne kadar çok tabi oldularsa, o kadar çok, büyük ve inanılmaz kuvvetler keşfettiler.
Kısım 7 / 21
Birinci hususa dair söylenmelidir ki, bazı şeyler matematiksel ilkeler ve ortak ilimler gibi herkes için aşikardır; bazı şeyler ise güneşin ve pek çok yıldızın bütün yeryüzünden daha büyük olması gibi sadece alimlere aşikardır. Yahut bazı şeylerin mutlak olarak en aşikar, bazılarının ise kendi cinsinde aşikar olduğunu söyleyelim. Keza bazı kanıtlamalar en güçlüsüdür, bazıları ise en zayıfıdır. Aristoteles en güçlü kanıtlamayı ve kanıtlamaya fiilen dahil olan kanıtlanamaz ilk ilkeleri kastetmiştir. Eğer bu ilkeler ortak bir ilme ait ise, mutlak olarak kendiliğinden aşikar olacaklardır; şayet hususi bir ilme ait iseler, o ilmin içinde aşikar olacaklardır. Yani o ilimde bundan daha aşikar bir şey olmayacaktır, çünkü aydınlığını daha üst bir ilimden alırlar. İkinci hususa dair denir ki, astrologlar göklerin hareketlerini, hususiyetlerini ve şekillerini bilmekle sebepleri de bilirler; sebepler vasıtasıyla gösterdikleri neticeleri, müessir sebepler üzerinden değil, her zaman uygun bir maddeyi varsayarak yürütürler. Zira derler ki, şayet bir kimse şu vakitte doğmuşsa yahut bir şey şu burcun veya yıldızın etkisi altındaysa vesaire. Dolayısıyla şartlı olarak konuşurlar; ateşin neden ısıttığının aranmasına gerek olmadığı gibi, bu sebeplerin sebebini aramaya da gerek yoktur. Aynı şekilde gök cisimleri de şu veya bu neticeyi hasıl ederler, zira ilk failden aldıkları böyle bir kuvvete sahiptirler. Bu neticelerin sebepleri olduğunu da bilirler ki bu, şu veya bu sebebin, şu veya bu neticenin sebebi olduğunu bilmekten başka bir şey değildir. Her ne kadar argümanda zikredilen tatbikata dair hususlar Aristoteles'in düşüncesine uygun olmasa da, yine de astrologların aleyhine bunların söylenemeyeceği belirtilmelidir. Zira bu vasıtalar onlar tarafından çeşitli yerlerde gizlice ifade edilmektedir. Yıldızların üzerinde tesir gösterdiği vasıtalar, hakkında çokça bahsettikleri harekettir; tabii felsefede kabul edildiğini varsaydıkları ışıktır ve neticeler vasıtasıyla gösterdikleri tesirdir. Tıpkı mıknatısın demiri çekmesi gibi; zira bu sayede mıknatısın fail, demirin münfail olduğunu ve aradaki çekim kuvvetinin, nüfuz etme gücü yerine geçtiğini biliriz. Bir diğeri ise, pek çok yerde hakkında bolca bilgi verdikleri şekildir. Yıldızlar vasıtasıyla hasıl olan bu şeyler başka türlü de olabilir; ancak ahlak ilminin de şehadet ettiği üzere, çoğunlukla vuku bulan tesadüfi şeyler hakkında bir ilim mevcuttur. Ardından, şayet uygun bir konu maddesi varsayılırsa, astrologların gökler cephesinden çıkaracakları neticeler şüphesiz vuku bulacaktır. Nasıl ki bir kimsenin sıcak suyla ısınması mutlak olarak zaruri olmasa da, şayet usulüne uygun şekilde sıcak su o kimseye tatbik edilirse, bu varsayımdan ötürü su o kimse üzerinde mutlaka tesir edecektir. Diğer hususa dair denir ki, tümel ilim mükemmeldir; her ne kadar özel veya daha az tümel olan ilim, diğer şartlar eşit olduğunda daha mükemmel olsa da, buradaki mükemmellik üstünlük derecesi değil, mutlak bir derecedir. Sondan bir önceki hususa dair denir ki, tikel şeylerde soyutlama mümkün olsa da zaruri değildir. Bozunabilir tikel şeyler hakkında bile ilim olabilir; hatta nominalistlerin görüşüne göre, bozunabilir tikel şeyler hakkında zaruri önermeler vasıtasıyla ilim mevcuttur. Astrolojide ise bazen soyutlama yapılır; nitekim her kim kendi şerefli konumunda bulunan bir talihe sahip olursa, onun düşüş anındakinden daha güçlü olacağı bilinir denmesi gibi. Dolayısıyla pek çok başka hususta da bu durum sıklıkla vuku bulur, bazen de soyutlama yapılmaz; nitekim Mars hakkında tikel bir tesiri tasvir ettiklerinde olduğu gibi. Yine de hem aşağıdaki hem de yukarıdaki cisimler nispetinde soyutlamanın yapılabileceğine dikkat ediniz. Son hususa dair denir ki, göğün tamamı belirsiz bir şekilde bilinebilir. Zira büyük yıldızlara atfedilen tesirler, onları artıran veya azaltan yakın yıldızlara da atfedilmelidir. Şayet ayrı ayrı bilinen kısımları mütalaa edecek olursak, engellerin dengelenmesinin zaruri olduğu söylenir ki bunlar da artıran veya azaltan unsurlardır. Bu dengelemeyi önceden göremeyen kimse, astrolog olarak adlandırılmayı hak etmez. Ameliye yönelik olan ve ameliye tarzını emretmeyen yahut öğretmeyen ilme teorik denir; nitekim metafiziği spekülatif olarak adlandırırız. Zira her ne kadar diğer ilimler ve bazı vasıtalarla ameliye yönelik olsa da, kendi cinsinden doğrudan veya dolaylı bir şey vasıtasıyla değildir. Söylenenlerden anlaşılmaktadır ki, aynı ilmin farklı şekillerde ele alınarak hem ameli hem de teorik olması çelişki teşkil etmez; dolayısıyla genel olarak konuşmak gerekirse, her teorik ilim aynı zamanda amelidir. Hususi manada ise, tıp ve astroloji gibi bazı ilimler tamamen amelidir; matematik, tabii felsefe veya metafizik gibi bazıları ise tamamen teoriktir. Bunlardan hiçbiri kendi zıt ismini almaz. Bu durumda, şayet bir ilmin bir kısmı teorik veya ameli ise, tamamının da aynı şekilde ilim olması zaruridir. En hususi manada konuşmak gerekirse, nasıl ki tıbbın bir kısmı ameli, bir kısmı ise hiç değilse, astrolojide de durum böyledir. Ancak teorik olanı en hususi manada ele alırsak, nasıl ki tıbbın hiçbir kısmı teorik değilse, astrolojinin de değildir. Karşıt görüşteki birinci hususa dair söylenmelidir ki, bu görüş hususi veya en hususi manada değil, genel manada söylenen teorik olandan netice çıkarmaktadır. İkinci hususa dair, büyük önerme reddedilsin; zira ameli olan şey, fiilen yapıldığı üzere başka türlü de ele alınabilir. Ardından, küçük önermenin yanlış olduğu söylenir; nitekim astroloji, iyinin artması ve daha bol elde edilmesi, kötünün ise bizden tamamen veya kısmen uzaklaştırılması için yöntemi öğretir, nitekim yukarıda açıkça görülmüştür. Üçüncü hususa dair, birinci netice reddedilerek ve bunun gösterilmesi için büyük önerme ile netice inkar edilerek cevap verilir. Zira geçişli ve içkin fiil kendi cinsinde birbirine benzer; çünkü her ikisi de mükemmelliktir, sadece biri failin, diğeri münfailin mükemmelliği değildir; bilakis her ikisi de bizzat failin mükemmelliğidir, zira fail faaliyette bulunduğu ölçüde mükemmelleşir. Netice de hatalıdır, zira teorik ve ameli olanın benzerliği, ameli ve teorik olanın bizzat kendi gayesinden başka sebeplerden ötürü ileri gelebilir.
Dördüncü Madde.
Kısım 8 / 21
Astrolojinin matematik ve tabii felsefeden daha şerefli olup olmadığı üzerine.
Bazıları astrolojinin matematik ve tabii felsefeden, yahut en azından bunlardan birinden daha az şerefli olduğunu düşünmektedir. Zira bir ilim ne kadar kesin ise, o kadar şereflidir; nitekim ilim, Aristoteles'in İkinci Analitikler'in birinci kitabında şehadet ettiği üzere, bir şeyin sebebi vasıtasıyla kesin olarak bilinmesinden başka bir şey değildir. Matematik ise en kesin olanıdır; zira kesinliğin birinci derecesine sahiptir ve tabii felsefe onu takip eder, dolayısıyla vesaire. Keza, zaruri olan şeyleri mütalaa eden ilim, çoğunlukla tesadüfi olarak vuku bulan şeyleri mütalaa edenden daha şereflidir. Matematik ve tabii felsefe, her zaman ve her yerde var olan, zaruri ve bozunmaz tümelleri mütalaa eder. Astrologların şehadet ettiği üzere, astrolojik hususlar, bilhassa kehanet kısmı, çoğunlukla vuku bulan şeylerdir. Gezegenlerin büyüklüğü ve hareketiyle ilgilenen diğer kısım ise zaruri bir neticeye varmaz; zira geniş bir şekilde ve sadece hakikate yakın olanı gösterir, kesin hakikatin kendisini ortaya koymaz. Dahası, sınırlandırılmış, üstte yer alan ve tabi kılan ilim; sınırlandıran, altta yer alan ve tabi olan ilimden daha mükemmeldir. Tabii felsefe astrolojiye nispetle daha üstte ve sınırlandırılmıştır, dolayısıyla vesaire. Büyük önerme açıktır, zira alttaki ilmin ilkeleri, hakikatinin sebebini üstteki ilimden alır; küçük önerme de yukarıda söylenenlerden yeterince aşikardır. Ayrıca, iki bütün ilmin aynı mükemmellikte olması mümkün olmadığından, biri diğerinden daha mükemmel olacaktır; dolayısıyla adı geçen uç ilimler arasında yer alan orta ilmin, noksanlık bakımından diğerine benzemesi gerekecektir. Şüphesiz orta olan, her iki ucun da tabiatından pay alır, dolayısıyla orta bir mükemmelliğe sahip olur. Mütalaa etmek gerekir ki, bazen eşit mükemmellikte bulunurlar. Beşincisi, bilme tarzı, en mükemmel ilmin tarzına daha yakındır. Altıncısı, ilmin faydasıdır. Sadede dönecek olursak, astrolojinin konusunun, matematikçilerin mütalaa ettiği şeylerden çok daha şerefli olduğundan ve astrolojinin teorik kısmındaki kanıtlamaların, matematikçilerin kullandığı kanıtlamalarla ya eşit ya da çok az daha az tesirli olduğundan kimse şüphe edemez. Kehanet kısmının kanıtlamalarının eşit kuvvete sahip olmadığı kabul edilse bile, yine de aşağıda ekleyeceğim tüm hususlarda matematiği geride bırakırlar. Tabii felsefe ile mukayese edildiğinde ise, teorik kısmın delillerinin çok daha açık olduğu şüphesizdir. Ameli kısmın ise şu şekilde üstün olduğu görülür: Konunun kendisi, kendi resmiyeti gereği çok daha mükemmel kabul edilmelidir; nitekim astrolojinin gökleri mütalaa etme sebebi de, yukarıda gösterildiği üzere, çok daha ilahidir. Gaye bakımından da daha üstündürler; zira onlar vasıtasıyla insan aklı daha çok mükemmelleşir ve sükunete erer. Aynı şekilde, her bakımdan saadete ulaşmak daha kolay olur. Aynı şekilde, yukarıda zikredilen arızi sebeplerden ötürü astrolojik hususlar üstündür. Zira göklerin üzerindeki kuvvetlerden bahsetmek istersek, astrolojinin yüce cisimler hakkında felsefeden çok daha fazla bilgi sunduğundan kim şüphe edebilir? Şayet insani ve en alttaki bozunabilir dünyayı tartacak olursak, astrolojinin kurallarının gücünden kaçabilen ne bulunabilir? Zira hem insanların nispetinde hem de kendi sebebi gereği, astrolojik mütalaanın altında şu veya bu şekilde yer almayan hiçbir şey yoktur. Hatta başka hiçbir ilmin anlamasının mümkün olmadığı pek çok şeyi önceden görür. Şayet ikinci arızi sebebi mütalaa edecek olursak, astrolojinin, diğer ilimlerin spekülasyon konusu yaptığı şeylerden çok daha gizli olanları araştırdığı şüphesizdir. Zorluğu göz önüne alacak olursak, bu ilmin müşahede ettiği şeylerin en zor şeyler olduğunu kim inkar edebilir? Öyle ki, düşmanları bile onun var olmadığını iddia etmekten hicap duymazlar. Sıradaki sebebi ortaya koyduğumuzda ise, ölümlülerin bu ilim vasıtasıyla daha ilahi hale geldiği herkes için aşikar olacaktır. Gök cisimlerini, hareketlerini ve tesirlerini ölçmekten daha ilahi bir şey olamaz; zira buradan, göksel tabiatın ortakları olduğumuzu, ilahi hususiyeti ve ölümsüzlüğü kucakladığımızı kolayca anlayabiliriz, zira göklerde tabii ışık vasıtasıyla bizim de bir yaşantımız vardır. Son olarak, sondan bir önceki sebebi ele aldığımızda, bu ilmin üstün tutulması gerektiği açıkça görülecektir. Zira sadece Tanrı gelecek olanları, gelecek oldukları haliyle kendisine hazır kılar, gökleri değiştirir ve ölçer; astroloji ise bu yüceliğe öykünür. Son olarak faydayı mütalaa edelim ve astrolojiye eşit hiçbir ilim bulamayacağız. Zira şayet ruhun faydasını arayacak olursak, tabii kuvvetle keşfedilen hangi yetenek bizi göksel, ilahi ve ölümsüz cevherlerin sevgisine daha çok çekebilir? Çünkü sadece bu ilim göklerin muazzam büyüklüğünü, yüce hareketlerin inanılmaz süratini, aşağıdaki alemin idaresini ve netice itibarıyla Tanrı'nın yüceliğini ve tarif edilemez kuvvetini gösterir. Nihayet, bu en alttakilerin en üsttekilerle mukayese edilemeyeceğini kanıtlar; bu sayede göğün kendi kuvvetleriyle bizi her bakımdan nasıl etkilediğini ve içimizdeki insana nasıl dokunmadığını anlarız. Aksi takdirde seçim kurallarını sunmazdı. Dolayısıyla, yukarıda zikredilenlerden insanın durumunun ne olduğu kolayca anlaşılabilir. İnsan, ruhani ve cismani cevherler arasında her iki uçtan da pay alan bir orta varlıktır. Bu yüzden kendisine mikrokozmos, yani küçük alem denmiştir. Zira cansızlarla var olmayı, bitkilerle büyümeyi, hayvanlarla hissetmeyi, meleklerle anlamayı kendinde barındırır. Her ne kadar fiziki mütalaalarla da aynı şey bilinebilse de, yine de bu kadar uygun ve açık bir şekilde ortaya konamaz. Astrolog ise göklerin hakimiyetini açıkça kavrar ve varsayar.
Kısım 9 / 21
Genel felsefi bilgiye üstün gelirler. Altıncı hususa dair denir ki, küçük önerme yanlıştır; astrolog, yıldızlara tabi olmaları bakımından aşağıdaki bütün şeyleri mütalaa edebilir. Aynı şekilde, şayet aşağıdaki şeyler insanların kullanımına, faydasına ve uygunluğuna göre mütalaa edilirse, hiçbir şey astrolojik mütalaanın dışına çıkmayacaktır; zira insanın her şeyle bir bağımlılığı vardır. Çünkü insan, bütün cismani varlıkların Tanrı'ya hizmet ettiği bir canlıdır. Göksel olanlar ise bu ilim vasıtasıyla daha bol anlaşılır. Yedinci hususa dair ilk olarak denir ki, astrolojinin fiziki mütalaaları varsayması ve bunları tayin etmemesi, onun bu sebeple daha noksan olduğu anlamına gelmez; nitekim teolojinin de bu yüzden daha noksan olduğunu düşünmeyiz, bilakis aynı sebepten ötürü çok daha şerefli olduğunu söyleriz. Ardından denir ki, filozofların göksel cevherler hakkında sahip oldukları bilgi bir ilim değil, aksine bir kanaat, inanç yahut şüphedir. Filozofların söyledikleri farklı ve birbirleriyle çelişen şeyler sebebiyle bu durum aşikardır. Zira bazıları güneşin ateş olduğunu düşünür; bazıları ise göğün diğer kısımları gibi basit bir cevher olduğunu kabul eder. Diğerleri göklerin madde ve suretten müteşekkil olduğunu düşünür ki bunlardan bazıları göğün maddesinin aşağıdaki maddeyle aynı tabiatta olduğunu kabul ederken, bazıları ise bunu reddeder. Suret hakkında da çeşitli görüşler mevcuttur. Bazıları maddenin o suret vasıtasıyla var olduğunu kabul eder ki bu sebeple göklerin bozunmaz olduğunu söylerler. Diğerleri ise bozunmazlığın sebebini, bozucu bir karşıtın bulunmamasına bağlarlar. Bunların dışında bazıları, Davut Peygamber'in "ve hepsi bir giysi gibi eskiyecek" sözü uyarınca göklerin bozunabilir olduğunu iddia ederler; bu bozunmayı ise çeşitli şekillerde ortaya koyarlar. Bazıları bunun sadece dışsal ameller bakımından vuku bulduğunu iddia ederken, bazıları ise bütünüyle gerçekleşeceğini söyler. Diğerleri ise kısmen vuku bulacağını belirtir.
...tıpkı elementlerin başına geldiği gibi. Dolayısıyla tüm bunlardan hiçbir şeyin ispatlanamayacağı açıkça görülmektedir; zira her iki taraftan ileri sürülen bütün deliller kolaylıkla çürütülebilmektedir. Oysa astrolog, zor anlaşılan hususları kavramak için Aristoteles’in başvurduğu bir yöntemi kendine has kılarak, kendisinden bu kabil meziyetlerin sadır olduğu cevheri ortaya koymak amacıyla kullanır. Tıpkı Aristoteles’in De Anima’nın ikinci ve üçüncü kitaplarında yaptığı gibi, en yüksek sıcaklığın, bunca ışığın ve diğer özelliklerin kendisinden neşet ettiği şeyin ateşin cevheri olduğunu söylememiz gibi. Zira o eserde Aristoteles, zihnin cevherinin, böylesi bir kuvveyle bu tür amelleri nihayete erdiren şey olduğu neticesine varır. Lullius da bütün tanımlarında bu usulü gözetir. Şayet onun izinden gidersek, astrolojinin, göklerin cevherine onların mükemmelliği ölçüsünde nazar ettiğini anlamak herkes için aşikar olacaktır; nitekim onların meziyetlerini daha mükemmel, daha ilahi, daha kesretli ve daha kesin bir surette ayan beyan ortaya koymaktadır.
Kısım 10 / 21
Diğer iddiaya gelince, başka unsurlar varsayılmadığı müddetçe büyük önermenin yanlış olduğu söylenir. Hakikaten de nedenlerin üç cinsini ispat eden metafizik, tabiat ilminden daha şereflidir; lakin diğer hususlarda eşit olmadıkları yukarıda gösterilmiştir.
Son iddiaya ise iki şekilde cevap verilir. Birincisi, büyük önermenin ameli kısım için doğru olduğudur; oysa astroloji nazari kısmı da ihtiva eder. İkincisi, büyük önermenin kendi hakikati gereği diğer şeylerin eşitliğini şart koştuğudur. Bu sebeple, ilahiyatın ameli kısmını, matematiksel ve tabii ilimlerden daha şerefli addetmekteyiz.
Beşinci Madde
Astrolojinin tamamı ilahi olanı kavramaya ve hatalardan sakınmaya faydalı mıdır?
Muhtemelen bazı kimseler, astrolojinin tamamının ilahi olanı kavramaya yahut hatalardan sakınmaya faydalı olmadığını düşünmektedir. Zira ilahi hususlarda sapmaya mahal veren hiçbir sanat ve hiçbir çalışma, zikredilen amaçlar için faydalı olamaz; astroloji ise bu kabildendir, dolayısıyla vesaire. Netice malumdur, büyük önerme de benzer şekilde açıktır; zira insanı kolayca hataya düşüren hiçbir şey, o hatayı bertaraf etmede faydalı olamaz ve cehaleti kolayca hata doğuran hiçbir şey, o şeyin ilmi için faydalı addedilemez. Küçük önerme ise göklerin daha hayırlı, daha güzel ve daha büyük bir meziyete sahip olduğunu gösterir ve onların, aşağıdaki tüm cismani varlıkların illetleri olduğunu idrak eder. İleri sürülen dördüncü husus şudur ki, zikredilen mütalaa, marifet cihetiyle insanları ilahi mükemmelliğin bir nevi benzerliğine ulaştırır; zira Tanrı her şeyi en kamil manada bilir, astrolog ise semavi olanı diğer tabii ilimlerden daha mükemmel bir surette kavrar. Keza hataların bertaraf edilmesi hususunda da böyledir. Nitekim mahlukatın cehaletinden ötürü bazıları Güneş’i yahut diğer semavi cisimlerden birini tanrı zannetmişlerdir. Astroloji ise bu hatayı felsefeden çok daha berrak bir surette dışarıda bırakabilmiştir; zira Güneş’in yahut diğer bir semavi cismin başkalarına muhtaç olduğunu, başkaları tarafından başkalaştırıldığını, zayıflatıldığını, güçlendirildiğini ve engellendiğini daha açıkça bilir. Astrolog, Güneş’in diğer yıldızların ışınlarından ve tesirlerinden aldığı, mesela Satürn’ün dördüncü yahut karşıt konumundan kaynaklanan bazı engelleri bilir ki tabii felsefe bunlardan tamamen habersizdir; aynı şekilde kendi benzerleriyle güçlerinin pekiştiğini de bilir. Bunlardan, Güneş’in tanrı olmadığı en açık şekilde anlaşılır. Zira Tanrı, kendi haricinde hiçbir şeye muhtaç değildir; astrolog ise Güneş’in birtakım tesirleri meydana getirmek için bazı yıldızlara ve konumlara muhtaç olduğunu tespit etmiştir ki bunların tamamı Tanrı’nın şanına uzaktır. İkinci ve üçüncü sırada öne sürülen hususlar da hemen hemen aynı kapıya çıkmaktadır. Dördüncü husus da yukarıda tafsilatıyla gösterilmiştir; yani insanın alemde işgal ettiği mertebe, astroloji vasıtasıyla, diğer tabii ilimlere kıyasla çok daha açık bir surette anlaşılır. Fakat vasıtalar uçların tabiatından pay aldığı için ve astroloji de gösterildiği üzere tabii ilimler ile matematiksel ilimler arasında bir vasıta olduğundan, astrologların yıldızların meziyetlerini kamilen idrak etmek istemeleri halinde, hem matematiksel hem de tabii ilimlerle mücehhez olmaları icap eder. Şayet bunlardan, bilhassa diyalektik ve felsefeden bihaber olurlarsa, bir bakıma birçok hataya düşmeleri kaçınılmaz olacaktır. Bu sebeple bazı kimselerin birtakım mugalatalar ileri sürdüğü görülmüştür ki bu durum ilmin kabahatinden değil, bilakis onların cehaletinden kaynaklanmaktadır.
Kısım 11 / 21
Karşıt görüşteki delillere ise şöyle cevap veriyorum. Birincisine, küçük önermeyi reddederek cevap verilir. Bunun ispatı için, insanların astroloji yüzünden değil, bilakis onu takip edenlerin cehaleti yüzünden hatalara düştüğü artık aşikardır; nitekim ne Batlamyus ne de diğer mahir astrologlar bu hataları tasvip ederler. Şayet astrolojik hataların daha muzır olduğu söylenecek olursa, bunun bize karşı hiçbir hükmü olmazdı; zira ilahiyattaki hatalar da son derece muzırdır. İkincisine gelince, ilk önerme yahut öne sürülen benzerlik reddedilir; zira zihindeki zıtların suretleri birbirine zıt değildir; iyinin ve kötünün, meziyetlerin ve reziletlerin meleke ve mahrumiyetinin ilmi iyidir, zira zihnin gerçek gıdası hakikattir. Üçüncüsüne, ikinci önermeyi reddederek cevap verilir; zira peygamberlerin gökler tarafından tayin edildiğini sanmak ilim değil, apaçık bir hatadır ve bu husus aşağıda sarih bir surette ortaya konacaktır. Bu sebeple, bu görüşü savunanlar ne astrolog ne de ilahiyatçıdırlar; ilahiyatı astrolojik delillerle tahkim ettiklerini sandıklarında bile, aslında bu ilme en büyük zararı vermektedirler. Dördüncüsüne gelince, tabiatta sapkın bir irade ve zihnin kötüye kullanamayacağı kadar iyi olan hiçbir şey yoktur denmelidir. Lakin kötüye kullanım, iyinin kendisinden değil, kullananların kötü niyetinden neşet eder. Nasıl ki mükemmelliğin kendisi değil, onun kötüye kullanılması kınanmayı hak ediyorsa, bazı bozuk ve kötü niyetli kimseler onu suistimal ediyor yahut onun mevzularında hataya düşüyor diye astroloji de kınanamaz.
...benzer şekilde kendisi için zıt suretlerin eşit ölçüsünü talep edebilir.
Ayrıca, şayet zikredilen bu mutedil mizaç bulunsaydı, nerede olursa olsun tüm elementleri zayıflatırdı. Dolayısıyla elementlerin muvazenesini korumak için bu kabil bir mizacın muhtelif mekanlara tatbik edilmesi icap ederdi; o halde bu tatbik edici illet ya semavi olacaktır ki böylece murat edilen hasıl olur, yahut cüzi bir illet olacaktır ki onun hakkında da diğeri için sorduğumuz sorular gündeme gelecektir. Dolayısıyla, mizaç veren illetlerde ya sonsuza kadar gidilecektir yahut hiçbir cüzi illet bulunamayacaktır. Şayet zikredilen mutedil cüzi illet tüm elementlerin arasına konulsaydı, kendisine yakın olanları da farksız bir surette zayıflatır ve bozardı; şayet şurada değil de burada bulunsaydı, daha zayıf olan elementi aynı derecede zayıflatabilirdi. Ayrıca, aşağıdaki varlıklarda, elementlerin büyüklüğünü bizzat kendisiyle yahut meziyetiyle ihata edebilecek kadar büyük bir cisim bulunmamaktadır. Keza, elementleri başkalaştıran üstün ve hakim bir güç olmasaydı, şu veya bu elementin oluşumu bir kez nerede meydana geldiyse hep orada meydana gelirdi; bozulma nerede vuku bulduysa orada hep aynı bozulma artardı ve böylece aynı uygunsuz netice hasıl olurdu. Bu neticenin açıklaması şudur: Elementi sürekli bozan güç gittikçe daha da kuvvetlenir ve daha büyük bir eşitsizlik nispetiyle sürekli tesir ederdi; zira tesir eden sürekli daha büyük bir kudrete, tesire maruz kalan ise sürekli daha az bir mukavemete sahip olurdu. Bu durumu engelleyecek cüzi bir illet ise aşağıdaki varlıklardan olamaz. Dahası, alemin nizamı da bunu talep eder; öyle ki daha az şerefli olanlar daha şerefli olanlar tarafından idare edilsin, en alttakiler en üsttekiler tarafından vasıtalar marifetiyle tertip edilsin. Bu sebeple semavi cisimler aşağıdaki aleme mücavirdir, ta ki bu alemin tüm kuvvesi onların güçleriyle sevk ve idare edilsin. Şayet semavi cisimler aşağıdaki aleme tesir ediyorsa, bilhassa daha az şerefli olan elementler üzerinde amel edeceklerdir. Zira onlar daha az mukavemet gösterebilirler ve onların dönüşümünde, bozulmasında yahut oluşmasında, karışık cisimlere kıyasla daha az şey gerekir. Hem tabii nizamı içinde var olan bir element kendisi için iki veya üç asli keyfiyet talep ederken, diğerleri kendileri için dört keyfiyet isteyebilirler; hem de en çok tesire maruz kalan ilk maddeye daha yakındırlar. Bu yüzden elementler, diğer karışık cisimlere kıyasla çok daha az mukavemet göstereceklerdir, dolayısıyla vesaire. Üstelik elementler asli keyfiyetlerle başkalaşır, oluşur ve bozulurlar; bu kabil semavi cisimler ise aşağıdaki tüm varlıklara nüfuz ederler. Zira Güneş’in ısıtmadığını yahut kurutmadığını kim inkara cüret edebilir? Şayet asli keyfiyetler arasında diğerlerinden daha şerefli olan sıcaklık üsttekilere bağlıysa, daha az şerefli olan diğer keyfiyetler haydi haydi bağlıdır. Ancak şu anki niyetim astrologların yahut felsefecilerin otoritelerine başvurmak değildir ve birçok yerde bu şekilde devam edeceğim; sadece apaçık delilleri zikredeceğim. Bu ilmin muarızlarının bihaber olduğu ince tecrübelere yahut astrologların müşahedelerine de başvurmayacağım; sadece herkes için aşikar olanları zikredeceğim. Bu sebeple, ne denizin gelgitinin Ay’a bağlı olduğunu (Meşşailerin fikrine muvafık olarak) söyledim, ne ateşin yahut havanın dairesel olarak hareket ettiğini, ne de Güneş’in eğik dairedeki, yani burçlar kuşağındaki hareketinin aşağıdaki varlıklarda kesintisiz oluşum ve bozulmanın illeti olduğunu belirttim. Zikredilenlerden, göklerin ilk madde üzerinde bir hakimiyeti olduğu neticesi çıkar. Zira ilk madde, muhtelif hazırlıklar vasıtasıyla, muhtelif arazı ve cevheri suretlerin muhtelif mevzuu haline gelir. İkincisi, göklerin ikinci, üçüncü, dördüncü ve müteakip tüm keyfiyetler üzerinde hakimiyeti olduğu neticesi çıkar; zira diğerlerinin kendilerinden neşet ettiği asli keyfiyetler üzerinde hakimiyetleri vardır. Üçüncüsü, göklerin...
Kısım 12 / 21
...aksine bilakis defedilirdi; ne de suya benzer olduğu için su tarafından defedilirdi, ne de elementlerin keyfiyetlerinin galip gelmesinin zaruri olduğu herhangi bir karışık cisim tarafından. Zira bir önceki meselede söylendiği gibi argüman üretilebilir; kuyruklu yıldızlarda da aynı durum açıkça görülür, nitekim onlar sadece doğudan batıya, ilk hareket ettiricinin hareketine göre dönmezler, aynı zamanda burçların sırasına göre, kendilerini var eden, koruyan yahut başkalaştıran gezegenlerin hareketini taklit ederek hareket ederler. Bunun vuku bulduğu, bazı bölünemez müşahedelerle, mesela kavuşumlarla, diğer açılarla ve yıldızların muhtelif mekanlardaki mevcudiyetiyle daha kuvvetli bir surette açıkça görülür. Burada sadece yıldızların güçleri değil, göğün mekanlarının ve kısımlarının da güçleri bilinir; bu yüzden zikredilen cisimlerin bu şekilde konumlanmış illetler tarafından sadece yükseltilmesi değil, aynı zamanda başkalaştırılması ve var edilmesi de zaruridir, zira onlar vasıtasıyla çoğalırlar yahut yok olurlar. Taşların ve madenlerin de aynı hakimiyete tabi olduğu şöyle gösterilir: Zira onların oluşumu için aşağıdaki varlıklardan hiçbir cüzi fail gösterilemez. Elementler fiili olmaktan ziyade maddi olarak iştirak ederler; şayet fiili olarak iştirak ederlerse de asli olarak değil, sadece alet hükmünde iştirak ederler. Zira hiçbir şey, daha mükemmel bir başkasının kuvvesi olmaksızın, kendi mükemmellik derecesinin ötesinde amel edemez. Malumdur ki taş, kendi başına var olurken kendi benzerini var edemez; her ne kadar yanına konulması vasıtasıyla, yakınındaki maddeyi hazırlayarak taşın bir kısmını var edebilse de. Zikredilenlerin haricinde aşağıdaki hiçbir failin onların oluşumuna iştirak edemeyeceği aşikardır; o halde her tabii fiile dört illetin iştirak etmesinden ötürü, bunların külli faillere irca edilmesi icap eder. Dahası, her ne kadar üç illet cinsi, yani suret, gaye ve fail tek bir şeyde birleşebilse de, madde onlarla birleşmez; elementler ise zikredilenlerin maddi illetidir. O halde fail de olamazlar; netice malumdur, zira aynı şeyin kendi kendini dönüştürmesi, aynı şeyin hem tabi kılması hem de aynı şeye nispetle tabi kılınması imkansızdır. Dolayısıyla aynı şey, aynı şeye nispetle hem fail hem de madde olamaz; o halde gökler, cismani failler arasında tüm bunların asli failleridir. Ayrıca, taşlarda elementlerden hiçbir şekilde sadır olamayacak bazı hayret verici hususiyetler bulunur. Tıpkı mıknatısın çekim kuvveti gibi; zümrüdün cinsi münasebetle kırılması hususiyetini elementlerin güçlerine kim irca edebilir? Şayet hususiyetlerin illetleri onlarsa, o halde kendi mevzularının da illetidirler. Kısa kesmek adına sarfınazar ettiğimiz pek çok şey hakkında da aynı şeyi söyleyebiliriz; bu yüzden madenler de muayyen bölgelerde oluşurlar, zira toprak bu çeşitliliğe illet olamaz.
Karşıt görüşteki delillere gelince; birincisine, küçük önermenin yanlış olduğu söylenerek cevap verilmelidir. Zira onunla ifade edilenlerin ötesinde, asli fail illeti de mütalaa etmek icap eder. Nitekim alet hükmündeki yahut ikinci illet, ancak tesir üzerinde daha fazla nüfuzu olan asli yahut ilk illetin gücüyle amel edebilir. İkincisine şöyle cevap verilir: İlletin, neticeyi zaruri olarak tazammun etmesi yahut meydana getirmesi için kafi gelmesi iki şekilde anlaşılabilir. Birincisi, tabiatın eksiksiz ve sabit olarak tayin ve tertip ettiği diğer zaruri illetlerin var sayılmasıyla olur; tıpkı ateşin, ısıtılabilir yahut yakılabilir bir şey mevcut olduğu müddetçe her daim ısıtmaya yahut yakmaya hazır olması gibi. İkinci şekilde ise bu kafi gelmez. Şayet birinci şekilde anlaşılırsa büyük önerme yanlıştır; zira kafi olan illet, tabiatın eksiksiz olarak tertip ettiği diğer illeti de ihtiva ederdi. Dolayısıyla mevzubahis hususta, maddenin zikredilen tek başına hazırlanışı kafi değildir; bilakis tabiatın hazırladığı diğer zaruri illetin de iştirak etmesi gerekir. Bu yüzden, şayet gökler yokken maddenin baki kalması mümkün olsaydı, her ne kadar zikredilenlerin cevheri...
Kısım 13 / 21
...üretmeye cüret edebilirdi; Güneş ışınlarının altından Ay çekildikten sonra nar ağacı diksin de kendi cehaletini ve bu sözün ne kadar doğru olduğunu bizzat görsün; nitekim pek çok kişinin başına da benzer şeyler gelmiştir. Bazı bitkiler de Ay ışığının büyümesine yahut küçülmesine göre yapraklarını büyütüp küçülterek yetişirler. Üstelik hekimler, bitkilerin aşağıdaki hiçbir fail illete irca edilemeyecek sayısız ve hayret verici güçlerini tecrübe etmektedirler. O halde gökler, cüzi varlıkların aletleri olarak değil, bilakis cüzi varlıkları hazırlayan asli failler olarak iştirak ederler; zira aşağıdaki varlıklar değersiz, semavi olanlar ise daha kıymetli addedilir. Her ne kadar bazıları solucanların göklerden daha şerefli olduğunu düşünse de, biz ruhu yahut zihni de ihtiva eden külli semavi faili mütalaa etmekteyiz. Keza, toprağın bazı bölgelerinde hiçbir tohum ekilmediği halde, tecrübeyle sabit olduğu üzere cüzi bir fail olmaksızın otlar ve bitkiler türemekte ve çoğalmaktadır; o halde bunların üstün bir güç tarafından var edilmesi zaruridir. Dahası gök, yengeçlerde ve deniz kabuklularında açıkça görüldüğü ve bir sonraki maddede ispat edileceği üzere, hissi tabiata riaset eder; o halde nebati tabiata haydi haydi riaset eder.
Karşıt görüşteki delillere gelince; bitkilerin bitkilerden alet hükmünde var edildiği, bu illetlerin ötesinde asli semavi illetlerin de anlaşılması gerektiği söylenmelidir. İkincisine, büyük önerme kabul edilerek küçük önerme reddedilir. Nitekim bu meselede ele alındığı üzere, otların ve bitkilerin güçleri yıldızlar ve göğün kısımları vasıtasıyla azımsanmayacak derecede değişmektedir. Bu yüzden sadece Ay’ın değil (söylendiği gibi), aynı zamanda yükselen burcun, diğer köşelerin ve göstergelerin de hesaba katılması icap eder. Doğrudan ışınla yerin üzerinde ve yansımayla yerin altında bitkilerin oluşumuna yardım edebilecek pek çok yıldız ve mekan vardır. Sanatla tatbik edilenler ise onların güçlerine kıyasla çok daha zayıf bir surette hizmet ederler.
Dördüncü Madde
Gökler hissi kısma riaset eder mi?
Bazı delillere göre göklerin hissi kısma riaset etmediği görülmektedir. Nitekim tabiat, daha az fail vasıtasıyla yapabileceği şeyi daha fazla fail vasıtasıyla yapmaz. Oysa hayvan, erkek ve dişi vasıtasıyla üreyebilir; nitekim ne hekimlerden ne de felsefecilerden hiç kimse, üreme ruhuyla kafi derecede güçlendirilmiş tohum, iyi hazırlanmış rahme döküldüğü her seferinde, bunlardan kafi illetler olarak hayvanın var olduğundan şüphe etmez. Dolayısıyla vesaire. Küçük önerme gösterilmiştir, büyük önerme ise açıktır; zira tabiat hiçbir şeyi beyhude yapmaz ve asla fuzuli değildir. Çürüme vasıtasıyla var olan hayvanlar hakkında da aynı neticeye varılır. Zira şayet cüzi tabiat, mükemmel hayvanları tek başına meydana getirebiliyorsa, çürüme vasıtasıyla var olduğu söylenen daha kusurlu hayvanları haydi haydi meydana getirebilir. Dahası, her failin kendi benzerini meydana getirmesi gibi, her netice de kendi benzeri tarafından meydana getirilir. Oysa gök hayvanlara benzer değildir; zira ne organlarının ayrımı ne de hissi olduğu idrak edilmediğinden canlı değildir, nitekim Meşşailer de bunu tespit etmişlerdir. O halde gök hayvanları var edemez. Ayrıca, hiçbir şey kendi gücünün derecesinin ötesinde amel edemez; tıpkı sahip olmadığı şeyi veremeyecek olması gibi. Oysa gök ne nebati bir ruha sahiptir, zira hiç büyümezler; ne zikredilen sebeplerden ötürü hissi bir ruha sahiptir; ne de zihni bir ruha sahiptir, zira onun bir bedenle birleşmesi ancak hisler vasıtasıyla iktisap edebileceği mükemmellik için uygundur. Ayrıca, göğün canlı olduğu varsayılsa bile yine aynı neticeye varılır. Nitekim o, ne aynı türdendir ne de aynı cinstendir; zira bozulmaz ve büyüyüp gelişmez bir tabiata sahip olup, ölümlü hayvanlardan farklı bir harekete, cevhere ve kuvveye sahiptir.
Kısım 14 / 21
Fakat karşıt görüşte hem tecrübe hem de delil benzer şekilde mevcuttur. Görüyoruz ki (hiçbir cüzi fail iştirak etmediği halde) hiçbir hayvan var olmamakta, bilakis üreme vasıtasıyla hayata gelenlerden çok daha fazlası üretilmektedir. Yine de ikinci derecedeki illetler zaruridir. Zira zaruri olmasalar bile, bu durum yine de vuku bulurdu; öyle ki zikredilen aşağıdaki varlıklara sadece var olmak değil, aynı zamanda illet olmak da bahşedilmiştir. Bu hususta en çok ilk illete benzemek isterler; tıpkı Tanrı’nın aşağıdaki varlıkları tek başına tanzim edebilecekken, üsttekiler tarafından idare edilmesini kararlaştırmış olması gibi. Nitekim ruhani varlıklarda da durum böyledir; aşağıdaki zihinler üsttekiler tarafından aydınlatılır. Kusurlu hayvanlar hakkında ileri sürülen hususa gelince; çürümüş maddeden var olan hayvanların bazılarının, mesela farelerin, üreme gücüne sahip olduğu söylenmelidir ve tüm bunlar hakkında da diğerleri gibi konuşulur. Bazıları ise bu güce hiç sahip değildir ve bu yüzden kıyas geçersiz kalır; zira cüzi failler eksiktir. Şayet eksik olmasalardı bile argüman yine de bir neticeye varamazdı; zira o fail daha zayıftır. Ancak onun iki türlü üreme tarzı vardır; zira onlar, mükemmel ve daha kusurlu hayvanlar arasında vasıta hükmündedirler. Bu yüzden mükemmel olmadıklarından, çürümüş madde ile semavi fail illet onların var olması için kafi gelir. Kusurlu olanlar arasında mükemmellik derecesinde ilk sırayı işgal edenler ise bu sebeple üreme gücüne sahiptirler ve onların üreme azaları eksik değildir; bundan da göğün aşağıdaki vasıtalarla her daim amel etmediği, zira onlara muhtaç olduğu açıkça anlaşılır.
İkincisine gelince, felsefeciler arasında göklerin canlı olup olmadığının şüpheli olduğu söylenir. Augustinus da Güneş’in, Ay’ın ve diğer semavi cisimlerin o yüce şehre ait olup olmadığı hususunu şüphede bırakmıştır. Bu sebeple argüman bir neticeye varamaz; lakin gökler ister canlı olsun ister olmasın, zikredilenlere karşı hiçbir şey ispatlanmış olmaz. Zira onların canlı olduğunu savunanlar ile onlara sadece hareket ettirici zihinlerin bağlı olduğunu söyleyenler arasında pek az fark vardır. Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur ki, daha mükemmel olan zihinler hiçbir surette bir bedenle birleşmezler.
Doğasına uygun olarak; beşerî ruha ait olan en aşağı derecedeki zekâlar ise, kendileri vasıtasıyla çoğalacakları şekilde bir kanunla maddeye bağlanmışlardır. Öyle ki, beden olmaksızın birtakım amelleri gerçekleştiremezler, bazı amellerde ise birlikte bulundukları bedene kuvvet verirler; bununla birlikte, başka bazı amelleri ise, daha önce de külliyatımızda gösterdiğimiz üzere, başka suretlerden çıkarılmış akledilir suretler vasıtasıyla, hiçbir uzuv veya bedensel ilke ortaklığı olmaksızın yerine getirirler. Orta derecedeki zekâlar ise, maddeye veya bedenlere batmış değillerdir; varlıklarını onlara borçlu olmadıkları gibi, var oluşlarını hiçbir şekilde onlardan almazlar. Lakin kendi doğalarına uygun olarak, hareket ettirici güçler olarak bağlanmışlardır ve bedenler onlar vasıtasıyla birtakım kuvvetler icra ederler; bunlar göklere bağlanmışlardır. Bu sebeple, kendileri canlı olmasalar bile, zekânın ve kendi zatlarının gücüyle canlı varlıklar meydana getirebilirler. Mücerret cevherlerin nesil meydana getiremeyeceğini söyleyenler ise, ilk gruptakilerden bahsetmişlerdir. Göğün canlı olmadığı ispatlanamadığından, karşı görüşteki delillere cevaben denir ki; üreme, büyüme ve beslenme sebebiyle, bozulmaya mahkûm olan hissi varlık için nebati hayat zaruridir. Lakin bozulmaz olan varlık için bu zaruri değildir. Onlar da hislere sahip olabilirler; nitekim Ay'da, diğer yıldızların kendi aralarında, bulutlu, karanlık ve parlak kısımlarda ve Samanyolu'nda görülen kısımların farklılığını bundan ötürü idrak ederiz; bu husus aşağıda açıkça görülecektir. Gökyüzünde farklı şekillerin bulunduğunu kabul etmek de akla yatgındır. Pek çok filozof da alemi bir canlıya benzetmiştir. İkinci olarak denebilir ki, bu türden bir ruh, kendisini tek başına yetkinleştirebilecek olan aklı yetkinleştirmek amacıyla birleşmiş değildir; zira o, insan aklı gibi saf bir kuvve halinde değildir, aksine aşağı varlıkların meydana getirilmesinin sebebidir. Bu yüzden duyulara ihtiyaç duymaz. Ve bu açıklamalarla üçüncü şüphenin çözümü de açıklığa kavuşur; zira gök, canlı olmasa bile, zekâ ile birlikte aşağı varlıklardan daha yetkindir. Son şüpheye ise, bu hükmün sadece failin tür bakımından esere benzediği hakiki üreme için geçerli olduğu, lakin gayrihakiki üreme için geçerli olmadığı söylenerek cevap verilir.
Kısım 15 / 21
Göklere tabi olmak zaruridir, yukarıda belirtildiği gibi; eğer aklın herhangi bir gücü bozulmaz ise, o halde aklın kendi cevheri de bozulmazdır.
Pek çok delil de aynı şeyi ispatlamaktadır. Bu hususta dikkat edilmelidir ki, göğün tesir etmesi ve benzeri durumlar bir bakıma şöyle anlaşılabilir: Gök cisminin kendisi, canlı olmadığı farz edilse bile, hareket dışında zekâdan kendisine verilmiş hiçbir aktif güç olmaksızın tesir eder; bu hareketle de diğer kuvvetler yalnızca usulünce uygulansın, taşınsın ve böylece değişikliğe uğrasın diye tesir ederler, aşağıda açıklanacağı üzere. Diğer bir bakıma ise, göksel varlıklar sadece kendi bedensel güçleriyle değil, aynı zamanda zekânın gücüyle de tesir ederler; öyle ki her ikisinin gücünden tek bir tam fail meydana gelir. İlk olarak gösterilmelidir ki, gökler birinci şekilde, kendi başlarına bizim aklımıza veya irademize tesir edemezler. Son olarak ise, aynı netice ikinci şekil için de çıkarılmalıdır.
Birinci husus pek çok yolla gösterilir. Zira akli doğa, her türlü bedenden daha üstün ve daha şereflidir; doğa düzeninde ise hiçbir şerefli varlık, kendisinden daha aşağıda olana tabi kılınmaz, dolayısıyla ve benzeri. Yine, akıl kendi daha yetkin amelinde zamandan mücerretleştiği için zamana tabi değildir. Göksel bedenlere tabi olanlar ise harekete tabidirler. Dahası, tüm canlılara ve hissi kısma hükmeden varlığın hür olması gerekir; aksi takdirde artık hükmedemezdi. İnsan ise aklı vasıtasıyla bu vasıftadır.
Buna ek olarak, eğer insanın aklı veya iradesi tabi olsaydı ve benzeri, o zaman tüm aşağı varlıklar tabi olurdu ve onlar için hiçbir şey tesadüfi olarak vuku bulmazdı. Tesadüfi olanı ortadan kaldırmak ise, en başta zaruri ve tesadüfi olanı, mesela zaruri önermeyi ve kıyası inceleyen mantık ilmini yok etmek demektir. Aynı şekilde, rastlantı, talih ve diğer pek çok hususu inceleyen tabiat ilmini; insanların amellerini düzenlemeyi konu edinen ahlak ilmini; keza kendi başına var olanı ve arazı bildiren metafizik ilmini de yok eder. Ve çok daha fazlasıyla ilahiyat ilmini yok eder; zira bu durumda faziletler ve reziletler ortadan kalkar. Yine, hiçbir beden hareket aracılığı olmaksızın tesir edemez. Akıl ise hareketsizdir; hatta kendisini hareketten uzaklaştırdığı zaman bilgeleşir. Hareketsizdir zira ne bir bedendir ne de bedende bir kuvvettir, De Anima'nın üçüncü kitabında belirtildiği üzere. Ayrıca, gayrimaddi olmadıkça veya gayrimaddi bir vasıta bulunmadıkça hiçbir şey aklı harekete geçiremez. Gök ise bu nitelikte değildir ve gücünde akla muadil gayrimaddi hiçbir şey barındırmaz, dolayısıyla ve benzeri. Bunlardan kolayca anlaşılır ki irade de hiçbir şekilde onlara tabi olamaz. Zira irade de aynı şekilde gayrimaddidir; çünkü o, akli doğanın bir meylidir. Dahası, göklerin her türlü ameli tabiidir. Lakin irade, tabii olarak seçmez veya istemez; zira iki fail ilke vardır: irade ve tabiat, bunlar aynı şey değildir. Yine, tabii olarak vuku bulan şeyler çoğunlukla doğru vuku bulur. İradenin seçimleri ise böyle değildir. Dahası, hiçbir failin gücü, failin doğasını aşan şeylere ulaşamaz. İstemek ise, tıpkı akıl gibi, her türlü bedensel sureti aşar. Ayrıca irade, akıldan daha dar kapsamlı değildir; bilakis aklın idrak ettiği şeyleri irade çoğunlukla isteyebilir veya istemeyebilir. Eğer akıl göklerden hür ise, o halde irade de hürdür. Yine, akıl her neye hükmediyorsa irade de ona tabi değildir; lakin akıl göklere hükmeder, zira kendi gücüyle onları idrak eder, tartar, ölçer ve onları kullanır, dolayısıyla ve benzeri. Şimdi ise gösterilmelidir ki gök, zekâ ile birlikte aklı ve iradeyi harekete geçiremez. Zira gök böyle bir harekette ya ortaklık eder ya da etmez. Eğer etmezse, amacımıza ulaşmış oluruz; çünkü harekete geçiren gök değil, zekâdır. Eğer ortaklık ederse, bu ameli akla ulaşır mı ulaşmaz mı? Ulaşmazsa, yine önceki durum geçerlidir. Eğer ulaşırsa, o halde bedensel olan, bedensiz olana tesir etmiş olur ki bu Aristoteles'e, Meşşailere ve önceden belirlenmiş ilkelere aykırıdır. Şayet sadece zekânın tesir ettiği söylenecek olursa, bunun mümkün olduğu inkâr edilmez; yani en azından duyular vasıtasıyla akla nakşeder.
Kısım 16 / 21
Gök, aşağı varlıklara nispetle külli bir sebep midir?
Görünüşe göre gök, aşağı varlıklara nispetle külli bir sebeptir; zira sadece farklı zamanlarda değil, aynı anda da birden fazla esere uzanan her sebep küllidir. Gök de bu durumdadır, dolayısıyla ve benzeri. Küçük önerme şöyle açıklanır: Zira göğün tamamı ve onun her bir parçası birden fazla esere uzanır; tamamı hakkında bu durum açıktır, parçası hakkında ise aynı zamanda, yerde ve ona tabi olan konu bakımından gösterilir. Nitekim Jüpiter sadece zenginlik, nebatat ve dindarlık değil; aynı zamanda yumuşak başlılık ve cömertlik de bahşeder. Dahası, farklı maddelerde farksızca farklı eserler meydana getiren sebep küllidir; gök ve onun her bir parçası bu niteliktedir, zira bu maddeden kurbağaları, diğerinden ise sinekleri meydana getirir. Sonra, tikel bir sebep tarafından belirlenebilen her sebep küllidir; gök de bu niteliktedir, zira dişi köpekten köpekler, aslandan aslanlar meydana gelir. Yine, içinde birden fazla eserin birleştiği her sebep küllidir; göğün her bir parçası bu durumdadır, zira göğün aynı parçasına, farklı yerlerde, zamanlarda ve konularda meydana gelen pek çok eser geri döndürülür ve birleşir. O halde ve benzeri. Ayrıca, birden fazla amaca ulaşan sebep küllidir; zira tikel sebebin kastı tek bir şeye yöneliktir; göğün her bir parçası ise birden fazla amaca ulaşır, yani birden fazla yer bakımından ve aynı sebepten ötürü, yani eserin yetkinliği, ilk sebep olan kendi benzerliği ve evrenin düzeni bakımından.
Lakin buna karşı tecrübe ve akıl vardır. Tecrübe ediyoruz ki elementler, kusurlu karışımlar, taşlar, bitkiler ve hayvanlar, hiçbir tikel asli fail ortaklığı olmaksızın gökler tarafından meydana getirilmektedir, yukarıda belirtildiği gibi. Zira tikel eserlere tikel sebepler karşılık gelir. Cevap veriyorum ki, tikel sebep birinci bakımdan, Platon'un kendi sureti, maddesi ve benzeri durumlarında olduğu gibi, yüklemleme bakımından külli olandan ayrılır. İkinci bakımdan, tek bir eseri meydana getirmek için ortaklık eden sebep olarak ayrılır; nitekim A ateşi, B ateşinin meydana gelme sebebidir. Buna karşılık külli sebep, güneşin ışığı, Tanrı ve benzeri gibi birden fazlasına uygun düşendir. Üçüncü bakımdan ise, her ne kadar birden fazlasına ortaklık etse de, kendisini bu esere öyle bir şekilde bağlayan sebebe tikel denir ki, onu belirleyen ve farksızlığını ortadan kaldıran başka hiçbir tikel sebep bir araya gelmeksizin bu eseri meydana getirir; veya eğer başka bir sebep ortaklık ederse, onun tarafından düzenlenir ve aynı amaca yönlendirilir; ve bu sebep, bu türden bir tikel esere nispetle tikel sebeptir. Buna karşılık külli sebep ise, kendisini şu esere değil de bu esere yönlendirecek tikel bir sınırlayıcı sebebe ihtiyaç duyandır; tıpkı sineklerin, kurbağaların veya kuşların vasıtalı olarak meydana getirilmesinde farksız olan güneş ısısı gibi. Dolayısıyla, konumuz bakımından gök, birinci bakımdan külli sebep olarak adlandırılabilir; tıpkı bu gök veya şu şekildeki tikel durum gibi. Lakin bunlar konumuzla ilgili değildir. İkinci bakımdan külli veya tikel ele alındığında, ister gökle tüm üstün göksel cevheri, ister feleği, ister yörüngeyi, ister yıldızı veya dilediğiniz başka bir parçayı anlayalım, gök tikel bir sebep olamaz; nitekim karşı görüşteki ilk delille bu açıkça gösterilmiştir. Lakin üçüncü bakımdan anlayarak diyorum ki, gök bazı eserlere nispetle tikel bir sebeptir; her ne kadar diğer pek çok esere nispetle külli bir sebep olabilse de. Bu durum, kendiliğinden meydana gelen ve yukarıda ortaya konan tüm varlıklarda açıkça görülür. Bu durum, sadece göksel sebepten kaynaklanan, bireylere sonradan eklenen bazı arizi eserlerde de açıkça görülür; nitekim Jüpiter'in gücü vasıtasıyla, ahlaki yolları takip etmeye doğuştan meyyal kılınması gibi. Ve astrologlara uygun düşen diğer sayısız hususta da böyledir; bunlar her ne kadar sadece belirli bir maddeye tesir edebilseler de, mizaç, ruhlar, hıltlar ve öğretmenler, alışkanlıklar gibi diğer bazı dış etkenlerin ortaklığıyla, yine de tüm bunlar Jüpiter tarafından söz konusu amaca yönelik olarak düzenlenecektir; yoksa onlar vasıtasıyla şu veya bu eser türüne yönlendirilmiş olmazlar.
Kısım 17 / 21
Karşı görüşteki delillere ise şöyle cevap verilmelidir: Birinciye zaten cevap verilmiştir, zira o külli sebebi ele almanın ikinci şeklinden bahsetmektedir; biz ise üçüncü şekli esas alıyoruz. İkinciye ise ilk olarak denir ki, göğün her bir parçası şu veya bu şeyi meydana getirmekte bu derece farksız değildir. Nitekim pek çok yıldızın tesir etmediği görülür, dolayısıyla ve benzeri. Bundan sonra, bazı yıldızlar ve göğün diğer bazı parçaları birbirine zıt ve muhalif olduğundan, çoğunlukla birinin ışını o derece zayıf, diğerininki ise o derece güçlü olacaktır ki, zayıf olanın tüm gücü tamamen yok olur; bu yüzden zayıf olan hiçbir şekilde tesir edemez. Dahası, küçük alemde ne vuku buluyorsa evrende de öyle vuku bulur; lakin insanda kalp ruh üretebilir ve beyni dengeleyebilir, ayak parmağının hiçbir şekilde ortaklığı olmaksızın. O halde ve benzeri.
Şüphenin çözümü için bazı ayrımların önceden bilinmesi gerekir. Birincisi: Tüm göğün bir esere ortaklık etmesi iki şekilde anlaşılabilir. Birinci şekilde olumlu olarak, yani esere kendi gücünden bir şey nakşederek ve onu bırakarak; sanki Jüpiter'in bu özelliği bıraktığı, Satürn'ün diğerini bıraktığı ve göğün diğer her bir parçası için de böyle olduğu söyleniyormuş gibi. İkinci şekilde olumsuz olarak, yani diğer parçaların güçlerini ya bozarak ya da zayıflatarak; sanki Satürn'ün ışınlarının, Jüpiter'in konuya akıtacağı gücü ya azalttığını ya da tamamen yok ettiğini söylüyormuşuz gibi. İkinci ayrım şudur: Etki edenlerin bazıları doğrudan belirli bir konuya etki eder; tıpkı yükselende veya gök ortasında bulunan ya da belirtilen diğer bir yere bakan gök parçası gibi. Bazıları ise yansımalı olarak etki eder; nitekim bir yıldız veya göğün diğer bir parçası diğerine, o diğeri de bir başkasına etki eder ve böylece bir veya birden fazla vasıtayla etki etmiş olur. Üçüncü ayrım: Faillerin bazıları konuya hissedilir derecede tesir eder, bazıları ise hissedilmez derecede. Örnekler açıktır. Dördüncü ayrım: Bir konu üzerinde tesir eden faillerin bazıları içsel olarak tesir eder, içsel olarak bir şey nakşederek veya uzaklaştırarak; nitekim sağlığa, güzelliğe, güce veya bu gibi durumlara uygun olanlar böyledir. Bazıları ise dışsal olarak tesir eder; nitekim zenginlik, kardeşler, çocuklar, eşler ve benzeri hususlarda tesir eden failler böyledir. Lakin bu ayrım öncekine indirgenebilir. Beşincisi: Söz konusu faillerin bazıları kendi güçlerinin birçoğuyla tesir eder, bazıları ise daha azıyla. Zira yirmi güce sahip olan A failinin, otuz güce sahip olan C failine kıyasla, B edilgeni üzerinde daha fazla güçle tesir etmesi mümkündür; keza bünyesinde on farklı güç barındıran bir failin bazen hepsini, bazen de bunlardan sadece bazılarını icra etmesi, ya konunun daha büyük veya daha küçük kapasitesinden ya da yıldızın etki etme gücünün arizi olarak artması veya azalmasından kaynaklanabilir. Altıncı ayrım: Meydana gelen eserlerin bazıları tikel cevherlerdir; nitekim tabii bileşikler veya onların suretleri böyledir. Bazıları ise konuya kabul edilen arazlardır; nitekim güzellik sureti, maddeyi veya sureti takip eden mizaç, yumuşak başlılık, öfke ve benzerleri böyledir. Yedinci ayrım: Söz konusu eserlerin bazıları daha yetkindir, bazıları daha kusurludur, bazıları ise orta derecededir; birincilere örnek yetkin hayvanlar, ikincilere bitkiler, üçüncülere ise elementlerdir. Sekizinci ayrım: Yıldızların veya göğün diğer parçalarının güçlerinin bazıları birbirine zıttır; nitekim Mars'ın adaletsizliği ile Jüpiter'in adaleti gibi. Bazıları ise, benzer olmamalarına ve epey farklı olmalarına rağmen, en az düzeyde zıttır. Zira bazı güçler ve özellikler vardır ki ne zıttır ne de benzerdir; tıpkı renk ve koku gibi. Hatta onların dengesi ve durumları iki zıt şeyle bir arada bulunabilir; nitekim hoş kokunun hem beyazda hem de siyahta bulunmasında açıkça görüldüğü gibi ve diğer sayısız örnekte olduğu gibi. Yıldızların güçleri arasında da bazıları öyledir ki, ne diğer bazılarına zıttır ne benzerdir ne de başka bir sebepten meydana getirilebilirler.
Kısım 18 / 21
Bunlar anlaşıldıktan sonra, soruya ilk olarak şöyle cevap verilir: Tüm gök, insanlar gibi en yetkin veya yetkine yakın eserlere olumlu veya olumsuz, doğrudan veya yansımalı, hissedilir veya hissedilmez, içsel veya dışsal olarak ortaklık eder. Bu durum açıktır. Zira her bir burç belirli bir uzva hükmeder; burçlar ise tüm gök kubbeyi kapsar. Dahası, her bir ev kendi toplam gücüyle onlar üzerinde içsel veya dışsal olarak tesir eder; evler ise göklerin tüm mekanizmasını tamamlar.
Davut der ki: "Ve gökler senin ellerinin eseridir."
Dahası, göğün parçaları birbirine engel olduğunda, bu sebeple göklerin eserlerinin engellendiğini söylemeyiz. Zira biz kısmi sebebin eserine değil, toplam sebebin eserine bakarız. Eğer engellenseydi, bu ya üstün sebeplerden ya da aşağı sebeplerden kaynaklanırdı. Üstün sebeplerden kaynaklanmaz; zira üstün olanlar ancak ilahi iradeye göre düzenlenirler. İlahi irade ise hiçbir şekilde doğanın akışına zıt olamaz, çünkü doğa, Tanrı tarafından düzene konulmuş olandan başka bir şey değildir. Aşağı sebeplerden de kaynaklanmaz; zira aşağı olan, üstün olana galip gelemez. Yine, göklerin eserleri ancak kendilerine tabi olanlara uzanır; zira eğer onların etkilerinden hür olan bir şey varsa, mesela ruhani cevherler, göklerin eserleri onlara göre ölçülmemelidir; lakin göklere tabi olanlar hiçbir şekilde onların gücünden kaçamazlar, aksi takdirde tabi olmazlardı, dolayısıyla ve benzeri. Dahası, eğer göklere karşı koyabiliyorsak, bu ancak göklerin aracılığıyla vuku bulur; nitekim seçimlerde açıkça görüldüğü gibi. Lakin bu göklere engel olmak demek değildir; aksine onların şu veya bu şeyi meydana getirmemesi demektir, dolayısıyla ve benzeri.
Lakin buna karşı tecrübe, otorite ve akıl, ayrıca yukarıda ispatlanmış olan hususlar vardır. Tecrübe ile görüyoruz ki, tarım sanatı vasıtasıyla tabii olarak meydana getirilecek bazı şeyler o derece değişmektedir ki, göklerin akışıyla başlarına gelecek olan şeyler en az düzeyde vuku bulmaktadır; ekmede, tohumlamada, dikmede, budamada. Elementler etrafında da benzer bir değişimin vuku bulduğu açıkça görülür. Hayvanlar etrafında da, keserek, erkekle dişiyi birleştirerek, sağ veya sol testisi çıkararak erkek veya dişi meydana getirilmesinde olduğu gibi; tüm bunlar eğer sadece göklerin etkisine bırakılsaydı, şüphesiz farklı sonuçlar doğururdu. Lakin bunlar göğe tabi olmayan, kendisinden talih, sanat ve meşveretin kaynaklandığı o sebep tarafından değiştirilir; ve iki ilke ortaya çıkar: doğa ve irade, yukarıda belirtildiği gibi. Sayısız otorite zikredilebilir; sadece zaruri ve tesadüfi olanı kabul eden teologlar ve filozoflar, faziletleri, reziletleri ve yukarıda belirtilen diğer hususları ele alan ahlakçılar değil, aynı zamanda astrologlar da. Nitekim Batlamyus yukarıda belirtilen yerde, bu aşağı varlıkların gökler tarafından kaçınılmaz olarak meydana gelmediğini, tıpkı ilahi iradeyle olanlar gibi ifade eder; Yüz Ayet kitabında, beşinci ayette de şöyle der: "Bu ilmin mütehassısı, yıldızların pek çok tesirini tersine çevirebilir." Aynı şekilde sekizincide: "Bilge ruh, göksel güce ortaklık eder; tıpkı en iyi çiftçinin toprağı temizlemesi gibi." Aynı şekilde 14, 18, 19, 20, 21, 22, 26, 28, 36, 41, 54, 55, 57. ayetlerde. Ayrıca, tüm astrologlar tarafından kabul edilen seçimler ilmi de bu görüşle uyuşmaktadır. Zira göklerin tesirleri değiştirilemeseydi, seçimler fayda veya zarar sağlayamazdı. Akıl da aynı şeyi gösterir. Zira göklerin, kendisine tabi olmayan hür bir sebep tarafından engellenebileceğinden kimsenin şüphesi olamaz. Bu hususun anlaşılması için, göklerin tesirlerini değiştirebilecek üç tür sebebe dikkat edilmelidir: Birinci sebep, göklerin kendisiyle yaratıldığı ilahi iradedir; zira Tanrı tesir etmede hiçbir kıyas kabul etmeyecek derecede daha büyük bir güce sahiptir, göklerin karşı koymasındaki güce kıyasla. O ki hürdür, aksi takdirde Tanrı olmaya layık olmazdı; gökleri yok etmeye muktedir olduğu gibi, onların düzenini ve güçlerini de değiştirmeye muktedirdir. Nitekim bir saat ustası, saati belirli bir zamanda dokuz kez vuracak şekilde düzenlemiş olsa da, çok kolay bir şekilde daha fazla, daha az veya hiç vurmamasını düzenleyebilir; işte bunun gibi ve çok daha kolay bir şekilde, gökler ve düzen ilk sebep tarafından değiştirilebilir, özellikle de tüm varlıklar ilahi ayakta tutmaya muhtaç iken. Benzer bir durum, eğer sadece onların gücünü ve göğün karşı koymasını göz önünde bulundurursak, mücerret cevherler için de geçerli olabilir; ve bu iki yolla olur: Birincisi gökler tarafındandır; zira bağlanan zekâ veya göklerin ruhları (eğer canlı iseler), doğanın zaruretiyle tesir etmezler, lakin her zaman düzenli olarak tesir ederler; çünkü daha iyidir.
Kısım 19 / 21
Seçerler: Dolayısıyla, insan kendi eylemlerinin efendisi olduğu gibi, akıl da çok daha fazla öyledir. O halde, gücüyle birçok şeyin meydana getirildiği göğün aklı, bunları değiştirebilir. Sıcaklık ve kuruluk niteliklerinin güneş ışığının gücünde barındığı açıktır. Soğukluk ve ıslaklığın ise, özellikle astrologlara göre, ay ışığında kapsandığı aşikardır. Eğer o, ilk nitelikleri barındırıyorsa, onlardan süzülen diğerlerini de barındırır; yani elementlerin, karışımların ve formları kabul edip korumak ve üretmek için maddelerin mizaç ve yatkınlıklarını da barındırır. Dolayısıyla gökler, sadece ışığı aracı kılarak, maddenin potansiyelinden çıkarılabilir olan karışımların formlarını var edebilirler.
Ayrıca, eğer ışık, cevheri formları araçsal olarak meydana getirebiliyorsa, maddelerin veya karışımların gizli özelliklerini çok daha güçlü bir şekilde meydana getirebilecektir; zira cevher, her türlü arazdan daha asildir. Fakat eğer tesirlerin varlığı gerekli görülüyorsa, bunlar en çok bu tür özellikleri korumak için varsayılır. Dolayısıyla, vesaire.
Fakat bunun aksine tecrübe, otorite ve akıl vardır. Nitekim ışık saçan gök cisimlerinin veya diğer yıldızların karşıt konumlarının, ışığın artmasından beklenebilecek olandan daha büyük bir değişime aşağıdaki varlıklarda sebep olduğunu görmekteyiz. Şayet bu sadece ışığın artmasıyla gerçekleşseydi, Ay yerin altında olduğunda veya karşıt konumda Ay hareket bakımından en yavaş olduğunda meydana gelmezdi; aksine yerin üzerinde olduğunda veya iki ya da üç gün önce, yani Ay’ın daha hızlı bir hareketle daha fazla ışık kazandığı zamanlarda gerçekleşirdi. Aynı durum dördüncü görünümde daha açık bir şekilde ve Ay’ın diğer yıldızlarla olan kavuşumlarında veya görünümlerinde gün gibi ortada görünmektedir. Bu yüzden göğün, filozofların hakkında pek az bilgi sahibi olduğu o görünüm, mesafe veya şekil aracılığıyla etki etmesi kaçınılmazdır. Ayrıca, yerin altında bazı yerlerde, ışığın veya onun gücünün hiçbir şekilde ulaşamadığı çürümüş maddeden hayvanlar meydana gelir; bu durum yerin çok derinliklerindeki yerlerde açıkça görülür. O halde göğün etki etmesi için başka bir aracıya, yani tesire ihtiyaç vardır. Mıknatısın gücü de bize bunu beyan eder. Nitekim onun kuvvet ışını, aradaki tahta ve diğer daha yoğun cisimlerden geçerek demire ulaşır ki ışık ışını buralardan asla geçemezdi. Ayrıca, aşağıdaki cisimlerde, ışığa veya onun gücüne indirgenemeyen bazı özellikler görmekteyiz; taşların ve bitkilerin, en çok da hayvanların hayranlık uyandırıcı güçleri gibi. Sadece astrologların bildiği sırları ise geçiyorum; belirli bir zamanda doğan kimsenin çirkin ahlaka yönelmesi gibi. Yine duyularımızla görüyoruz ki, bazı bitkiler (yukarıda denildiği gibi), Ay’ın Güneş’ten ayrıldığı gün sayısı kadar yıl meyve verirler. O halde Ay’ın Güneş’ten uzaklaşma hareketi bunun sebebidir. Zira bu durum bir görünümden kaynaklanamaz, çünkü bazen ışık saçan cisimler arasında hiçbir görünüm yokken bile benzer bir etki meydana gelir. Bu, kazanılan ışıktan da kaynaklanamaz, çünkü o takdirde aksinin gerçekleşmesi gerekirdi; yani gezegenin gücü Ay’ın ışığıyla kuvvetlendiği için daha az yılda meyve vermesi icap ederdi. O halde bu etkinin sebebi, ışık saçan cisimlere nispetle ilk hareket ettiricinin hareketidir. Bu durum, doğum anında ruhumuza kazınan gücün, göklerin çeşitli hareketlerine göre değiştiğini gören astrologlar için de son derece uygundur. Demek ki göklerin etki ettiği dört aracı vardır: ışık, tesir, şekil ve hareket.
Kısım 20 / 21
Akıl da aynı şeyi beyan eder. Şüphesiz etkilerin farklılığı, asli veya araçsal sebeplerin farklılığından ileri gelir; bu yüzden aşağıdaki bunca etkinin sadece ışık sebebiyle meydana gelmesi imkansızdır. Zira yıldızların ışıkları, aşağıda gördüğümüz etkiler arasındaki farklar kadar büyük bir farklılığa kendi aralarında sahip değildir. Dahası, doğa hiçbir şeyi boşuna yapmadığına göre, eğer göklerin düzenli hareketleri sadece etkenleri taşımak, yani yerin çeşitli bölgelerinin ışıklardan pay almasını sağlamak için olsaydı; o halde apoje hareketi, sabit yıldızların hareketi, titreme hareketi ve dokuzuncu felek (on felek olduğunu kabul edenlere göre), episikller ve eksantrikler de gereksiz olurdu. Çünkü bu hareketler sebebiyle yerin belirli kısımları neredeyse hiç daha fazla veya daha az ışık almazlar. O halde söz konusu çeşitli hareketler, göklerin çeşitli tesirleri ve ilk sebep tarafından düzenlenmiş olan çeşitli etkileri meydana getirmek içindir.
Dahası, eğer bir etki, aşağıdaki sebeplerden daha uzun süre dayanabilseydi veya korunabilseydi ve göksel sebep onu yok etseydi, gök şüphesiz kıskanç ve adaletsiz olurdu; bilhassa bazen gençlerin alınıp yaşlıların tutulması, adil olanların hastalıklara boğulup adil olmayanların sağlıktan istifade etmesi göz önüne alındığında, böyle bir şeyin olması kabul edilemez. Yine eğer böyle olsaydı, doğanın işleri kusurlu olurdu; bu sonucun yanlışlığı ise şöyle gösterilir: zira mükemmel olandan kusurlu olanı meydana getirmek, bir tür kusurdur; fakat hayvanlar yok olduğunda onlardan daha kusurlu olanlar, yani cesetler meydana gelir, o halde vesaire. Ayrıca eğer böyle olsaydı, gök kusurlu olurdu ki bu imkansızdır; bu sonucun doğruluğu şöyle açıklanır: zira ya göklerin etkileri, mesela hayvanlar ve sağlık iyidir ve bu durumda onları ortadan kaldırmak bir kusurdur; ya da iyi değildir ve bu durumda yine önceki sonuca varılır.
Aynı şekilde, bir ucube doğduğunda: gök ya ucube olmaksızın yaratmaya muktedirdir ve bu durumda yukarıdaki gibi kıskançtır; ya da muktedir değildir ve bu durumda bir şey tarafından engellenmektedir; öyleyse engelleyen o şey, gök değil, ucubeyi meydana getiren şey olacaktır. Dahası, göklerin etkilerinin, onların veya onları hareket ettirenlerin iradesi dışında olduğunu söylemek son derece yersizdir; fakat kötülük, tüm filozoflara göre etkenin iradesi dışında meydana gelir, o halde kötü etkiler göklerden kaynaklanmaz. İlk önerme açıktır, zira kendi iradesi dışında bir şeye sebep olmak kusurlu bir etkenin özelliğidir.
Bunun aksine tecrübe, otorite ve akıl vardır. Nitekim tecrübeyle görmekteyiz ki, ölecek olan hastalar, ışık saçan cisimlerin ve diğer yıldızların görünümlerinde değişime uğrar, daha ağır hastalıklara yakalanır ve nihayetinde ölürler. Astrologlar da göğün belirli kısımları gözlemlendiğinde ucubelerin doğduğunu tespit etmişlerdir. Astrologların otoritelerini aramaya gerek yoktur, zira hepsi tek bir sesle aynı şeyi beyan ederler; öyle ki, eğer biri bu görüşü inkar edecek olursa, tüm astrolojinin çökmesi kaçınılmaz olurdu. Fakat astrologların otoritelerini bir kenara bırakıp, en seçkin ilahiyatçı filozofların sözlerine dönelim. Scotus, Sententiae, ikinci kitap, on dördüncü bölüm, son soruda şöyle der: "Göklerin, nitelikleri hafifletmek ve bu gibi hususlarda hazırlayıcı bir etkisi vardır; bu yüzden iyi bir hekimin astroloji bilgisine sahip olması uygun ve gereklidir. Nitekim bir zamanda verildiğinde öldüren bir ilacı, başka bir zamanda şifa vermesi için hazırlayabilirler." Aziz Thomas da birçok yerde aynı şeyi doğrular. Akıl da onlarla aynı fikirde olmamızı zorunlu kılar. Zira yukarıda göklerin elementlere, ilk niteliklere, karışımlara, kusurlu ve mükemmel olanlara, nihayetinde tüm bedensel güçlere hükmettiği gösterilmiştir. Buradan en uygun şekilde şu sonuç çıkar ki; elementler, mizaçlar, hıltlar, uzuvlar, ruhlar ve kuvvetler gökler tarafından değişime uğratılır; dolayısıyla sağlık, hastalık ve ölüm de öyle. Bundan başka, gök ve özellikle Ay hıltlara hükmeder, o halde onların değişimlerinin sebebidir ve böylece önceki sonuca varılır. Bu kabulü, üstün gücün uyarıldığı ve hıltların harekete geçirildiği kritik günler de göstermektedir. Ayrıca, havanın öyle bir nitelikle etkilendiğini sıkça tecrübe ederiz ki, insanlar ve hayvanlar aniden benzer hastalıklara yakalanıp aniden ölürler veya başka bir ortak hastalıktan muzdarip olurlar. Havanın bu durumu veya onu bozan diğer bulaşma, elementlerin birbirini değiştirdiği ilk niteliklerden ileri gelmez; zira daha büyük veya daha yoğun bir sıcaklık, soğukluk ve benzeri durumlar mevcutken bu durum neredeyse hiç gerçekleşmez. Kaldı ki, o zehirli niteliğin bir kumaşta korunabildiğini ve hayvanları öldürmeye muktedir olduğunu görmekteyiz. Dahası, her değişimin sebebi gök olabilir, nitekim yukarıda Aziz Thomas ile bu sonuca varılmıştır; o halde hastalıkların ve ölümün de sebebidir. Hastalık, mizaç bakımından göklere bağlı olabileceği gibi, ucubelerin muzdarip olduğu yapı bakımından da bağlı olabilir.
Kısım 21 / 21
Ayrıca, karışımların maddi formları, yukarıda belirtildiği gibi yıldızların gücünde barınır; fakat bunlar arasında, insanların ve hayvanların mizacına ve sağlığına nispetle zehirli ve ölümcül olan bazıları bulunur. O halde o yıldızlar da makul olarak insanlara karşıt olacaktır. Aynı şekilde, aşağıdaki dünyada hususi sebepler karşı karşıya geldiğinde bir nefret doğar; ve sadece nefret değil, aynı zamanda şu veya bu şekilde, şu veya bu tarzda daha güçlü olanı saldırıya veya aksine bir ödüle teşvik eden bir durum meydana gelir.
Bunlardan, göklerin aracılığıyla insanların, hayvanların veya diğer cisimlerin ve onların yok oluşlarının göklere nasıl tabi olduğu açıkça anlaşılır. Doğanın iyilikleri ve kötülükleri hakkında söylenenler, talihin iyilikleri ve diğer akıp giden şeyler hakkında da söylenmelidir. Dolayısıyla, göğün şu veya bu kısmının tesiri altında doğan birinin ateşe, diğerinin boğulmaya, bir başkasının zenginliğe, diğerinin ise fakirliğe yönelmesine şaşmamak gerekir; diğer hususlarda da durum böyledir. O halde filozoflara göre şöyle denmelidir: gök, şu veya bu kötülüğün arızi olarak sebebidir; çünkü iyi olan, kendiliğinden kötülüğün sebebi olamaz ve her etken bir amaç ve iyilik için hareket eder. Fakat astrologlara göre şöyle denmesi uygun görünmektedir: gökler, nihai olarak amaçlanan bir son, yani hatırı için yapılan bir şey olarak değil, fakat evrenin mükemmelliği ve belirtildiği gibi diğer birçok iyiliğin hasıl olması için hususi kötülüğün kendiliğinden sebebidir.
Aksine sunulan gerekçelere gelince; birincisine şöyle cevap verilmelidir: her ne kadar yukarıda belirtilenlerin tümü sadece aşağıdaki sebeplerden kaynaklanabilse de, bu durum daha az vuku bulur; zira yukarıda gösterildiği gibi, genellikle tüm bu belirtilenler üstün sebepler tarafından değiştirilir. Nitekim aşırı cinsel ilişki, oburluk, ölçüsüz egzersiz, kılıç ve benzeri şeylere karşı insanların duyuları, hem etken hem de edilgen tarafın etkisiyle bazen kışkırtılır. Benzer şekilde, zayıf bir kuvvet genellikle gebe kalma anındaki gökyüzü şekline bağlıdır; ancak bu durum, göksel engeller olmadıkça yenilgiye uğramaz. Nitekim hususi bir sebep eksik olmasa da, zayıf bir bedenin güçlü bir bedenden daha fazla direndiğini görmekteyiz. İkincisine, sonucun reddedilmesiyle cevap verilir; çünkü gökler esas olarak şu veya bu kişinin hususi iyiliğini değil, çeşitlilikten ibaret olan ve maddenin zorunluluğundan kaynaklanan bazı kusurlardan kaçınamayan tüm evrenin iyiliğini amaçlar. Adil olanlar ve adil olmayanlar hakkında öne sürülen hususa gelince; bu durum, Tanrı’nın zorunlu adaleti varsayıldığında, tüm amellerin telafi edileceği başka bir hayatın var olduğunu gösterir; zira hiçbir insan haksız yere herhangi bir ölüm şekliyle ölemez. Üçüncüsüne, sonucun reddedilmesiyle cevap verilir ve onun yarattığı çelişkiye karşı şöyle denir: mükemmel olanı arızi olarak yok etmek, böylece yine eşit derecede mükemmel veya daha mükemmel olanların doğabilmesi ve evrenin uyumunun korunması için kusurlu bir etkenin işi değildir; nitekim konumuzda da böyle gerçekleşir. Şayet her zaman kusurlu olanlardan daha mükemmel olanlar meydana gelseydi, nihayetinde evrende sadece daha mükemmel olanlar bulunur ve böylece evrenin düzeni ve uyumu bozulurdu. Nitekim bir lirde kalın ve ince tellerin ve uyumsuz seslerin bulunması nasıl gerekliyse, evrende de çeşitli mükemmellik derecelerinin bulunması öyle gereklidir. Dördüncüsüne şöyle cevap verilir: etkiler iyidir, fakat evrenin mükemmelliği daha iyidir. İkinci olarak denir ki, bu etkilerin var olması her zaman değil, ancak şu veya bu zamanda iyidir. Üçüncü olarak denir ki, etkiler iyi olsa da, onların yok oluşundan sonra daha iyileri meydana gelebilir. Beşincisine şöyle cevap verilir: ucube bazen dişinin ve onda bulunan birçok şeyin kusurundan, bazen erkeğin ve onun tohumunun kusurundan, fakat çoğunlukla gebe kalma anında hakim olan gök kısımlarının zayıflığından meydana gelir ki, o an için daha iyi bir etki meydana getiremezler. Nitekim göğün kısımları tüm özelliklerde azımsanmayacak derecede farklılık gösterir; dolayısıyla o engellenme, daha fazlasına muktedir olamamaktır. Doğa ise bu zayıf kısımları belirlemiştir; nitekim Augustine’in dediği gibi, kötülük kendi yerinde bulunduğunda, iyilikleri daha belirgin bir şekilde över. Sonuncusuna şöyle cevap verilir: etkiler, göklerin veya onların aklının bilgisi dışında meydana gelmez, her ne kadar iradeleri dışında olabilseler de; zira bir şeyin bilgisi dışında olması ile iradesi dışında olması farklı şeylerdir.
İlgili eserler
Bu eser Astroloji Koleksiyonu'nun parçasıdır →
- Kaynak eser
- De astrologica veritate. Add: Responsiones in Disputationes Johannis Pici adversus astrologicam veritatem (On Astrological Truth), Lucius Bellantius, 1498
- Neşir
- 1498 baskısı (Latince incunabulum), 255 sayfa
- Konum
- Sayfa 7 (Caterina Sforza'ya ithaf yazısı); çeviri alanı (translation)
- Çeviren
- Şira Nur Uysal
- Dijital nüsha
- Source Library
Uysal, Ş. N. (Çev.). (2026). Astrolojinin Hakikati Üzerine. Kadim Kütüphane. https://kadimkutuphane.com/bellantius-astrolojinin-savunmasi-pico-cevap