Amsterdam'ın büyük haham ve matbaacısı Menasseh ben Israel, ruhun ölümsüzlüğüne adadığı Nishmat Hayyim adlı eserine bir gece uykusuzluğunun içinden başlar. Yatağında düşüncelere dalan yazar, insanı yeryüzünün öteki canlılarıyla kıyaslar. Hayvanlar hız, silah ve doğal örtü bakımından insandan üstün görünürken, insanın gerçek ayrıcalığı bedeninde değil, onu taçlandıran ruhundadır. Kabalistik düşüncenin merkezindeki bu soru, "Nedir insan?" sorusu, tüm eserin kapısını aralar.
Gece yatağımda düşüncelerim ayaklandı ve uyku gözlerimden uzaklaştı; bu derin düşünce bana huzur vermedi. Yüreğim sıkıntıya düştü. Nedir insan ki Tanrı onu ansın, insanoğlu nedir ki Tanrı onu hesaba katsın? Bu yeryüzünün kralı değil midir o? Elleri, "İnsanı kendi suretimizde, kendimize benzer yapalım" diyenin elleriyle biçimlenmiş olan.
İnsanoğlunun, yeryüzünün tüm hayvanları ve dilsiz canlılar üzerinde ne üstünlüğü vardır? Eğer bu bedeni ve yaratılışının kusursuzluğu bakımından ise, onlar devinimde daha çevik değil midir? Her biri kendi savaş silahını elinde taşır. Tanrı onlar için bir yasa ve doğal bir düzen koydu. Öküze boynuz, kirpiye dikenlerini, aslana çenesini, kaplumbağaya kabuğunu, kaplan ile arslana pençelerini verdi.
Her biri kendi silahını bilir ve onu taşır, "Ben hükmedeceğim" diyerek. Onların giysileri, ömürleri boyunca üzerlerinden eskiyip aşınmaz; çünkü doğa onlara giyecek ve örtüyü bolca hazırlar.
Nedir insan ki Tanrı onu ansın? Onun gerçek üstünlüğü bedeninde değil, kendisini taçlandıran ruhundadır.
Özgün metin (İngilizce)
Bu metin neden önemli
Menasseh ben Israel (1604-1657), Amsterdam Sefarad cemaatinin haham, filozof ve ilk İbranice matbaasının kurucusudur. 1651 tarihli Nishmat Hayyim (Hayatın Ruhu), ruhun ölümsüzlüğünü Tora, Talmud, Kabala ve klasik felsefe kaynaklarını birleştirerek savunan dört kitaptan oluşur; Latince alt başlığı Libri quatuor de immortalitate animae'dir. Eser, ruhun bedene önceliğini ve ölümden sonra sürekliliğini reddeden çağdaş görüşlere karşı yazılmıştır. Buradaki açılış pasajı, tüm kitabın çıkış sorusunu koyar: insanı öteki yaratıklardan ayıran, bedeni değil, ilahi kaynaktan yontulmuş ruhudur. Bu, Kabalistik gelenekte neshamah, yani yüce ruh öğretisinin kalbindeki temadır.
Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol
Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.
Tam Çeviri
Hayatın Ruhu: İnsanı Taçlandıran Ruh Üzerine eserin tamamı, 38 bölüm halinde. 📖 Source Library
Kısım 1 / 38
HAYATIN RUHU KİTABI
Yüce ve azametli Arş-ı Ala’nın altından yontulup çıkarılmış olan mukaddes ve pek kıymetli ruhun mahiyetine dair değerli ve yüce vaazları; ruhun bekasının Tevrat, his ve akli deliller vasıtasıyla ispatını; kadim bilgelerin derin ve hayret verici tetkiklerini; ruhların muhafazasını ve tenasühünü ihtiva eder. Hepsi, halkının iyiliğini arzulayan ve şeriatı yayan, buranın, kutsal Amsterdam cemaatinin bilge ve mütebahhir efendisi, muallimimiz ve üstadımız
MENASSEH BEN ISRAEL
tarafından kaleme alınmıştır.
Müellifin oğlu Samuel Abravanel Soeiro’nun matbaasında, "Rabb’in evinin dağı ikame olunacaktır" (Hicri/İbrani takvime göre) yılında basılmıştır.
MUKADDİME
Halkının evlatlarına yürümeleri gereken yolu ve yapmaları gereken amelleri öğretmek üzere kaleme aldığın beş şeriat kitabında seninle beraberdim. İnsanın ruhunun sırrına, uyanışına ve feryadına dair yazdığın kitapta da seninleydim. Tevrat’ın başlangıcındaki ilk maddeden, hiçlikten var edilen mevcudata kadar yükseldiğin kitabında da ben konuştum ve sana yardım ettim. Dönemin hükümdarına ve milletlerin büyüklerine, insanın ömrünün mukadder olup olmadığı, üzerine ekleme yapılıp yapılamayacağı yahut eksiltilip eksiltilemeyeceği hususunda yöneltilen suale, asrın tüm bilgelerine cevap mahiyetinde verdiğin o yüce mukabelede de ben vardım. Sana basiret ve anlayış vermek, seni muvaffak kılmak için ortaya çıktım, zira seninleyim, seni bırakmayacak ve terk etmeyeceğim. Senin önünden yürüyecek, gideceğin yolda sana faydalı olanı öğretecek, sana nur hazinelerini ve gizli sırların definelerini bahşedeceğim. Bu sözleri işittiğimde, "İşte buradayım Rabbim, kalbimi genişlettiğin için senin emirlerinin yolunda koşacağım" dedim. Kuvvet bulup yerimde durdum, yazarın kalemiyle işe koyuldum, onun hükmü nura kavuşana dek durmadım ve dinlenmedim.
Ve şimdi, ey fehim ve hakim insan, işte Rab hala benimle ve asrımın tüm evlatlarına faydalı olması için, dört risaleden müteşekkil ve bilgelerin hikmetleriyle dolu bu övgüye layık eseri kaleme aldım. Onda ruhun için bir huzur bulacaksın, zira hikmetin tüm pınarları onda cem olmuştur; gerek okuma vaktinde gerek tefekkür vaktinde. İşte birinci risalede, mukaddes Tevrat’ın ilk meyvelerinden ve üzerinde hiçbir şüphe ve tereddüt bulunmayan, o mukaddes ruhun, insanın yüce Allah’tan bir cüzü, tıpkı semavi melekler gibi ruhani ve ebedi bir varlık olduğunu kesinlikle ortaya koyan delilleri zikrettim.
İkinci risale, ruhun doğumundan bedenden ayrılış gününe kadar olan ahvaline dair sorulan tüm sualleri ve yapılan tetkikleri, ayrıca babanın evladını arındırdığı o ölüm anına dair meseleleri ihtiva eder.
Üçüncü risale, hissi yollarla ruhun ölümsüzlüğüne ve yok olmadığına dair getirebileceğimiz tüm delilleri ihtiva eder. Bu meyanda ruhlardan, cinlerden ve bunların mevcudiyetinin Kabbala, his ve akli delillerle ispatından bahseder.
Kısım 2 / 38
Dördüncü risale, akli yollarla bu bekaya delalet eden burhanları ihtiva eder. Ruhların tenasühünden ve bu mevzuda ortaya çıkan tüm sualler ile tetkiklerden bahseder.
Ve şimdi, ey sevgili okuyucu, biliniz ki esasların esası ve temellerin temeli, ruhun bekasına olan bu imandır. Zira insanda gözle görülmeyen ruhani bir cevherin mevcudiyetine inanan kimse, ilk illetin mevcudiyetine de zaruri olarak inanır, zira insan O’nu görüp de yaşayamaz. Nitekim bilge şöyle demiştir: "Nefislerinizi biliniz ki, İlahınızı bilesiniz." Ve şair de şöyle der: "Fikir gözünün idrak edemediği, anlayışın künhüne varamadığı o temelin sırrı nedir?" İşte bu, birinci esastır. İkinci esas olarak O’nun birliğine de inanır; zira eğer ruh, muhtelif amellerine rağmen tek bir cevher ise, son derece yalın ve mücerret olan o Tek Olandan da pek çok ve muhtelif amellerin sadır olması evladır. Buradan, cismaniyetin reddine dair üçüncü esas sadır olur; zira eğer ruh, O’nun katından sudur etmiş olması hasebiyle ruhani ise, bu illetin sahibi olan Yaratıcı’nın cismani olmaması haydi haydi iktiza eder. Keza, Yaratıcı’nın yaratılan her şeyden önce var olan kadim bir varlık olduğuna inanır; zira melekler mertebesinde olan ruh, mutlak bir yokluğun ardından mevcudiyetini O’ndan almışsa, demek ki O, tek başına kadim olan İlah’tır ki bu da dördüncü esastır. Bu sebeple, her türlü hamd ve senanın fevkinde olan yalnızca O’na hamd edilmeli, tazim gösterilmeli ve yüceltilmelidir ki bu da beşinci esastır. Buradan, peygamberliğe dair altıncı esasa büyük bir delil çıkar. Şöyle ki, eğer insan yeryüzünün hayvanları ve behaimi gibi olsaydı, kendisinde ruhani bir cevher bulunmasaydı, onun üzerine mukaddes ruhun ve tecellinin inmesine kim hükmedebilirdi? Ve eğer beden cihetiyle hayvanlara benziyorsa, ruhunun yüceliği olmasaydı Allah insanla nasıl konuşurdu? Eğer insan günahlarının azlığı ve sevaplarının çokluğu nispetinde üstün gelirse, bu onun mertebesine göredir ve herkes amellerinin meyvesini yer.
MUKADDİME
Musa Peygamber’in, yeryüzündeki tüm insanlardan daha fazla olan azim salahı ve takvası sebebiyle tüm peygamberlerin babası olduğu buradan anlaşılır; nitekim şöyle denmiştir: "Ve Musa, yeryüzündeki tüm insanlardan çok daha mütevazı bir adamdı." Bu da yedinci esastır. Keza, eğer ruh ilahi ve ruhani ise, sekizinci esas olan Tevrat’ın semavi oluşu esası sadır olur; zira eğer konuşmayan hayvanların mutlak rızkını veren O ise, elini açıp onları iyilikle doyuruyor ve nesillerini sürdürmeleri, canlarını yaşatmaları için her türlü ihtiyaçlarını karşılıyorsa; ruhu cihetiyle ruhani, medeni, irade ve ihtiyar sahibi olan insana, kendisini sevk ve idare etmesi, şerden kaçınıp hayrı seçmesi için ilahi şeriatlar ve hükümler vermesi haydi haydi iktiza ederdi. Ve eğer yeryüzünün hükümdarlarının ve hakimlerinin kendilerine kanunlar koyduğunu ve memleketi adaletle ayakta tuttuklarını görüyorsak, yeryüzü mülkünün semavi mülkün bir numunesi olduğunu ve o mülkün tebaasına, kemale ermeleri için O’nun rızasını ve O’na ibadet etme şeklini öğretmenin vacip ve zaruri olduğunu kim görmezden gelebilir? Ve mademki her amel, o ameli işleyenin kudretine göre değerlendirilir ve biz de Yüce Allah’ın şeriatını seçtiği kavme verdiğini biliyoruz; o halde Yaratıcı’nın mutlak kemal sahibi olması gibi, O’nun şeriatının da kusursuz ve ruhu tazeleyici olduğuna hükmederiz. Bu sebeple o şeriat ebediyen nesh olunmaz ve değişmez ki bu da dokuzuncu esastır. Velhasıl, bu temelden geriye kalan diğer dört esas sadır olur: Bunlar, Yüce Allah’ın insanın tüm amellerini bildiği; emirlerini tutanlara hayırlı mükafatlar verip, onları çiğneyenleri cezalandıracağı; Mesih’in mutlaka geleceği ve gelecekte ölüleri dirilteceğidir. Şöyle ki, eğer insan ruhu cihetiyle tüm hayvanatın fevkine yükseliyorsa, demek ki Yüce Allah semalardan bakıp tüm insanoğlunu görmekte ve Rabb’in gözü hususi inayetiyle Kendisinden korkanların üzerinde olmaktadır. Ve mademki O’nun tüm yolları adalettir, o halde salih insana ameline göre mükafat vereceğini, şerire de şerliğine göre ceza vereceğini biliriz. Ve bu dünyada salihlerin cefa çektiğini, şerirlerin ise sefa sürdüğünü gördüğümüzden, Mesih’in günlerinde dirilişin vuku bulacağına, Rabb’in hükmünün mutlak adalet olduğuna ve orada salih ile şerir, Allah’a ibadet eden ile etmeyen arasındaki farkın ayan beyan görüleceğine hükmederiz. Tüm bunlardan bu tetkikin mertebesi ve senin nazarındaki kıymeti anlaşılacaktır.
Kısım 3 / 38
Ve bu sözlerimizin bir kısmına, bizim milletimizden olmayan münkirlerin sözlerini delil getirmemiz seni rahatsız etmesin; zira iyi insanların şiarı, hakikati kimden gelirse gelsin kabul etmek, bilgelerin şiarı ise özü yiyip kabuğu atmaktır. Sen bu eserin tamamında göreceksin ki, onların isimlerini ve lisanlarını zikrettiğim her yerde amacım, ilahi meselelerdeki bilgelerin çoğunun, bu meseleleri bizim kadim bilgelerimizden aldıklarını göstermek yahut bahislerin maksadına muvafık olarak onların kendi hallerinde söyledikleri sözlerden delil getirmektir. Ben, Allah’a hamdolsun ki, dış ilimleri kendime esas edinmedim; benim tüm sözlerim, her kıymetli şeyi gözleriyle görmüş olan Kabbalacılarla ve meclisimde pek çok fıkıh talebesinin ve alimin önümde oturup sözüme kulak verdiği, herkesçe malum olan talimlerim ve bilgelerimizin sözleriyle ilgilidir. Bununla sözlerime nihayet veriyor ve bu kitapta yer alan babları senin için sıralıyorum.
BABLARIN FHRİSTİ
BİRİNCİ RİSALE
Birinci Bab: İnsanın yaratılışındaki on yüce mertebeye ve ruhun bedenle olan münasebetine dair esaslar. Kabbalacıların ruhun mahiyeti, hayvani ve nebati ruhlar hakkındaki görüşleri. "Kendi suretimizde ve benzeyişimizde insanı yapalım" ayetinin tefsiri. İlim ve idrak mertebesinin yalnızca insana mahsus olduğunun beyanı.
İkinci Bab: Ruhani şeriatın akli yollarla öğrenilmesine dair yedi yol. Yokluktan varlığa giden yolların ötesinde hiçbir yüce mertebenin bulunmadığının beyanı.
Üçüncü Bab: Tevrat’ta, Yüce Allah’ın salihleri ruhlar aleminde nasıl sakladığına dair ayetlerin tefsiri ve buradaki manevi lezzetlerin beyanı.
BABLARIN FHRİSTİ
Ölümün mahiyeti. Zohar’ın sözleri ile bilgelerimizin Midraş’taki sözlerinin telifi ve bunların birbirleriyle olan münasebeti. Yüce Allah’ın bu dünyanın arzularının fevkinde olduğunun beyanı. Davud Peygamber’in ruhunun ve elindeki şifa kadehinin ahvali. Bilgelerimizin "Mikail yedi, Cebrail ise altı mertebede" sözünün tefsiri.
Yirmi Birinci Bab: Salihlerin ruhlarını karşılamak üzere inen mukaddes meleklerin iki zümresinin mahiyeti. Onların hazır bulunacağı günün tayini. Bu hususta ne bir eksik ne bir fazla olacağı. Ölüm anında yakınların ve dostların hazır bulunması ve bilgelerimizin zahiren çelişkili görünen sözlerinin telifi.
Yirmi İkinci Bab: Bu dünyadaki ilim ve amellerin mahiyeti ve bu ilahi yardımın ne zamana kadar devam edeceği. Bilgelerimizin zahiren çelişkili görünen sözlerinin telifi.
Yirmi Üçüncü Bab: Salihlerin vefatının akşam vakti gibi huzurlu, şerirlerin vefatının ise azap dolu olduğunun beyanı. Şerirlerin azabı. Bilgelerimizin, talebeleri ağladığında ağlamaya başlayan ve "Eğer beni fani bir melikin huzuruna götürselerdi..." diyen üstadın ahvali hakkındaki sözlerinin tefsiri. Bilgelerimizin cehennem azapları hakkındaki sözlerinin beyanı.
Yirmi Dördüncü Bab: Kabir azabının mahiyeti. Bu sözlerin zahiri manasında mı yoksa bir remiz ve temsil mi olduğu. Bilgelerimizin bu husustaki muhtelif sözlerinin telifi ve aralarında bir çelişki olmadığının beyanı.
Kısım 4 / 38
Yirmi Beşinci Bab: İnsanın kabre konulduğunda karşılaştığı yedi mesele. Ölülerin kıyamı, diriliş ve kefenlerin mahiyeti. Zohar’a göre ölülerin kıyamı ve gözlerinin üzerine toprak serpilmesinin hikmeti. Gözün tüm dünyayı temaşa eden bir uzuv olması ve kabirdeki ihtiyarlarla olan münasebeti.
Yirmi Altıncı Bab: Hakiki defin işleminin mahiyeti. Adem’e defin işlemini kimin öğrettiği. Definden sonra ruhun nasıl yükseldiği ve bedene nasıl bağlandığı. Ölülerin dirilmesine dair tüm rivayetler. Zohar ve fıkıh kitaplarına göre defin ahkamı.
Yirmi Yedinci Bab: Kabir azabının tetkiki. Zohar’ın bilgelerimize yönelttiği sualler. Kabir azabının tefsiri. Midraş’a göre Tevrat ile meşgul olmanın bu azaba karşı faydası.
Yirmi Sekizinci Bab: Ölüleri diriltenlerin ve salihlerin amellerinin mahiyeti. Bilgelerimizin bu husustaki sözlerinin ispatı.
Yirmi Dokuzinci Bab: Ağlamanın ve büyüklerin vefatı üzerine tutulması gereken matemin mahiyeti. Bilgelerimizin "Üç gün ağlamak, yedi gün yas tutmak, otuz gün tıraş olmamak" sözünün tefsiri. Zohar’daki zahiren çelişkili görünen sözlerin telifi. Ruhun on iki ay boyunca yükselip inmesi meselesi. Bu müddetin ne eksik ne fazla olduğu. Bu zaman zarfında ruhun beden için ne gibi bir işle meşgul olduğu, Kabbalacıların ve felsefecilerin görüşleri.
Otuzuncu Bab: Mukaddes ruhların dereceleri ve yedi kat sema ile dört unsur arasındaki münasebet. Bu unsurların birbiriyle olan alakası ve bunların tefsiri.
ÜÇÜNCÜ RİSALE
Birinci Bab: Her şeyin kendisiyle kaim olduğu meseleler. Bunlar hissi deliller ve Kabbala’dır. Kabbala’nın, aralarında hiçbir vasıta bulunmayan azim ve yüce bir nakil vasıtasıyla ulaştığında en büyük ilim olduğunun beyanı. Tevrat ayetleri vasıtasıyla gizli sırları ortaya çıkaranların yolları. İnsan bedeninin yapısının ve suretinin bu sırlar için nasıl bir delil olduğu. Cenaze merasimlerindeki matem usullerinin Zohar’a göre hikmeti.
İkinci Bab: İnsanların zahiren birbirlerine benzemelerine rağmen ruhlarının muhtelif olması. Felsefecilerin ruhun bekası hakkındaki görüşleri. İnsanın her zaman kendi yaratılışı üzerine tefekkür etmesi gerektiği. "Gözlerinin gördüğü..." ayetinin tefsiri.
Üçüncü Bab: İnsanın yaratılışından kırk gün evvel, Yüce Yaratıcı’nın onun hakkında hüküm vermesi ve dünyaya gönderilmesi. Bunun semavi ilimler ve yıldızlar ilmiyle olan münasebeti.
Dördüncü Bab: Evde kitap bulunmasının ve o evde mukaddes ilimlerin tahsil edilmesinin fazileti. Bilgelerimizin "Kılıç ve kitap gökten beraber inmiştir" sözünün tefsiri.
Beşinci Bab: Ruhun mertebelerinin tabii, nefsani ve cismani olmak üzere üç kısma ayrılması. Şeriatın ruhun temizlenmesine nasıl hizmet ettiği. Bilgelerimizin ve Zohar’ın bu husustaki izahatı. Ruhun bu mertebelerdeki yükselişi ve kemali.
Altıncı Bab: Mukaddes yağın dökülmesinin mahiyeti ve bunun ruhun temizlenmesine olan faydası.
Kısım 5 / 38
Yedinci Bab: Mukaddes kokuların ve amellerin bedene ve ruha olan tesiri. Bunun bilgelerimizin ve Zohar’ın sözlerine göre cevazı. Peygamberlerin bu sırları nasıl bildiği. Ruhun sükunete ermesi ve ilahi nura kavuşması için ne gibi vesilelerin gerektiği.
Sekizinci Bab: Salihlerin yollarının nasıl nur olduğunu, Yüce Allah’ın huzurunda nasıl parladıklarını ve onlara bahşedilen nuru. Bilgelerimizin sözlerinden getirilen kesin deliller.
Dokuzuncu Bab: Ruhun bedenden ayrıldıktan sonraki ahvali, onların nasıl muhafaza edildiği, salihlerin ruhlarının mertebeleri ve Yüce Allah’ın huzuruna kabul edilmeleri. Ruhun bekasına dair kesin deliller.
Onuncu Bab: Rüyaların ve rüyalardaki işaretlerin mahiyeti. Yıldızların ve semavi cisimlerin bedenler üzerindeki tesiri. Bu hususta malum ve meşhur olan meseleler. Ruhun bekasına dair getirilen azim ve meşhur deliller. Ruhların bedenlerden ayrıldıktan sonraki hallerine dair şahitlerin şehadetleri. Bizim zamanımıza yakın bir devirde vuku bulan meşhur hadiseler.
On Birinci Bab: Mukaddes ruhların yeryüzündeki salihlere görünmesinin imkanı. Bunun gözle görülür bir şekilde vuku bulması. Bu husustaki hadiseler, bilgelerimizin sözleri ve Zohar’ın izahatı. Ruhun bedenden ayrıldıktan sonra cismani bir surette görünmesinin imkanı.
On İkinci Bab: Ruhların mevcudiyeti hususundaki ihtilaflar. Bunun hissi ve akli delillerle tetkiki. Ruhani varlıkların bedenlerle olan münasebeti. Bilgelerimizin, Zohar’ın ve Eflatun’un bu husustaki görüşleri ve bunların telifi.
On Üçüncü Bab: Bu ruhani tecellilerin vuku bulması için mukaddes şeriatın ve imanın lüzumu. Bilgelerimizin "Altı şey geri döndü, üçü geri geldi..." sözünün tefsiri. Kadim felsefecilerin, Proklos ve Plotinos’un bu husustaki görüşleri. Zohar’da zikredilen esaslar ve ruhun nihai kemali.
On Dördüncü Bab: Gözle görülen ve kulakla işitilen hadiselerin bu ruhani meselelere delaleti. Hususen canlı bedenlerde vuku bulan harikulade haller. Bilgelerimizin sözleri, Midraşlar ve her gün müşahede edilen hadiseler.
On Beşinci Bab: Ruhların bedenlere girmesinin mahiyeti. Ansızın vuku bulan ve insanı hayrete düşüren haller. Vuku bulmuş pek çok hadisenin zikri. Bilgelerimizin ve milletlerin bilgelerinin bu husustaki şehadetleri ve delilleri.
On Altıncı Bab: Ruhların bedenlerdeki tesiri, mukaddes zatların ruhlarının diğer bedenlere hulul etmesi ve bunun hikmeti. Bilgelerimizin ve Zohar’ın bu husustaki izahatı.
On Yedinci Bab: Terafim denilen putların mahiyeti. Onların nasıl konuşturulduğu ve gayba dair nasıl haber verdikleri. Milletlerin bilgelerinin bu husustaki şehadetleri. Bu putların nasıl yapıldığı, ne zaman iptal edildiği ve ortadan kalktığı.
On Sekizinci Bab: Kabirlerin ziyaret edilmesi ve bu hususta söylenmiş olan her şey. Bu husustaki deliller, keder ve matem ahvali. Kudüs Midraş’ından deliller.
On Dokuzuncu Bab: Ruhların muhtelif mertebeleri ve bunların birbirleriyle olan münasebetleri. Sihirbazlık ve efsun işlerinin mahiyeti.
Kısım 6 / 38
Yirminci Bab: Göz boyama ve sihirbazlık nevilerinin zikri. Zohar’dan, Babil Talmud’undan ve felsefecilerin kitaplarından hayret verici deliller.
Yirmi Birinci Bab: Ruhun bekasının ve kemalinin nihayeti.
Bölüm 1, Sayfa 2
**Birinci Bölüm**
Yüce Tanrı, mukaddes Tevrat’ın kendisini diğer tüm mevcudattan mertebe ve ehemmiyet bakımından ayırdığı insanı on kelam ile yaratmıştır; ta ki onun temiz ruhunun ulviliği, nefsinin derecesi ve kendisini Yaratan’dan onda mevcud olan ve kendisi vasıtasıyla ebediyen ve sonsuza dek baki kalacak olan semavi varlıklarla ortak kılan ilahilik bilinsin ve bildirilsin.
Birincisi, "İnsan yapalım" buyurmasındadır. Zira diğer mevcudat hakkında "Yer yeşersin", "Sular kaynaşsın", "Yer canlı mahluklar çıkarsın" denilmişken, insana gelince, onun yaratılışını Kendi Zatına nispet etmiş, böylece onun azametinin şerefli ihtişamını göstermiştir. "Yapalım" diyerek çoğul sığasıyla buyurması ise, sanki adalet divanından bir istişare ve meşveret iktiza etmiş gibi, onun hikmet ve derin anlayıştaki yüksek ve yüce mertebesine delalet eder. Bu durum, yeryüzü krallarının, saltanatlarının bekası ve azametleri için mühim meselelerde idarecileri ve vezirleri meclise toplayıp, kral ve müşavirlerinin ittifakıyla kararlarını sabitlemelerine benzer. Bazı müfessirler, kralların ve yeryüzünün ileri gelenlerinin kendilerinden bahsederken çoğul sığasıyla konuşmalarının bir usul olduğunu söylemişlerdir; nitekim "Belki onu vurup alt edebilirim" ve "Tefsiri kralın huzurunda söyleriz" ibarelerinde ve benzerlerinde olduğu gibi.
Alimlerimiz, Berşit Rabba’nın sekizinci babında şöyle buyurmuşlardır: Musa Rabbimiz Tevrat’ı yazarken, her bir günün amelini sırasıyla yazıyordu. Ne zaman ki "Ve Tanrı buyurdu: Kendi suretimizde, kendimize benzer insan yapalım" ayetine geldi, Yaratıcı’nın huzurunda, "Ey Alemlerin Rabbi, mülhidlere niçin böyle bir koz verirsin?" dedi. Yüce Tanrı ona, "Sen yaz, sapmak isteyen sapsın" buyurdu.
"İkarlar" kitabının müellifi olan üstat, birinci makalenin on birinci babında şu suali sormuştur: "Yapalım" lafzının sebep olduğu zarara mukabil ne gibi bir fayda hasıl olmuştur ki, Hak Teala çoğul sığasıyla yazmayı ihtiyar etmiş ve mülhidlere koz vermek gibi bir zarara göz yummuştur? Yüce Tanrı, her ne kadar göklerin ve yerin yaratılmasında meşverete muhtaç değilse de, Rabbi Yeşua bin Levi’nin buyurduğu üzere, büyüklere küçüklerden akıl danışmayı öğretmek gayesiyle bunu yapmış olsa bile, bu fayda söz konusu zarara nispetle o kadar büyük değildir; o halde "Yapalım" lafzını çoğul sığasıyla yazmanın mecburiyeti ne idi?
Maimonides, "Delalete Düşenlerin Kılavuzu"nun mukaddimesinde ve "Ölülerin Dirilişi" risalesinde, bir tek kişinin menfaati için binlerce cahilin zarar görmesini umursamadığını belirtmişse de, bu durum şüphesiz ki faydanın pek azim olduğu ve başka bir suretle temininin mümkün olmadığı haller için geçerlidir. Bu sebeple adı geçen üstat, Rahman’ın "Yapalım" lafzını teşbih kefi ile yazdığını söyleyerek bu suale cevap aramıştır.
Kısım 7 / 38
Bununla birlikte Maimonides, Kılavuz’un başlangıcında "suret" (tselem) ile "benzerlik" (demut) arasında bir tefrik yapmıştır. Onun kanaatine göre suret, nevi teşkil eden nefse racidir; nitekim "Onların suretini hor göreceksin" denilmiştir. Çünkü hor görme hissi uzuvların şekline değil, nefse taalluk eder; zira akıl sahibi bir insanın, aklı kamil olduğu müddetçe, dış görünüşü sebebiyle Tanrı katında hor görülmesi zihnen tasavvur olunamaz. "Benzerlik" ise, hissin, bedeni amellerin, elin yahut ayağın müdahalesi olmaksızın vuku bulan akli idraktir. Bu yüzden onu, vasıtasız olan Yaratıcı’nın idrakine benzetmiştir; her ne kadar bu hakiki bir benzeyiş değilse de, ilk akla gelen budur. İnsan hakkında bu husus, yani onda mündemiç olan ilahi akıl sebebiyle, onun "Tanrı’nın suretinde ve benzerliğinde" olduğu söylenmiştir; yoksa Hak Teala’nın cisim sahibi veya bir şekle haiz olduğu kastedilmemiştir. Bu fevkalade doğru bir tespittir; zira insan, kendisindeki ilahi ve ruhani nefs ile akli idrak vasıtasıyla, bir cihetten Yüce Tanrı’ya ve meleklere benzer ve bu yönüyle tüm aşağı mahlukatın fevkine yükselir.
Başkaları ise "suret" kelimesinin "gölge" (tsel) lafzından geldiğini düşünmüşlerdir. Nasıl ki gölge, karşısında duran ve kendisine tabi olan şeyin şeklini alır ve her cüzüyle ona intisap ederse, insan da kendi mahlukatına feyiz veren ilahi tasvirin bir nakşı ve resmi gibidir. Ve nasıl ki gölge, karşısındaki ışık kaynağının doğrultusunda hareket ederse, insana yaraşan da Efendimiz’in ardınca ve O’nun yollarında yürümektir.
Bazıları ise "suretimizde" ibaresini, "bizden ayrı olan, melekler alemi, felekler alemi ve aşağı alemden müteşekkil olan kainatın suretinde ve nizamında" şeklinde tefsir etmişlerdir. Zira insan, külli kainatın bir numunesi olarak yaratılmıştır; bu sebeple insana "küçük alem" (mikrokozmos), kainata ise "büyük insan" (makrokozmos) denilmiştir. İnsandaki baş, aklın meskeni olup, mücerret akılların bulunduğu akıl alemine tekabül eder. Bedenin ortasında bulunan, daima hareket eden, tüm uzuvlara hayat ve hareket bahşeden kalp ise, daima hareket halinde olan ve tüm hareketleri başlatan felekler alemine, yani orta aleme tekabül eder; tıpkı sarayının ortasında oturan bir kral yahut yedi seyyarenin ortasında yer alan güneş gibi. Karaciğer ve bedenin aşağı kısmındaki diğer uzuvlar ise, dört unsurun teşekkül ettiği yer olup, oluş ve bozuluşa tabi olan aşağı aleme tekabül eder. Bu mülahaza ile insanın suret ve şemali, onda nakşedilen tasvirler ve ameller cihetiyle fevkalade bir surette doğrulanmış olur.
Keza Rabbi Yehuda Halevi de o mümtaz eseri Kuzari’nin dördüncü makalesinin üçüncü babında fevkalade beyanlarda bulunarak şöyle demiştir: "İnsanın Yaratan’a benzemesi sana ağır gelmesin; zira akıl cihetiyle insan öncelikle ışığa benzer, çünkü ışık hissi şeylerin en şereflisi, en latifi ve kainatın cüzlerini en çok kuşatanıdır. Hakiki yahut mecazi manada tefekkür olunamayacak sıfatları, yani hayatiyet, ilim, irade, kudret, her şeye hakkını teslim etme ve adaletle hükmetme gibi vasıfları düşündüğümüzde, kamil insan olan konuşan nefisten daha yakın bir benzerlik bulamayız. Bu durum onun insan olması cihetiyledir, beden olması cihetiyle değil; zira beden cihetiyle nebatat ile ortaktır. Canlı olması cihetiyle de değil; zira bu cihetle de hayvanat ile ortaktır. Filozoflar bu sebeple kainatı büyük bir insana, insanı ise küçük bir kainata benzetmişlerdir. Eğer durum böyleyse ve Tanrı kainatın ruhu, nefsi, aklı ve hayatı ise, nitekim O’na 'Alemin Hayatı' denilmiştir, o halde akli benzeyiş netleşmiş olur. Kaldı ki, peygamberlik için müşahede, kıyastan çok daha aşikardır. Bu müşahede ile yüce topluluk ayan beyan idrak edilmiş, mukarrep ruhani varlıklardan müteşekkil semavi ordu insan suretinde görülmüştür; 'Kendi suretimizde, kendimize benzer insan yapalım' ayetinde onlara işaret edilmiştir."
Kısım 8 / 38
Şimdi ey basiret sahibi kari, bakınız onun bu veciz sözlerinde nasıl üç cevap birden mevcuttur. Zira o, evvela insanın Yüce Tanrı’ya benzeme sebebinin ancak akli cihetten olduğunu, yani diğer canlılardan ayrılmasını sağlayan akıl vasıtasıyla suret sahibi kılındığını göstermiştir. Saniyen, insanın küçük bir alem olarak, Yüce Tanrı’nın büyük alemdeki mertebesinde olduğunu, insanın kalbinin de insana nispetle aynı mevkide bulunduğunu beyan etmiştir.
Nitekim Rabbi Gikatilla da Hezekiel’in Tahtı şerhinde, "Ve onlarda insan benzerliği vardı" ayeti üzerine şöyle yazmıştır: "Tahtın tüm nizamı, insan suretinin nizamı üzere tertip edilmiştir; tüm bu kuvvetler bir araya geldiğinde 'insan' diye tesmiye olunur. Bunların hepsi Yüce İsim için birer tahttır ve O, hepsine hükmeder; beden içindeki nefs gibi onların ortasındadır."
Gabbay da "Avodat Hakodeş" adlı eserinin Tevhid kısmının on sekizinci babında şöyle der: "Küçük alem denilen aşağı insanın yaratılışı, büyük insanın sureti üzeredir..." Netice itibarıyla, üçüncü benzetişte azametin zirvesine ulaşarak der ki: Yaratan’ın insana benzemesi, peygamberlere insan suretinde görünen melekler cihetiyledir. Bu hususta, Metatron’u melekler alemi olarak adlandıran hakikat alimleriyle ittifak etmiştir; nitekim Hayyat dokuzuncu babda "Yüce İnsan" tabirini kullanmış ve onlar hakkında "Suretimizde ve benzerliğimizde" denilmiştir. Bu mülahazaya göre benzeyiş, cisimden ve cismani suretten münezzeh olan Hak Teala’ya değil, O’na mukarrep olan meleklere racidir; zira "İnsan yapalım" derken onlarla konuşuyordu ve insan, sureti itibarıyla yukarıdaki yüce insana benzemekteydi. Kendi usulünce, meleklerin latif unsurlardan yaratıldığı da böylece anlaşılmış olur.
Nahmanides ise "Müdafaa Mektubu"nda, Rabbi Saadia Gaon’un ismini zikrederek şöyle yazmıştır: "Suretimizde" demek, peygamberlere görünmesini murat ettiğimiz suret demektir ki, bu da insan çehresidir. "Suretimizde" yani hizmetkar meleklerin göründüğü surette demektir. Onun bu sözleri uzun bir şerhi iktiza eder; fakat hülasa etmek gerekirse, bu iki benzetişin birleştiğini söyleyebiliriz. Şöyle ki, "Peygamberlere görünmesini murat ettiğimiz surette" derken, ayetin zahiri manasına işaret etmiş ve Hak Teala’nın, azametinin şerefli ihtişamını peygamberlere gösterirken, onların aklına taht üzerinde oturan bir kral suretinde göründüğünü beyan etmiştir; nitekim Daniel, "Tahtlar kuruldu ve Kadim Günler sahibi oturdu" demiştir. Alimlerimizin, "Peygamberlerin gücü azimdir ki, sureti onu Yaratan’a benzetirler; nitekim 'Ve taht benzerinin üzerinde, yukarıda insan görünüşünde bir benzerlik vardı' denilmiştir" sözü de buna matuftur. Peygamberin "Peygamberlerin eliyle kendimi benzettim" ayeti de bunu teyit eder. "Hizmetkar meleklerin göründüğü surette" derken ise, hakikat alimlerinin buyurduğu üzere meleklerin suretinin insan suretinde olduğunu ve bu yüzden gözlerine öyle göründüklerini kastetmiştir.
Kısım 9 / 38
Netice itibarıyla, Hayyat, Tsiyoni ve Recanati, et ve kemiğin insan olarak adlandırılamayacağı, insanın ancak nefs olduğu ve Tevrat’ın "Suretimizde ve benzerliğimizde" derken nefsi kastettiği hususunda ittifak etmişlerdir.
Beşincisi ise, "Ve Yehova Tanrı insanı toprağın tozundan şekillendirdi" ayetidir. Hayvanların yaratılışı hakkında yazılan ayette, tek yod harfiyle "Ve şekillendirdi" denilmişken, insanın yaratılışında iki yod harfiyle "Ve şekillendirdi" yazılmıştır. Bu durum tesadüfi değildir; zira mukaddes metindeki hiçbir harf yoktur ki, ona bağlı sırlar ve işaretler bulunmasın. Bu sebeple, alimlerimizin burada iki yaratılışa işaret edildiği yönündeki sözlerini kabul etmek mecburiyetindeyiz: Biri aşağıdakilerden olan beden, diğeri ise yukarılardan olan nefs. Diğer canlılarda ise bedenden ibaret olan tek bir yaratılış mevcuttur.
Yüce Tanrı, insanın yaratılışını Kendi Zatına has kılarak, onun en değersiz ve hakir cüzünü bile başkasına havale etmeyerek onu ne kadar yüceltmiştir; nitekim beden hakkında "Şekillendirdi", nefs hakkında ise "Onun burnuna üfledi" buyurmuştur ki, bunu diğer mahlukatına yapmamıştır. Bu sebeple, Yüce Tanrı’nın insanın terkibinde bu derece kemalatı bir araya getirmesine şaşmamak gerekir; nitekim Eyüp, "Bedenimden Tanrı’yı müşahede edeceğim" demiştir, yani O’nun amellerinin kemalini ve isminin yüceliğini kastetmiştir. Bu durum aynı zamanda nefsin ilahi olduğuna dair kesin bir delildir; zira aslı toprak olan bedeni yaratmak için Tanrı niçin bu kadar ihtimam göstersin, eğer o beden, O’nun izzet tahtının altından biçilmiş olan o şerefli nefse bir kap olmayacak idiyse?
Altıncı husus, "Onun burnuna hayat nefesini üfledi" (Yaratılış 2:7) ayetidir. Bu ifadeden ruhun ruhani bir tabiata sahip olduğu ve onun yüce mertebesi anlaşılır; zira o, Kutsal Ruh’tan neşet etmiştir. Sanki, tabiri caizse, Kutsal Olan, mübarek kılınsın, balçık bedene doğru eğilmiş ve ona ruhu üflemiştir; onunla birlikte insana kendi hikmetinden akıtmıştır. Bu yönüyle kutsal metin, beden topraktan yaratıldıktan sonra ruhun dışarıdan gelmesi sebebiyle ilahi olduğuna işaret eder. Oysa diğer canlılarda durum böyle değildir; onların hepsi, bitkisel ve hissi nefisleriyle birlikte tek bir anda yaratılmışlardır. Bizim katımızda rüzgardan (hava unsurundan) daha latif bir unsur bulunmadığı için, bu cevher üflenmiş bir şeye benzetilmiştir; lakin bu üfleme unsurlara ait bir üfleme değil, ilahi bir üflemedir. Nahmanides’in de yazdığı gibi: "Bu kelam bize bildirmektedir ki, hareket eden nefiste ima edildiği gibi, ruh unsurlardan gelmemiştir; keza mücerret akıllardan silsile yoluyla da inmemiştir. Bilakis o, Yüce İsim’in ruhudur; O’nun ağzından çıkan ilim ve fehimdir. Zira bir başkasının burnuna üfleyen, ona kendi nefesinden verir." İşte bu yüzden, "Ve Şaday’ın nefesi onlara fehim verir" (Eyüp 32:8) denilmiştir; zira hakikat yoluna göre o, Bina (Anlayış) unsurundandır; Üstad’ın sözü buraya kadardır. Bilge İbn Ezra ise şöyle yazmıştır: "Nema (ruh) kelimesi ancak akli ruh için söylenir, zira o göklerdendir." Nitekim felsefe ehli de ebced hesabıyla "Neşama" (Ruh) kelimesinin "Ha-Şamayim" (Gökler) kelimesine denk olduğunu söylemişlerdir. "Yukarıdaki göklere seslenir" (Mezmurlar 50:4) ayetinin sırrı da budur. Ruh, taşıyıcısında tek bir cevher olmakla birlikte pek çok kuvvete sahip olduğundan, kutsal metin onu "hayatın ruhu" olarak adlandırır; bundan murat, tüm kuvvetleri, bitkisel, hissi ve ebedi hayat olan akli hayatın her türlüsünü kendinde barındıran külli nefistir. Yahut bu ifade meleklerin hayatına işaret eder. Şimon bar Yohay’ın tefsirine göre ise, Kutsal Olan, mübarek kılınsın, insanın içine mücerret akılların tabiatından bir ruh üflemiştir ki onlar kendi şahıslarında diri ve baki olanlardır; fakat insan kendi kötülüğüyle kendisini dilsiz hayvanlardan biri kılmıştır. "Ve insan canlı bir nefis oldu" (Yaratılış 2:7) ayetinin sırrı budur. Doğru olan diğer bir yoruma göre ise ruh, hayatın kaynağından yontulmuştur. Bu ayetin tefsiri, akli nefis cihetinden insana ne derece büyük bir sevgi gösterildiğini açıkça işaret etmektedir. Zira diğer tüm hayvanlar hakkında, "Ve Rab Tanrı topraktan her kır hayvanını yarattı..." (Yaratılış 2:19) denilmiştir; bu da onların suretlerinin toprak maddesinden dışarı çıkan bir şey olmadığını gösterir; bu yüzden bedenlerinin var oluşuyla ortaya çıkarlar ve bedenlerinin dağılmasıyla yok olurlar. Lakin insan hakkında, "Ve Rab Tanrı insanı toprağın tozundan şekillendirdi" (Yaratılış 2:7) denilmiştir; bu da insanın, maddesi toprağın tozundan kılınmış olsa bile, topraktan başka bir varlığı olduğunu gösterir. Bu madde onun arkasından gelmiş ve onun ihtiyacı için yapılmıştır; daha sonra ona temiz ve pak ruh üflenmiş ve o canlanmıştır; işte bu da ikinci üstünlüktür.
Kısım 10 / 38
Yedinci husus, "Ve insan canlı bir nefis oldu" (Yaratılış 2:7) ayetidir. Raşi zaten şu soruyu sormuştur: Eğer tüm hayvanlar ve canavarlar da "canlı nefis" olarak adlandırılıyorsa, insanın bu üstünlüğü neydi? Ve şöyle cevap vermiştir: İnsanın ruhu, kendisinde akıl ve söz var edildiği için hepsinden daha canlı kılındı. İbn Ezra ise bunu, insanın bebekler gibi değil, hayvanlar gibi hemen yürüyebilmesi olarak tefsir etmiştir. Lakin Kimhi ona karşı çıkarak şöyle demiştir: İnsanın hareket hızının hayvanlara benzemesinde ne gibi bir üstünlük olabilir ki? Nahmanides ise "canlı nefis" ifadesini, ebediyen diri kalacak, ölmeyecek ve yok olmayacak bir nefis olarak tefsir etmiştir ki doğru olan da budur. Ancak Onkelos bunu "konuşan ruh" olarak tercüme etmiştir; bu yüzden insan herkesin dilinde "konuşan canlı" olarak adlandırılır. Filozof Porphyrios, bazı hayvanların akıl ve bizim anlamadığımız bir dile sahip olduklarını, tıpkı bizim Greklerin, Hintlerin, Hicazlıların ve diğer yabancı milletlerin dilini bilmediğimiz gibi iddia etse ve Apollonios, Tyanalı Apollonios, Thales ve diğerlerinin onları anladığını söylese de; keza bilge atalarımızdan bazıları Süleyman’ın hikmetinin büyüklüğünü anlatmak için onun kuşların dilini bildiğini söyleseler de, şüphesiz bu sözler mübalağadır. Zira Kutsal Olan, mübarek kılınsın, bu mertebeyi ancak akıl sahibi olan ve kendisine hususi olarak bahşedilen akılla bilen insana vermiştir. Nitekim şöyle yazılmıştır: "İnsana ağzı kim verdi?" (Çıkış 4:11). Aristoteles de Politika kitabının birinci bölümünde, konuşmanın insana mahsus olduğunu, hayvanların ise harflerin karışımı ve kelimelerin birleşimi olmaksızın sadece sesler çıkardığını kesin olarak belirtmiştir; zira onlar zihinlerinde düşüncelerini tasavvur edecek ve kelimelerini açığa çıkaracak akıl ve fehim sahibi değillerdir. Alıştırılmış ve eğitilmiş bazı kuşların açık bir dille konuşmaları bir iz bıraksa da, akılla konuşmadıkları aşikardır. Bu yüzden sadece insan "konuşan canlı" olarak adlandırılır. İnsan bu üstünlüğe şüphesiz o kıymetli ruhu sayesinde erişmiştir; nitekim şöyle yazılmıştır: "Ve onun burnuna hayat nefesini üfledi ve insan canlı bir nefis oldu." Zira Onkelos’un tefsirine göre bu, "konuşan ruh" demektir. Bu durum şundandır ki, diğer canlılar varlıklarını sürdürmek için doğanın kendilerine kolayca hazırladığı yiyeceklerden başka bir şeye ihtiyaç duymazlar; lakin Yaratıcısına ibadet etmeyi öğrenmek, öğretmek ve sadece bu dünyada değil, gelecek dünyada da saadete ermek için yaratılan insana, Kutsal Olan, mübarek kılınsın, ruhu üfler üflemez, saadetine erişmesi için gerekli bir alet olan konuşma yetisini vermiştir. Bu mertebe sadece ona, faydası ve iyiliği için verilmiştir; bu da insanın yukarıdaki Tanrı’dan bir pay, O’nun aleminden ilahi bir kısım olduğunu gösterir.
Sekizinci husus, "Ve Rab Tanrı doğuda, Aden’de bir bahçe dikti ve yarattığı insanı oraya koydu" (Yaratılış 2:8) ayetidir. Eğer ayetlere dikkatle bakarsanız, insanın oraya konulduğunun iki kez zikredildiğini görürsünüz.
Kısım 11 / 38
Milletimizin müfessirlerine göre en kapalı soru şudur: Neden Tevrat’ta, cismani vaatler zikredildiği halde, ölümden sonraki ruhani hedef ve ruhun mükafatı zikredilmemiştir? Milletlerin bilgeleri, kutsal Tevrat’ımızın amillerine ebedi hayatı vaat etmediğini söyleyerek onun eksik olduğunu iddia edip bizimle alay ederler. Lakin İbn Ezra, Behar bölümünde bu konuda sözü uzatmış ve bu soruya, iyi bir tetkikle cevap verilebilecek yedi yanıt getirmiştir. Ben ise sözü kısa tutmak adına, kelamın başında bunları zikredip şöyle diyeceğim:
Birincisi: Ahit sözlerinde zikredilen iyilik ve kötülüklerin, sadece insanın kemalatını elde etmesini engelleyen ve geciktiren şeylerin ortadan kaldırılması olduğunu söylemiştir. Zira gerçek mükafat ve ceza ruhanidir; ruhlar aleminde ruha erişir, zira bu dünyada amellerin sevabı yoktur.
İkincisi: Ruhani mükafat derindir ve insan aklının onu tasavvur etmesi zordur. Tevrat ise bilgeleriyle birlikte halkın geneline verilmiştir; bu yüzden onlara, inkar edemeyecekleri cismani mükafatı vaat etmek münasip olmuştur.
Üçüncüsü: Ruhun bekası ve kemalatına göre mükafatlandırılması, insan tabiatının muktezası olan bir şeydir. Zira ruhun saadeti sadece ilahi dinden kabul edilecek şeylerden değildir; aklın hükmü ve sağduyu da bunu gerektirir. Nitekim kitaplarında gördüğümüz üzere, ruhun bekası fikrini kabul ve tasdik etmeyen hiçbir millet ve dil yoktur. Bu yüzden Tevrat’ın vaatleri, ilahi inayete göre doğanın fevkinde mucizevi yollarla gelmiştir; dolayısıyla ruhun mükafatı ve cezası, ruhun tabiatının bir gereği olduğundan ve diğer cismani vaatler gibi mucizevi bir yolla gerçekleşmediğinden bu vaatlerin kapsamına girmemiştir.
Dördüncüsü: Şem, Ever ve İbrahim gibi seçkin şahsiyetler müstesna, tüm Adem nesli ve Nuh oğulları yıldızlara taptıkları ve Tanrı’nın insan bireyleri üzerindeki hususi inayetini inkar ettikleri, alemin ezeli olduğuna inananlar da onların peşinden gittiği için; onların zihnindeki bu kötü düşünceyi kökünden sökmek amacıyla cismani vaatler gelmiştir. Onlara, Tanrı’nın inayet sahibi, irade sahibi ve her şey O’nun elinin eseri olduğu için doğa üzerinde dilediği gibi muktedir olduğunu duyularıyla idrak edecekleri şeylerle teminat vermek gerekmiştir.
Beşincisi: Kadim zamanlarda putperestler, kendilerine ibadet edenlere cismani saadetler vaat ederlerdi; bu yüzden ilahi hikmet, bu ibadetleri terk ettiklerinde bu iyiliklerden mahrum kalacaklarını düşünmesinler diye onlara teminat vermeyi münasip görmüştür. Bilakis, onlardan uzaklaştıklarında, Tanrı’nın inayetiyle üzerlerine daha fazla iyilik ve saadet akıtılacaktır.
Altıncısı: Ruhun saadeti ve Yaratıcısına bağlanması ki gerçek mükafat budur, ahit sözlerinde de açıkça zikredilmiştir: "Aranızda yürüyeceğim, meskenimi aranıza kuracağım ve sizin Tanrınız olacağım" (Levililer 26:11-12). Bu ise ancak ilahi olanın, ruhlar alemindeki ruhani bağlılığımız vasıtasıyla bizimle birleşmesi ve bağlanmasıyla mümkündür.
Kısım 12 / 38
Yedincisi: Ahit sözlerinde zikredilen cismani vaatlerin arasına herhangi bir ruhani vaadin girmesi mümkün değildi; zira onlar tüm milleti kapsıyordu. Yağmurların bolluğu, mahsulün bereketi, düşmanlara karşı kazanılan zafer ve orada zikredilen diğer şeyler topluluğa yönelik vaatlerdir; bu yüzden halkın çoğunluğunun sevap ve günahlarına göre hepsi cismanidir ve bir şehir çoğunluğuna göre yargılanır. Lakin ruhun vaatleri her bir ferde hususidir; zira fert kendi sevabıyla yaşar ve kendi günahıyla ölür; bu yüzden onların arasında yazılmamışlardır. Onun sözlerinin özeti buraya kadardır; ben onlara karşı çıkmak ve şu an için sapla samanı birbirinden ayırmak istemiyorum. Lakin sana hakikat sözlerinin doğrusunu bildirmek için geldim; zira bu soru çürük bir değneğe ve yalana dayanmaktadır. Çünkü kutsal metnin pek çok yerinde ruhani mükafatın açıkça belirtildiğini bulursunuz; nitekim göklerde sakinin yardımıyla gelecek bölümlerde göreceğiniz üzere.
Hayat ülkesinde ruhun ruhani ve ebedi olduğunu öğretmeyen hiçbir millet ve dil bulunmamakla birlikte, neredeyse hepsi bu esası Mısır’da yerleşmiş olan Yahudilerden almışlardır; ki dünyanın her yerinden filozoflar oraya inmiş ve hikmetlerinin çoğunu onlardan öğrenmişlerdir. Nitekim tüm milletler bunu bilip itiraf ederek tüm hikmetlerin Yahudilerin kaynağından çıktığını söylemişlerdir. Aramızda bu esası inkar eden hiçbir bilge yoktur. Tevrat’ımızın hiçbir hikmetten yoksun olmadığını herkesin bilmesi için, gücümün yettiği ölçüde bu inancı araştırmayı ve incelemeyi yüreğime koydum; nitekim Davut aleyhisselam şöyle demiştir: "Rabbin Tevrat’ı kusursuzdur" (Mezmurlar 19:8). Ve ölümden sonra İsrail için ruhani bir mükafat olmadığını iddia ederek haddi aşan milletlerin şikayetlerini üzerimden uzaklaştırmak istedim. Şimdi, yüce makamda sakinin yardımıyla, inkar edilmesine güç yetmeyen Rabbin temiz sözlerini gerçekleştirmeye başlıyorum.
Birinci esas, Aharei Mot bölümündedir; kutsal metin şöyle der: "Kanunlarımı ve hükümlerimi tutun; insan onları yaparsa onlarla yaşar" (Levililer 18:5). Bu ayet şüphesiz ruhun hayatından bahsetmektedir; nitekim Onkelos bunu "ve onlarla ebedi hayatta yaşar" diye tercüme etmiştir. Bu tefsir zaruridir, çünkü:
Ve onun için yas tutarlar, zira onun kaybı ebedi bir kayıptır. Lakin sizler Tanrınız Rabbin çocuklarısınız; bir babanın adetidir ki oğluna sahip olduğu güzel bir mirası bıraksın. Bu yüzden yarattığım gelecek dünya sizin için hazırlanmıştır; bu sebeple bir ölü için yas tutup başınızın saçını yolmayın, çünkü siz Tanrınız Rabbe mukaddes bir kavimsiniz. Gelecek dünyanın hayatına, yani asıl hayata varis olacağınıza güvenirsiniz. Diğer milletlere gelince, sizler gelecekte çocuklarınızın yüzünü ve sevdiklerinizin ruhunu göreceksiniz; bu yüzden onların yaptıkları gibi yapmak size yakışmaz.
Eğer bu Tevrat kitabını araştırır ve incelerseniz, Kutsal Olan’ın, mübarek kılınsın, bizzat kendisinin salihlere hususi olarak gelecek dünyanın mükafatını vaat ettiğini görürsünüz. Nitekim İbrahim hakkında şöyle yazılmıştır: "Sen ise atalarına selametle gideceksin; iyi bir ihtiyarlıkta gömüleceksin" (Yaratılış 15:15). Müfessirler şu soruyu sormuşlardır: İbrahim’in ataları putperestti; o halde nasıl "atalarına gideceksin" denilebilir? Raşi bunu düzeltmek için şöyle yazmıştır: "Bu sana Terah’ın tövbe ettiğini öğretir." Kimhi ise şöyle cevap vermiştir: "Buradaki atalar, her yaratılanın ilk ataları olan ve Hebron’da gömülen Adem ile Havva’dır; Kutsal Olan, mübarek kılınsın, onun onlarla birlikte gömüleceğini vaat etmiştir." Onların tefsirlerine gerek yoktur; zira zamanda veya mertebede ve ehemmiyette öncü olanlara ata denir; nitekim kutsal metin şöyle der: "Babana sor, sana bildirecektir; yaşlılarına sor, sana söyleyeceklerdir" (Yasa’nın Tekrarı 32:7). Elişa da hocasına şöyle seslenmiştir: "Babam, babam, İsrail’in arabası ve atlıları!" (2. Krallar 2:12). Bu yüzden Kutsal Olan’ın, mübarek kılınsın, İbrahim’e vaat ettiği şey, ölen ilk salih atalarına, yani Hanok, Nuh, Şem ve benzerlerine selametle, günahsız ve hatasız olarak kavuşacağıdır. Diğerleri ise şöyle derler: Tanrı onu bir kez daha denerse başka bir imtihana düşmekten korktuğu için, Tanrı ona dünyadan göç ettiğinde atalarına günahsız olarak, selametle kavuşacağını vaat etmiştir. Buradan ruhun bekasına bir delil vardır; zira eğer İbrahim ölümünden sonra atalarına kavuştuysa, demek ki hala bir hayatı ve hareketi vardı ve ataları da hala varlık sahnesindeydi, yok olmamışlardı. Ruh cihetinden hakikat budur; zira beden yok olur ve ölüler bedenleri cihetinden bir hiçtir, çünkü topraktırlar ve toprağa dönecekler. Bir diğer delil de şudur ki, İbrahim, İshak, Yakup, Musa ve Harun’un ölümlerinde "toplanma" ifadesini bulursunuz. İbrahim hakkında "ve halkına toplandı" (Yaratılış 25:8) yazılmıştır ve diğerlerinde de böyledir. Bilge atalarımız şöyle demişlerdir: "Toplanma ancak salihler için söylenir." Ve sormuşlardır: Tufan nesli hakkında da "tüm beden can verdi" ve "yeryüzündeki her şey can verecek" yazılmıştır. Şöyle cevap vermişlerdir: "Can verme ve toplanma birlikte söylenmiştir." Benim tefsirime göre can verme beden cihetindendir ve terkibin dağılmasıdır; toplanma ise ruh cihetindendir ki o ebedi olduğundan, ruhlar aleminde Aden bahçesinde ebediyen nimetlenen diğer salih ruhların yanına toplanıp bağlandığı için onun hakkında "halkına toplandı" denir. Onlar hakkında toplanma denmesi, ölümden sonra da hala hayatta olduklarını gösterir. Kutsal Olan, mübarek kılınsın, İbrahim’e ve zikredilen salihlere bu büyük vaadi toplanma lafzıyla vaat etmişken, Yakup babamıza hususi olarak şöyle vaat etmiştir: "Ben seninle Mısır’a ineceğim ve seni geri de çıkaracağım" (Yaratılış 46:4). Müfessirler farklı yorumlar yapsalar da, hakikat şudur ki Tanrı Yakup ile konuşmakta ve onun yükselip tüm ülkelerden daha yüksek olan İsrail toprağına gömüleceğine işaret etmektedir. Ve "geri de çıkaracağım" diyerek eklemiştir; zira oradan, hayatın ışığıyla aydınlanmak üzere daha yüce bir yükselişle yükselecektir; bu çift ifadenin sebebi budur. Bize karşı duran tüm kötülere karşı, Tevrat’ta gelecek dünyadaki ruhani mükafatı tasdik ve şehadet eden pek çok ayetin bulunduğunu ve Kutsal Olan’ın bunu kendisini sevenlere ve emirlerini tutanlara bin nesil boyunca vaat ettiğini gözlerinle görmeni sağladım. Nitekim kötü Balam bile hayret verici bir şekilde istemeyerek de olsa gelecek dünyanın Yakup’un nesline saklandığını itiraf etmiş ve şöyle demiştir: "Nefsim doğruların ölümüyle ölsün ve sonum onlarınki gibi olsun" (Sayılar 23:10). Bu makamda "nefsim" kelimesi beden yerinedir, zira ruh ölmez. Eğer bedenin ölümünü kastettiyse, İsrail’in ölüleri ile diğer milletlerin ölüleri arasında ne fark bulmuştur ki? Lakin hakikat şudur ki, İsrail’in yeryüzündeki tüm milletlerden üstün olduğunu ve onun yalnız yaşayan bir halk olduğunu gördüğünde, kendisinin de onlar gibi gelecek dünyada bir payı olmasını ve bu dünyadan ayrılır ayrılmaz ruhunun, "doğrular" adı verilen İsrail için saklanan o gizli iyiliğe nail olmasını arzulamıştır; zira bu mirasa ancak onlar konarlar. Tamamen iyi ve uzun olan o dünyanın gerçek mükafatı hakkında söylemek istediklerim bunlardır.
Kısım 13 / 38
Dördüncü Bölüm
Önceki bölümde, kutsal Tevrat’ta Kutsal Olan’ın, mübarek kılınsın, salihlere ölümden sonra ruhlar aleminde ruhani mükafatı vaat ettiğini ispat etmiştik. Şimdi de cezanın da açıkça belirtilip belirtilmediğini inceleyelim. Deriz ki, güneşi görenler için apaçıktır ki, "karet" (ruhsal kesilme/yok edilme) cezası, gelecek dünyada ruhun cezalandırılacağına dair kesin bir delildir. Nitekim İbrahim babamıza verilen sünnet emrinde şöyle yazılmıştır: "Ve sünnet derisi sünnet edilmemiş her erkek nefis, o nefis halkından kesilecektir" (Yaratılış 17:14). Bilindiği üzere, babanın vazifesi oğlunu sekizinci günde sünnet etmektir; nitekim "ve sekizinci günde sünnet derisi sünnet edilecektir" (Levililer 12:3) diye yazılmıştır. Eğer baba bunu yapmaz ve oğlunu sünnet etmezse, bir yapma emrini ihlal etmiş olur lakin karet cezasına çarptırılmaz; zira karet ancak sünnetsiz olan kişinin kendisine bağlıdır. Bu yüzden büyüdüğünde kendisini sünnet etmekle yükümlüdür ve büyüdüğü halde kendisini sünnet etmediği her gün bir yapma emrini ihlal etmiş olur; lakin ölene ve sünnetsiz kalana dek karet cezasına çarptırılmaz. Maimonides de Sünnet Hükümleri’nin birinci bölümünde böyle yazmıştır ve hakikat budur. Bu ayeti başka bir şekilde tefsir etmek mümkün değildir, zira şöyle yazılmıştır: "Ve sünnet derisi sünnet edilmemiş her erkek nefis, o nefis halkından kesilecektir"; demek ki ceza, kendisini sünnet etmeyen kişiyedir. Tevrat bir zaman sınırlaması koymadığına göre, bu cezanın ancak ölümden sonra, emri ihlal edip yükümlülüğü yerine getirmediğinde uygulanması gerekir. Buradan çıkan netice şudur ki, ceza ölümden sonradır ve ruh ebedidir, bedenin yok oluşu gibi yok olmaz. Keza kutsal metin şöyle der: "Zira mayalı bir şey yiyen her nefis kesilecektir" (Çıkış 12:15) ve yağ hakkında da "zira her yağ yiyen nefis halkından kesilecektir" (Levililer 7:25) denilmiştir. Bilindiği üzere, Fısıh bayramında maya ve her zaman yağ yemek...
Onun sınırları içinde ebediyen dinlenir; onun dışındakiler ise cezadan sonra mükafatı kabul eder lakin tamamen yok olmazlar. Görünüşe göre tercümenin (Targum) görüşü de budur; nitekim karet cezasını bedene bağlayarak "ve o insan yok edilecektir" diye tercüme etmiştir; bu da ruhun tamamen kesilip yok olmadığını, bilakis yontulduğu yerden kesilip başka bir yerde, eğer günah işlememiş olsaydı hak edeceği o büyük haz ölçüsünde olmasa da nimetlendiğini gösterir. Bu görüşü benden önce bir salihin de kabul ettiğini gördüm ki bu mübarek bir görüştür. Bana göre bu görüş, bilge atalarımızın "karet ancak helak oluştur" sözüyle çelişmez; zira helak olmak tamamen yok olmak anlamına gelmez. Nitekim ayette "Asur ülkesinde helak olanlar (kaybolanlar) geldiler" (Yeşaya 27:13) denilmiştir; keza bizden kaybolan bir şeye de, varlık aleminde mevcut olsa bile kayıp denir. Ruhun helak olması da Maimonides’in anladığı gibi değil, bu şekildedir. Atalarımızın "on iki ay sonra ruhları yakılır ve rüzgar onları dağıtır..." sözü, bilakis onların hala var olduğunu gösterir; zira varlık aleminde mevcut olmasalardı nasıl salihlerin ayaklarının tabanları altında olabilirlerdi? Lakin hakikat şudur ki yok olmazlar; ancak on iki ay sonra ruhları toprak gibi olur ve hayattayken kibirleriyle çiğnedikleri salihlerin ayakları altında ezilirler; yahut her şeyin sahibinden merhamet ve şefkat dilesinler diye bu hale gelirler. Lakin Bahya’nın yazdığı gibi, akli ruhun ilk yaratılışındaki aslı itibariyle hiçbir şekilde yok olmasının mümkün olmadığını söyleyenler doğru söylememişlerdir. Zira ruh tabiatı gereği ruhani ve baki olsa da, onun üzerinde ilahi kudret vardır; Tanrı dilerse onu mutlak yokluğa ve hiçe döndürebilir, çünkü her şey O’nun iradesi ve kudreti altındadır. Nitekim bilge atalarımız, insanın yaratılışına karşı çıkan bazı meleklerin üzerine Tanrı’nın parmağını koyup onları yaktığını söylemişlerdir; o halde neden kötü ruhları da tamamen yok etmeye muktedir olmasın? Maimonides de Dinin Esasları Hükümleri’nde şöyle yazmıştır: "İlk Varlık’ın hakikati, O’nun yarattıklarından hiçbirinin hakikatine benzemez; zira tüm varlıklar mümkün varlıklardır, O ise tek başına vacibü’l-vücuttur (varlığı zaruri olandır)."
Kısım 14 / 38
Ve geriye henüz araştırılması gereken şu husus kalmaktadır ki, eğer otuz altı adet "karet" [ruhun kökünden kesilip atılması] cezasından birçoğu, en ağır cürümlerden olan gayrimeşru cinsi münasebetler ve yasaklanmış birleşmeler hakkında ise ve bunlardan bazıları da Fısıh bayramında mayalı ekmek yemek, iç yağı ve kan tüketmek ve benzerleri gibi daha hafif cürümler için öngörülmüşse, bir karet ile diğer karet arasındaki fark nedir? Zira hepsinin tek bir cezada eşitlenmesi adalete muvafık değildir. Dahası, birçok sevap işleyen ve pek çok fazilete sahip olan bir kimsenin, tek bir karet cezasını gerektiren günahı işlemesiyle ruhu nasıl kesilip atılır? "Tüm yeryüzünün Hâkimi adaletle hükmetmeyecek mi?" Şüphesiz ki Kutsal Olan, O Mübarek Zat, hiçbir mahlukun ecrini zayi etmez.
Bilmeniz gerekir ki, Ramban, Aharei Mot tefsirinde karet cezasının üç nevi olduğunu ve karetin, bu cezaya çarptırılan her suçlu için eşit olmadığını söylemiştir. Zira bunlardan birincisi yalnızca cismani bir karettir. Şöyle ki, bir kimse insan yağı yese ve kendisi salih bir kul olup sevapları günahlarından çok olsa, fakat şehveti kendisine galip gelip bu günahla tökezlese, onun günleri kesilir ve ihtiyarlık çağına ulaşmadan ölür; lakin ruhu gelecek dünyada hayat bağına sımsıkı bağlı kalır. Tevrat’ta bunlar hakkında, "O adam kavminden kesilip atılacaktır," denmiştir.
İkinci nevi ise yalnızca ruhani bir karettir. Bu, işlediği o günah ve karet ile birlikte günahları sevaplarından daha çok olan kimse içindir. Bu durum, günahkar ruhun bedenden ayrılmasından sonra ruhlar aleminden kesilip atılmasıyla vuku bulur. Kutsal Metin şu ayetle buna işaret eder: "O ruh huzurumdan kesilip atılacaktır" ve yine şöyle yazılmıştır: "O ruhu kavminin arasından helak edeceğim."
Bir de hem ruhun hem bedenin kesilip atıldığı en ağır karet vardır ki, bu cezaya çarptırılan kişi putperestlik çukuruna iner ve İlahî İsim’e küfreder. Hakkında şöyle denilen kimse odur: "Çünkü o, Rabbin sözünü hor gördü ve O’nun emirlerini bozdu; o ruh mutlaka kesilip atılacaktır, günahı kendi üzerindedir." Bilgelerimiz bu ayeti şöyle tefsir etmişlerdir: "Bu dünyada kesilip atılacak, gelecek dünyada da kesilip atılacaktır."
Ria ise şöyle yazmıştır: Karet cezaları, günahın ağırlığına veya hafifliğine göre, ceza müddetinin uzunluğu ve kısalığı bakımından birbirinden farklılık gösterir. Buna göre karetin mahiyeti şudur: Sevapları çok, günahları az olan kimseden, işlediği o az sayıdaki günahın hesabı, gelecek dünyada ecrini eksiksiz alabilmesi için bu dünyada sorulur. Şayet bu dünyada işlediği o az sayıdaki günah arasında karet cezasını gerektiren bir günah varsa, cezasını bu dünyada çekmiş olsa bile, ruhu gelecek dünyada günahın derecesine göre az veya çok ceza almaktan kurtulamaz. Keza, eğer günahları çok ve sevapları az ise, adalet terazisi gereği sevaplarının mükafatı bu dünyada verilir ki, gelecek dünyada günahlarının çokluğu nispetinde cezalandırılsın. Şayet işlediği o günahlar arasında karet cezalarından biri varsa, her halükarda bu dünyada da ömrünün kısalması gibi cismani bir cezaya çarptırılması mukadderdir. Zira karetin diğer tüm cezalardan farkı ve ağırlığı, kişinin sıradan bir hükümle yargılanmamasıdır. Öyleyse, gerek bu dünyanın gerekse gelecek dünyanın cezasında, her bir günahın hususiyetine göre bir kesilme ve ayrılma mevcuttur. Ria, sözlerini şöyle nihayete erdirir: "Karetin tarifi ve nişanesi, bu dünyada hayatın kesilmesi ve kısalması, gelecek dünyada ise ruhani lezzetin kesilmesidir."
Kısım 15 / 38
Her ne kadar bu zatlar bizimle tam bir ittifak içinde olsalar ve sözleri hikmet terazisinde ağır gelse de, onları bedenler üzerinde karet hükmü vermeye ve ömürlerin kısalacağına hükmetmeye sevk eden şeyin ne olduğunu bilmeyi çok isterdim. Zira Bilgelerimiz şöyle buyurmuşlardır: "Her yerde karet denmektedir fakat bunun ne olduğunu bilmiyorum. 'O ruhu helak edeceğim' denildiğinde, karetin helak olmaktan başka bir şey olmadığını öğreniyoruz." Görüyorsunuz ki, tüm karetler hakkında bunun yalnızca bir helak olduğuna hükmetmişlerdir; öyleyse hepsi şer bakımından eşittir ve aralarında bir fark yoktur. Bu sebeple, karetin cismani değil, ölümden sonra ruhani bir ceza olduğu kanaatindeyim. Bizim için, yukarıda yazdığımız üzere, günahın ağırlığı ve hafifliğine göre cehennem azabındaki müddetin uzunluğu ve kısalığı ile ruhların mertebelerinden uzaklaştırılması hususundaki farklılıklar kâfidir. Kutsal Metin, putperestlik yapan ve küfreden kimsenin günahının ağırlığını göstermek için "mutlaka kesilip atılacaktır" diyerek karet kelimesini tekrarlamış ve cezalarının büyüklüğünü vurgulamıştır. Bilgelerimiz de "Bu dünyada kesilip atılacak, gelecek dünyada da kesilip atılacaktır" demişlerdir; fakat diğer karetler hakkında böyle bir hüküm vermemişlerdir. Onların görüşüne göre, bu günahları işleyen kimse eğer yaşlı ve gün görmüş biriyse, onun kareti gelecek dünyada daha büyük olacaktır. Tüm bunlar, tövbe etmedikleri takdirde geçerlidir; zira tövbe, ruhun tüm hastalıklarına ve her türlü kusura şifa veren uzun bir yoldur.
Böylece öğrenmiş oluyoruz ki, Tevrat’ta ölümden sonra ruh için bir ceza mevcuttur. Bu yüzden, emirlerin yerine getirilmesi hususunda uyarırken şöyle denildiğini görürsünüz: "Kendine mukayyet ol ve ruhunu iyice koru." Yani, bu dünyada bedeninin cezalandırılmasından sakın ve gelecek dünyada ruhunun kesilip atılmasından ruhunu koru. Ramban’ın da yazdığı üzere, ruh hakkında zikredilen karet cezaları, günah işlemeyen ruhların bekasına dair büyük bir teminattır. Yaratan bizim için bu ruhu var ettiğinden ötürüdür bu.
Bu sebeple, Rabbi Bahya’nın tefsir ettiği üzere, onun hakkında "ve oldu" ifadesinin kullanıldığını görürsünüz ki, bu ifade ilk nesiller için "ve oldular" şeklinde değil, bilakis onun, hakkında "Işık olsun ve ışık oldu" yazılan o yüce ışığa yükseldiğine işaret etmek için bu şekilde zikredilmiştir. O, Nuh ve İbrahim gibi yalnızca salih zatlar hakkında zikredilen "yürüme" mertebesine nail olmuştur. Onun günleri, güneş yılının günleri sayısınca üç yüz altmış beş yıl oldu; zira o, güneşin seyrini, azametli kuvvetlerini ve ihsanlarını idrak edip bilmiş, İlk Sebep’i tanımış ve O’na sımsıkı bağlanmıştır. Bu yüzden bu onurlu makama layık görülmüş ve Kutsal Olan, O Mübarek Zat, tüm dünyanın görüp ibret alması ve aynı şekilde amel etmesi için, tıpkı İlyas Peygamber’i kasırga ile göğe yükselttiği gibi, onu da herkesin gözü önünde yukarı kaldırmıştır. Bu, insanların kalbinde ruhun bekasına dair inancı pekiştirmek içindi. Zira herkesin ölümünü, salihlerin ve zalimlerin gidişini gören insanoğlu, zalim Kabil’in taze bir fidan gibi yeşerip unutturmak için bir şehir inşa ettiğini gördüğünde, bu inanç zihinlerinde neredeyse yok olacaktı. Bu durum aynı zamanda, eğer ilk insan günah işlemeseydi, beden ve ruh olarak ebediyen yaşayacağına dair bir delildir.
Kısım 16 / 38
Nuh, Rabbin gözünde lütuf buldu. Gemiden çıktığında, "Nuh bir mezbah inşa etti ve Rab hoş kokuyu kokladı." İlk insana eti yeşil otlar gibi yemeye izin vermemişken, Nuh’a her şeyi verdi; şu şartla ki, "canı olan kanını yemeyeceksiniz." Bu, Nuh’un oğullarına verilen yedi emrin yedincisidir. Bunun hemen ardından şöyle denmiştir: "Ancak canınız olan kanınızın hesabını soracağım; her hayvandan onun hesabını soracağım ve insandan, kardeşinin elinden insanın canının hesabını soracağım." Yani, hayvanların canını almanıza izin verilmiş olsa da, sizin kanınızın hesabını soracağım ve insanın öldürülmesini, hayvanların öldürülmesi gibi cezasız bırakmayacağım. Cinayet günahının ağırlığını göstermek için "ancak canınız olan kanınız" denmiştir; yani kıymetli canlarınız için, gerek bir hayvanın elinden, gerek bir insanın elinden, gerekse dün veya önceki gün ona düşman olmadığı halde onu vuran kardeşinin elinden insanın canının hesabını soracağım. Yüce Hikmet sahibi olan Tanrı, kan döken ve can alan kimsenin, bir canı öldürüp mahkemeye çıkarılarak taşlanan bir horoz gibi olmasına hükmetmiştir. Kasten öldüren öldürülecek, hataen öldüren ise sürgün edilecektir. Bunun hemen ardından şöyle denmiştir: "İnsan kanı dökenin kanı insan tarafından dökülecektir; çünkü Tanrı insanı Kendi suretinde yarattı." Yani, bir insanın kanını başka bir insan vasıtasıyla dökenin veya kanı dışarı akmasa bile insanın kanını dökenin ya da bir insanın gözü önünde bir insanı öldürenin kanı dökülecektir. Mütercimin tercüme ettiği gibi: "Şahitlerin huzurunda insanın kanını dökenin kanı dökülecektir." Kan dökme günahının ağırlığının sebebi olarak "çünkü Tanrı insanı Kendi suretinde yarattı" denmiştir. İnsan, yalnızca hayvani bir nefse sahip olan ve bu yüzden öldürülmelerine izin verilen hayvanlar mertebesinde değildir; bilakis insan, ruhu cihetinden İlahî surette yaratılmıştır. Bu yüzden onun gibi şerefli bir sureti helak etmek, yok etmek ve ortadan kaldırmak büyük bir cürümdür. Bazıları "ancak kanınızın hesabını soracağım" ifadesini, kendini asan/boğan kimseyi de kapsayacak şekilde tefsir etmişlerdir; zira Kutsal Olan, O Mübarek Zat, ruhuna yüklediği bu günahtan ötürü gelecek dünyada ondan intikamını alacaktır. Tüm bu tefsirlerden anlaşılan odur ki, akleden nefis ruhanidir ve ölümden sonra da baki kalacaktır.
Ata İbrahim, Kutsal Metin’de "Dostum İbrahim’in nesli" yazıldığı üzere, Hakk’ın dostu olarak adlandırılmıştır. İmtihanlar göstermiştir ki, insan için en sevgili olan üç şey vatan, evlatlar ve hayattır. İbrahim Ata’nın bunların hepsiyle imtihan edildiğini ve hepsinde sebat ettiğini gördük. O, doğduğu toprakları, akrabalarını ve tanıdıklarını bırakıp kendisine ait olmayan bir ülkeye gitti. Yaratan’ın emriyle, canı gibi sevdiği biricik oğlunu kurban etmeye gitti. Kendini ölüme teslim ederek ateş fırınına atıldı; nitekim "Seni Keldanilerin Ur şehrinden çıkaran Rab Benim" diye yazılmıştır. Büyük tehlikeler altında, gittiği her yerde "Ebedî Tanrı olan Rabbin adıyla" nida eder ve yüzlerce, binlerce insanı Şehina’nın kanatları altına alırdı; nitekim "Haran’da edindikleri canlar" diye yazılmıştır. Tüm bunlara rağmen, üzerine pek çok musibet ve şer geldiğinde, Kutsal Olan’ın, O Mübarek Zat’ın sıfatlarını sorgulamadığını ve O’na karşı münasebetsiz bir söz söylemediğini gördük. Her fail bir gaye için amel ettiğine göre, bu ebedî hayattan başka takdire şayan bir sebep bulamazsınız. İbrahim, ebedî hayat uğruna, kendi arzusu ve rızasıyla evlatlarını, hayatını, rızkını ve en seçkin, en tatlı cismani şeyleri feda etmiştir; zira bilirdi ki, Rabbin sözünden saptığı takdirde muvaffak olamayacak ve her şeyin fevkinde olan o ebedî saadetten mahrum kalıp kesilecektir.
Kısım 17 / 38
Dahası, kocasının tacı olan erdemli kadın Sara’nın vefatında, defin yeri bulmak için nasıl büyük bir gayret gösterdiğini ve burayı tüccarlar arasında geçerli olan dört yüz gümüş şikel karşılığında satın aldığını görürsünüz. Eğer bedenin ölümüyle her şey son bulsaydı, insanın şuraya veya buraya gömülmesi neden ehemmiyet arz etsin ki? Nitekim milletlerin filozoflarından bilge Diogenes, ölümünden sonra bedeninin kırlardan birine atılmasını vasiyet etmişti. Kendisine "Kuşlar seni yer" dediklerinde, "Öyleyse yanıma bir değnek koyun da onları kendimden uzaklaştırayım" diye cevap verdi. "Eğer hissetmeyeceksen, onları kendinden nasıl uzaklaştıracaksın?" dediklerinde ise onlarla alay ederek şöyle dedi: "Eğer hissetmeyeceksem, bedenim nerede durursa dursun, kuşların mı yoksa topraktaki kurtların mı beni yiyeceğinin ne önemi var?" Lakin o bir apikorestir [mülhittir] ve ruhun bekasını inkar eden bir kafir gibi konuşmuştur. Çünkü beden, mukaddes ruhun meskeni olduğundan, eğer gömülmezse, içine üflenen o İlahî suretin çürümesi ve kokması halinde büyük bir zillet, hakaret ve gazap vuku bulur. Defin işlemi yalnızca bunun için değil, bilakis münasip bir yerde, iyi bir komşuluk ve topluluk içinde olmak için de elzemdir. Bu yüzden salihlerin, Filistin topraklarında ve kendileri gibi salih ve dindar zatların yanına gömülmek için gayret gösterdiklerini görürsünüz. Zira bu dünyada "vay o şeririn ve vay onun komşusunun haline" dendiği gibi, kabirde de salih olanın şerir olanla yan yana gelmemesi icap eder. Çünkü ruhlar aleminde de her bir ruh için, kendi kemalatına göre hususi bir mesken hazırlanır. Bu sebeple, mahkeme kararıyla idam edilenler bile yan yana gömülmezlerdi. Beyt-El’li peygamber, Tanrı adamını defnettikten sonra oğullarına şöyle vasiyet etmiştir: "Öldüğüm zaman, beni Tanrı adamının gömüldüğü kabre gömün; kemiklerimi onun kemiklerinin yanına koyun." Yıllar sonra Kutsal Metin şöyle der: "Onun kemikleri, Şomron’dan gelen peygamberin kemikleriyle birlikte kurtuldu." Keza, kazara Elişa’nın kabrine atılan adamın dirilip ayakları üzerine kalktığını gördük; zira o, Elişa ile aynı yerde kalmaya layık değildi. Çünkü salihler ölümlerinde bile diri olarak adlandırılırlar ve şerirlerle bir arada bulunmaktan imtina ederler. Bu sebeple İbrahim, o mağarada Adem ile Havva’nın gömülü olduğunu gelenekten bilmekteydi.
O, hiç kimseye iltimas geçmeyen, tüm kavmine adalet ve doğrulukla hükmedendir. Kutsal Olan, O Mübarek Zat da Kendisine yakın olanlar vasıtasıyla takdis edilir ki, herkes görüp korksun ve bir daha böyle bir şey yapmasın. Uzza meselesinde de, görünüşte günah sayılacak bir cürmü olmadığı halde, "Tanrı onu orada hata yüzünden vurdu" diye yazılmıştır. Bu onlara eziyet etmek için değil, bilakis onlara iyilik etmek ve bu dünyada kısalan ömürlerinin bedelini gelecek dünyada, ebedî hayatta uzun ömürle ödemek içindi. Eğer böyle olmasaydı, göklerin merhamet sıfatını adalet sıfatına tebdil etmiş olurdunuz. Kutsal Metin ise şöyle feryat eder: "Çünkü O, isteyerek keder vermez ve insanoğullarını üzmez." Ve yine yazılmıştır: "Çünkü Senin inayetin göklerden büyüktür ve sadakatin bulutlara erişir." Bu sebeple Harun, bu argümanın hak ve doğru olduğunu görünce sustu; oğullarının Rabbin gazabıyla ölmediğini, bilakis pak ruhların mekanı ve sevinçlerin membaı olan Beer-Şeva’ya gitmek üzere dünyadan ayrıldıklarını anlayınca artık feryat etmedi.
Kısım 18 / 38
Gözlerinizle görüyorsunuz ki, ruhun bekasına tam bir imanla inanan sekiz insan önderini zikretmiş bulunuyoruz. Şimdiden elinizde Tevrat’tan buna şehadet eden kırk ayet mevcuttur; diğerleri ise Tanrı’nın izniyle önümüzdeki bölümlerde kendi yerlerinde sükunetle zikredilecektir.
ALTINCI BÖLÜM
Salihlerin ölümden sonra nail oldukları tüm ruhani lezzetlerin ve İsrailoğullarının Tevrat’ın verilişinde bu lezzete nasıl eriştiklerinin berrak bir ayna vasıtasıyla gösterilmesi.
Mukaddes Tevrat’ta, ruhun bekası olan bu temel esası teyit ve tesis etmek için pek çok ayetin mevcut olduğunu açıkça gördünüz. Lakin kalbim bana der ki, zihninde şüphe olan kimse hala şöyle itiraz edebilir: "Tevrat neden bu konuyu daha fazla tafsilatlandırmadı ve gelecek dünyanın mükafatları neden orada açıkça zikredilmedi?" İşte bu bölümde, şüphe çukurundan ruhunu kurtarmak ve üzerindeki her türlü tereddüt ve kararsızlığı gidermek için geliyorum. Derim ki, akıl ilk bedihî hakikatlerin aksini tasavvur edemediği gibi, hislerle idrak edilen şeylerin aksini de tasavvur edemez; zira onun öyle olmadığını söylemek imkansızdır. Eğer İsrailoğullarının henüz hayattayken, salihlerin ölümlerinde eriştikleri tüm o ruhani lezzet ve saadete eriştikleri sabit olursa, bu şikayet tamamen ortadan kalkacaktır.
Şimdi, ey fehim ve hikmet sahibi zat, eğer ölümden sonra erişilecek olan tüm o muazzam lezzet ve ruhani kurtuluş, ruhanî olanla birleşmekten ibaret ise , nitekim "Sana bu duranların arasında yürüyecek yerler vereceğim" denmiştir, ve berrak bir ayna vasıtasıyla Şehina’nın cemalini müşahede etmek ve O’nun yarattığı alemlerde yüce bir idrakle lezzetlenmek ise; bizler İsrailoğullarının henüz hayattayken bu lezzete nail olduklarını gördüğümüzde, malum olan şeylerin delile muhtaç olmadığı gibi, gözlerinin bizzat gördüğü ruhani mükafatları Tevrat’ın uzun uzadıya açıklamasına da hacet kalmadığı gerçeği bizim için sabit olur. Zira bir şeyin varlığına dair en kesin delil, onun bizzat müşahede edilmesidir.
Nitekim İsrail’in tüm işleri meleklerle olmuştur. İbrahim hakkında, "Ve işte, karşısında üç adam duruyordu" diye yazılmıştır; hatta onun hizmetçisi bile bu mertebeye nail olmuştur. Yakup hakkında, "Ve Tanrı’nın melekleri ona rastgeldiler" ve "Melekle mücadele etti ve galip geldi" denmiştir. Yeşu hakkında, "Gözlerini kaldırıp baktı ve işte, karşısında duran bir adam gördü" denmiştir. Gidyon hakkında, "Gidyon onun Rabbin meleği olduğunu gördü" denmiştir. Elişa hakkında, "Rab gencin gözlerini açtı ve gördü; ve işte, dağ Elişa’nın etrafında ateşten atlar ve arabalarla doluydu" denmiştir. Daniel hakkında, "Ve işte, karşımda insan görünüşünde biri duruyordu" denmiştir. İsrailoğulları Mısır’dan çıktıklarında ise bizzat onların yardımıyla Rabbin tüm orduları çıkmış ve Rabbin meleği, gündüzün onlara yol göstermek için bulut sütununda, gecesin ise yollarını aydınlatmak için ateş sütununda önlerinden gitmiştir; tıpkı küçük birinin, büyüğünün önünde ona ışık tutmak için kandil taşıması gibi.
Kısım 19 / 38
İsrailoğulları Sina Dağı’na vardıklarında, hepsi eşit derecede hayra nail olarak Rabbin izzetini müşahede ettiler; nitekim "Ve Rabbin izzetinin görünüşü, İsrailoğullarının gözü önünde, dağın tepesinde yiyip bitiren bir ateş gibiydi" diye yazılmıştır. Musa da duasında şöyle demiştir: "İşittiler ki, Sen ey Rab, bu kavmin ortasındasın; Sen ey Rab, göz göze görünüyorsun ve bulutun onların üzerinde duruyor." Onlar orada bu yüce mertebeye yükseldiklerinde, Rab onlara "İşte, senin önünden bir melek gönderiyorum" dediğinde bu söze razı olmadılar. Musa cevap verip şöyle dedi: "Eğer Senin cemalin bizimle gitmeyecekse, bizi buradan çıkarma." Zira bu durum onların gözünde, en yüce mertebeden en alt basamağa, gökten yere inmek gibiydi.
Akıl, İsrailoğullarının Kızıldeniz’de nail oldukları o muazzam lezzetten, azametli vuslattan ve yüce idrakten daha harikulade bir saadet tasavvur edemez; zira hepsi bir ağızdan yeni bir ilahi terennüm ettiler. Bilgelerimiz şöyle buyurmuşlardır: "Deniz kenarında bir hizmetçi kızın gördüğünü, göklerin kendisine açılıp Tanrı’nın rüyetlerini gören Buzi oğlu Hezekiel bile görmemiştir." Her biri parmağıyla işaret ederek "Budur benim Tanrım, O’na hamdedeceğim" demiştir. Tevrat’ın verilişi esnasında ise Kutsal Metin şehadet eder ki, İsrail’in tümü , bilgeleri, zenginleri, fakirleri, küçükleri ve büyükleri, orada peygamberlik mertebesine erişmiş ve ateşin içinden konuşan Tanrı’nın sesini işitmişlerdir; nitekim şöyle denmiştir: "Rab bu sözleri ateşin içinden tüm cemaatinize söyledi" ve yine yazılmıştır: "Senin işittiğin gibi, ateşin içinden konuşan Tanrı’nın sesini işitip de diri kalan bir kavim olmuş mudur?" O yüce duruşta ruhları o kadar yükseldi ki, neredeyse ruhları bedenlerinden ayrılacaktı; Süleyman da buna işaret ederek "O konuşurken ruhum çıktı" demiştir.
Eğer İsrailoğulları bu vuslat ve lezzete henüz cismani hayattayken eriştilerse, ruhları bedenlerinden ayrıldığında gelecek dünyada bunun çok daha büyük ve azametli olacağı onlar için şüphesiz sabit olmuştur. Zira hayattaki vuslat, ölümden sonraki vuslatın delilidir. Tüm cemaat bir arada bu mertebeye hiçbir zaman nail olmadığından, Kutsal Metin bu meseleyi büyüterek şöyle der: "Sizler ki Tanrınız Rabbe sımsıkı bağlısınız, hepiniz bugün dirisiniz." Yani, hepsi Rabbe sımsıkı bağlı olma şerefine nail olmuşlardır; hem de cismani hayattayken ki, bu muazzam bir mucizedir. Zira maddi hayata bağlı olup da buna nail olabilen kim vardır? Dahası, Musa’nın yüzünün parladığını gördüler , ki bu, Tanrı’nın cemalini görmenin eseridir, ve ona yaklaşmaktan korktular. İşte bu, gelecek dünyada salihlere has kılınan o yüce mertebedir; nitekim Daniel "Ey çok sevilen adam" demiş ve "Akıl sahipleri gök kubbenin parıltısı gibi parlayacaklardır" diye yazılmıştır.
Tıpkı biçilip çıkarıldığı yerin "Hayat Bağı" olarak adlandırılması gibi, mütercim de bunu şöyle tercüme etmiştir: "Ve efendimin ruhu, Tanrın Rabbin huzurunda, dünya hayatının hazinesinde gizlenmiş olsun." Bu yüzden burası, ebediyen çözülmeyecek, baki bir bağ olduğu kastıyla Hayat Bağı olarak adlandırılmıştır. Nitekim Rambam (üstadın hatırası kutsal olsun) Tevbe Hükümleri ile Krallar ve Savaşlarının Hükümleri bölümlerinde, burada yazılı olan Hayat Bağı'nın gelecek dünya hayatı olduğunu belirtmiştir. Rabbi Şlomo ibn Gabirol de duasında şöyle yazmıştır: "Senin tahtının altında, salihlerinin ruhları için bir makam hazırlarken gösterdiğin işleri ve kudreti kim yapabilir? Saf ruhların yurdu orasıdır, onlar Hayat Bağı'nda bağlıdırlar; orada yorgunlar dinlenir ve Nuh'un oğulları ile o latif oğul, sonsuz ve nihayetsiz bir esenlik içinde olurlar."
Kısım 20 / 38
İkincisi, ruhani lezzetin, filozofların iddia ettiği gibi Etkin Akıl ile değil, Kutsal İsim ile birleşmek (devekut) olduğudur; "Tanrın Rabbin huzurunda" denmesinin muradı da budur.
Üçüncüsü, bu huzura ve dinlenmeye herkesin değil, ancak sayıları pek az olan seçkin salihlerin (bnei aliya) nail olacağıdır. Buna işaret etmek üzere Mukaddes Metin, "Seni kovalamak ve canını aramak için bir adam kalktığında, efendimin canı..." demiştir. Bilge Moşe Alşeyh'in tefsir ettiği üzere bu ayet, Davud'un çektiği ıstırapların hikmetini açıklar ve bu ıstırapların nihai gayesinin, onun ruhunun Hayat Bağı'nda bağlanması olduğunu hükme bağlar; zira gelecek dünya, ancak ıstıraplar vasıtasıyla kazanılan üç güzel ihsandan biridir.
Dördüncüsü, kötülerin ruhları için hiçbir huzur olmadığı, aksine bir sapanla fırlatılan taş gibi, bir uçtan bir uca, sürekli ve dehşet verici bir azap içinde aşağı yukarı savrulup durduklarıdır. Zira onlar, biçilip çıkarıldıkları o yüce makama yükselmek ve uçmak istediklerinde buna liyakatleri olmaz; bedenlerinin yanına, aşağıya indiklerinde ise onların sadece bir etten ibaret olduğunu ve toprak altında gözden kaybolduklarını görürler. Bu yüzden sürekli savrulurlar ve ayak basacak bir huzur yeri bulamazlar. Nitekim beliğ şair de şiirinde şöyle demiştir: "Kutsalların yolundan saptığında onu felakete sürüklersin, sapkınlığı içinde onu yukarıdan aşağıya mahvedersin, gaddar bir zindan gibi helak edicileri ve yıkıcıları görevlendirirsin; o, dağların tepesinden yukarı tırmanmak istediğinde onu aşağıya yuvarlarlar ve 'bırakın düşsün' diyerek onu alaşağı ederler." Aynı şekilde bilgelerimiz (hatıraları kutsal olsun) şöyle buyurmuştur: "Biri dünyanın bir ucunda, diğeri öbür ucunda duran iki melek vardır ve kötünün ruhunu birbirlerine fırlatırlar; nitekim şöyle yazılmıştır: 'Düşmanlarının canını ise sapanın ortasından fırlatır gibi fırlatacaktır.'"
Beşincisi, kötülerin ruhlarının, temizlenme günleri tamamlanana kadar bu sapan azabını çektikleri, ardından ise Kutsal Olan'ın vaat ettiği sükunet ve huzur günlerinin geleceğidir; nitekim Tekoalı bilge kadın şöyle demiştir: "Sürgündeki kendisinden tamamen uzaklaşmasın diye çareler düşünür." Muhterem Moşe İsrail de Curiel de "sapanın ortasından" ifadesini, ruhun faydası için tefsir etmiş ve ruhun, uzaklara fırlatılan bir taş gibi ebediyen sapanla fırlatılmayacağını belirtmiştir.
Altıncısı, ruhani cezanın sadece İlahi Huzur'u (Şehina) görmekten mahrum kalmakla sınırlı olmadığı, aksine on iki aylık cehennem hükmünden sonra bile kötülüklerinin derecesine göre cezalandırılmaya ve susturulmaya devam ettikleridir. Bilgelerimizin Şabat traktatında zikrettiği şu öğreti de buna dayanır: "Rabbi Eliezer der ki: Salihlerin ruhları, 'Efendimin canı, Tanrın Rabbin huzurunda Hayat Bağı'nda bağlı olacaktır' ayetinde dendiği gibi Onur Tahtı'nın altında gizlenmiştir. Kötülerin ruhları ise 'Düşmanlarının canını ise sapanın ortasından fırlatır gibi fırlatacaktır' ayetinde dendiği gibi, bir sapanın içinde sürekli savrulur ve hiçbir huzur bulamadan, bir hayvanın yahut bir insanın bedenine girene dek çırpınırlar." Bu kadın peygamber, günahın ağırlığını ve cehennemdeki cezasını onun kalbine göstermek için sözü tekrarlayarak "Bu senin için bir pişmanlık ve engel teşkil etmesin" demiştir; buradaki "pişmanlık" krallık hususunda, "engel" ise gelecek dünyadaki ruhani engel anlamındadır. Ve devamında "Ve Rab efendime iyilik ettiğinde" diyerek eklemiştir; yani "Benim bu gelişim senin kurtuluşuna vesile olacaktır, zira benim nasihatim sayesinde Rab seni kurtaracaktır." İşte ölümden sonra ruhun bekası, gelecek dünyadaki mükafat ve ceza senin için güneş gibi apaçıktır.
Kısım 21 / 38
Dokuzuncusu, Şaul'un, Samuel Peygamber'i mezarından çağırması için ölü çağıran kadına (Av) gittiğinde yaşanan hadisedir. Bu mesele oldukça çetindir ve mukaddes kitaplarda yer alan en garip hadiselerden biridir; zira akıl, temiz ve saf ruhların ölü çağıran bir kadının hükmü altına girmesini, hele ki kutsal bir Tanrı adamının "Beni neden rahatsız edip yukarı çıkardın?" diyecek kadar yerinden edilmesini kabul etmekte zorlanır. Bu şüpheden kaçınmak için pek çok müfessir yollar aramışsa da bunlar pek tatmin edici olmamıştır. Rabbi Şemuel ben Hofni, avuçlarıyla rüzgarı toplamaya çalışır gibi asılsız fikirler öne sürerek, Samuel'in Şaul ile aslında hiç konuşmadığını ve kabrinden çıkmadığını iddia etmiştir. Ona göre kadın her şeyi hileyle yapmış, gelenin Şaul olduğunu hemen anlamış, fakat bunu kendi ilmiyle bilmiş gibi göstermek için "Beni neden aldattın? Sen Şaul'sun!" demiştir. Ölü çağıranların adeti, gizli bir yerden kısık bir sesle konuşacak bir adam ayarlamaktır; kadının Samuel adına Şaul'a söylediği her şey ise sadece bir tahminden ibarettir. Zira herkes Davud'un kral olarak meshedildiğini ve savaşa çıktığını biliyordu; kadın da Şaul'un Eli, Hofni ve Pinehas'ın kanının intikamını alma vaktinin geldiğini düşünerek "Yarın sen ve oğulların benimle olacaksınız" demiştir. Ancak bu yorum benim nazarımda kabulü daha zor bir yorumdur; zira mukaddes metin bunu tamamen yalanlamaktadır. Tanrı'nın seçtiği Şaul'un, boş adamlar gibi karanlıkta yürüyüp kadınların maskaralıklarına ve hilelerine alet olduğunu nasıl söyleyebiliriz?
Radak da Gaon Rav Saadya ve Rabbenu Hay Gaon'un görüşlerini aktararak şöyle der: "Ancak Gaon Rav Saadya ve Rav Hay demişlerdir ki: Bir kadının geleceği bilmesi yahut ölü çağırma ilmiyle bir ölüyü diriltmesi elbette imkansızdır. Lakin Yaradan, Şaul'a başına gelecekleri haber vermesi için Samuel'i bizzat diriltmiştir. Bu duruma hiç hazırlıklı olmayan kadın ise dehşete kapılarak büyük bir çığlık atmıştır. Kadının 'Sana kimi çıkarayım?' demesi ise bir aldatmacadan ibarettir; zira o kendi adetine göre hareket etmek istemiştir. Şaul ve adamları gibi son derece bilge kişiler, böyle bir aldatmaca karşısında nasıl yanılabilirler?"
Ralbag ise hakikat yolu üzere şöyle yazmıştır: Gerçekte ne Samuel yukarı çıkarılmış ne de ondan Şaul'a bir söz ulaşmıştır; aksine tüm bu yaşananlar hayal gücünün bir oyunudur. Şaul'un zihninin yalnızlığı ve Samuel Peygamber'in kendisine defalarca söylediği "Rab krallığı senden kopardı ve arkadaşına verdi" sözlerinin zihninde uyanması, ayrıca Kral Davud'un muvaffakiyetini ve Rabbin onunla olduğunu görmesi sebebiyle, Şaul bu hayale o kadar derinden batmıştı ki, bu durum ona sanki bizzat söyleniyormuş gibi görünmüştü. Ölü çağırandan duyulan o kısık ses, aslında Şaul'un kendi yalnızlığı ve zihninin yoğunlaşması neticesinde kendi hayal gücünün ürettiği bir sesti. Ve bu hayaller...
Kısım 22 / 38
"Şaul, oğlu Yonatan, Rabbin halkı ve İsrail hanedanı için ağladılar ve akşama dek oruç tuttular, çünkü kılıçla düşmüşlerdi." Mukaddes metin bize orucun kılıçla düşen ölüler için tutulduğunu göstermektedir. Eğer durum böyleyse, bu oruç şüphesiz onların ruhlarının kefareti içindir; nitekim bugün bile atalarımızın ölüm yıldönümünde oruç tutma adetimiz devam etmektedir. Keza Avner öldürüldüğünde Davud'un oruç tuttuğunu ve "Eğer güneş batmadan önce ekmek yahut başka bir şey tadarsam, Tanrı bana aynısını ve daha fazlasını yapsın" diye yemin ettiğini görürüz. Müfessirlerin, bu orucun onlar için bir aşağılanma sayılan bir durum sebebiyle tutulduğu yahut Amonlu Nahaş'ın elinden Şaul vasıtasıyla kurtuldukları o yedi güne hürmeten yedi gün oruç tuttukları yönündeki yorumlarına hacet yoktur; zira metin açıkça orucun Şaul, onun yerine geçmeye layık olan oğlu Yonatan, Rabbin salih halkı ve İsrail hanedanının geri kalanı için tutulduğunu belirtmektedir. Böylece tuttukları oruç, onların ruhlarının kefareti için bir hayır vesilesi olarak kabul edilmiştir. Yedi gün oruç tutmalarının sebebi ise, benim acizane kanaetime göre, yaslarını büyütmek istemeleridir; zira bilgelerimiz bireysel yas için üç gün ağlama, yedi gün ağıt öngörmüşken, böyle kutsal bir topluluğun çok daha fazlasını yapması gerekirdi. Kaldı ki mahkemenin (Bet Din) ilan ettiği oruçlar yedi günü geçmezdi; nitekim "Bunlar geçtiği halde dualar kabul olunmazsa, mahkeme yedi oruç daha ilan eder" denmiştir; onlar da bu musibette böyle yapmışlardır. Metnin ağıtı ağlamanın önüne koymasının sebebi ise, o gün yakılan ağıtların ağlamayı sürekli kılmasıdır; başka tefsirlere gerek yoktur. Bizim konumuz açısından buradan çıkan netice şudur: Davud ve tüm İsrail hanedanı, Rabbin yaktığı bu ateş üzerine ağlamış ve ruhları için oruç tutmuşlardır; zira ruh, manevi ve ebedidir.
Altıncısı, Uriya'nın Kral Davud'un emrine karşı gelip evine inmediğinde söylediği şu sözlerdir: "Sandık, İsrail ve Yehuda çardaklarda kalıyor; efendim Yoav ve efendimin kulları açık kırlarda konaklıyor. Ben nasıl evime gidip yiyip içeyim ve karımla yatayım? Senin hayatın ve canının hayatı hakkı için, bu şeyi yapmayacağım." Radak, "senin hayatın" ifadesini bu dünya hayatı, "canının hayatı" ifadesini ise gelecek dünya hayatı olarak tefsir etmiştir ki bu çok güzel bir tefsirdir. Mukaddes metinlerde bu tarz bir yemine başka yerde rastlanmadığı için, kalbim bana Uriya'nın neyi önceden haber verdiğini bilmeden konuştuğunu fısıldıyor; bu kehanet, Davud'un bu meseleyi kendi canı pahasına planladığı ve Uriya'yı evine göndermekle aslında kendi canını tehlikeye attığı yönündeydi. Buradan ayrıca insanda iki tür hayat olduğu anlaşılır: Bedenin hayatı ve gelecek dünyadaki ruhun hayatı. İbranicede "hayat" kelimesinin (hayim) sadece çoğul olarak bulunması da belki bu yüzdendir; zira bu kelime, belirttiğimiz gibi insanın iki tür hayatına işaret eder.
Kısım 23 / 38
Yedincisi, Tekoalı bilge kadının, oğlu Avşalom için kralla konuşurken söylediği şu sözlerdir: "Çünkü hepimiz öleceğiz; toprağa dökülen ve bir daha toplanamayan sular gibiyiz. Tanrı canı almaz, aksine sürgündeki kendisinden tamamen uzaklaşmasın diye çareler düşünür." En doğru tefsire göre kadın, Davud'un oğlu Avşalom'u geri getirmemekle nasıl hata ettiğine dair dört delil sunmuştur. Birincisi: "Hepimiz öleceğiz" yani ölüm her canlı için mukadderdir ve insan gününden önce ölen biri için feryat etmemelidir, zira her insanın sonu ölümdür. İkincisi: "Toprağa dökülen ve bir daha toplanamayan sular gibiyiz" yani hırsızlıkta, çalınan mal geri verilerek hata düzeltilebilir; fakat ölümden sonra, öldürülen kişinin katili öldürüldüğünde ölenin ruhu geri gelir mi? Katilin kanı ölenin bedenine girer mi? Elbette hayır, tıpkı toprağa dökülen ve bir daha toplanamayan sular gibi. Üçüncü delil: "Tanrı canı almaz" yani günahkar bu dünyada cezalandırılmasa bile, ruhlar aleminde hak ettiği büyük mahkemede cezalandırılacaktır. Avşalom, Amnon'u kendi eliyle değil, uşaklarına emrederek öldürttüğü için, onun hükmü Kutsal Olan'ın semavi mahkemesine aittir. Dördüncü delil: "Sürgündeki kendisinden tamamen uzaklaşmasın diye çareler düşünür" yani Kutsal Olan, insana bu dünyadaki yollarına ve amellerinin meyvesine göre muamele eder ki gelecek dünyadan mahrum kalmasın. Amnon'un durumu da böyleydi; Tanrı onun günahlarına kefaret olması ve gelecek dünyada bir payı bulunması için Avşalom vasıtasıyla vaktinden önce ölmesini takdir etmişti; Avşalom ise burada sadece İlahi Takdir'in bir elçisiydi. Kabbalistler bu ayeti, Tanrı'nın izniyle ileride zikredilecek olan ruh göçü (gilgul) sırrına göre farklı şekilde tefsir etmişlerdir. Tüm bu tefsirlere göre, ölümden sonra ruhun bekası hikmetinin burada güneş gibi apaçık durduğu aşikardır.
Sekizincisi, Avşalom hadisesinde görülür. Metin, onun hayattayken Kral Vadisi'nde kendisi için bir anıt diktiğini ve "Adımı yaşatacak bir oğlum yok" dediğini aktarır. Bilgelerimizin (hatıraları kutsal olsun) "Çocuksuz ölenin gelecek dünyada payı yoktur" sözü maruftur; bununla kastettikleri, bu dünyada kalıcı bir nesil bırakmayan kimsenin ebediyen ölmüş sayılacağı ve ölümlerinden sonra gelecek dünyada bir paylarının kalmayacağıdır. Bu yüzden Avşalom, dünyada adını yaşatacak oğulları olmadığı için hayattayken bu anıtı dikmiş ve ona "Avşalom'un Eli" adını vermiştir ki oğullardan ve kızlardan daha hayırlı, baki bir adı ve hatırası kalsın. Bu çabadan ruhun bekasına dair bir delil çıkarabiliriz; zira bedenin ölümüyle her şey yok olup gidecek olsaydı, adının anılıp anılmaması Avşalom'un neden umurunda olsun ki? Fakat bu durum, ruhun ebedi olduğunun apaçık bir göstergesidir; nitekim şan ve şeref sahibi insanlar, hayattayken arkalarında iyi bir isim ve hatıra bırakmak isterlerdi ki ruhlar aleminde de sevinç ve şenliğe nail olsunlar.
Kısım 24 / 38
Dokuzuncusu: "Bat-Şeba yüzüstü yere kapanıp krala secde etti ve 'Efendim Kral Davud ebediyen yaşasın!' dedi." Radak, bunun gelecek dünyadaki ruhun hayatı anlamına geldiğini yazmıştır; zira bu dünyada kral ölüme yakındı. "Ebediyen yaşasın" ifadesi de onun ruhunun bekasıyla ilgilidir. Muhterem İsaiah da buradaki tefsiri benim görüşüme uygun olarak açıklamıştır: Bat-Şeba, oğlu Süleyman kral olduğunda bunun bir hayır alameti olacağını ve herkesin huzura ereceğini ima etmiştir. Bu tefsire göre de "ebediyen yaşasın" ifadesi gelecek dünya hayatına işaret eder; nitekim ona "Oğlun Süleyman benden sonra kral olacak" demiştir.
"Seni atalarına ve onuruna kavuşturacağım" yani hâlâ hayatta olan atalarının makamına ulaştıracağım; onun günahkar ataları Menaşe ve Amon üzerindeki mertebesini göstermek için "atalarının üzerine yükseleceksin" denmiştir.
İşte bu on üç ayet, Tevrat'ın tefsir edildiği on üç kurala ve bu esası teyit edip şahitlik eden on üç inanç esasına denk gelmektedir.
SEKİZİNCİ BÖLÜM
Sonraki peygamberlerin yazılarında da ruhların yukarıdan, İlahi Olan'ın bir parçası olduğu gerçeği açıkça kayıtlıdır.
Sonraki peygamberlerin dilinden dökülen, ruhun kutsallığına ve bekasına şahitlik eden ayetler şunlardır:
Birincisi, Yeşaya Peygamber'in müjdesinde yer alır: "Siyon'da geri kalan ve Yeruşalim'de sağ kalan kişiye kutsal denilecek; Yeruşalim'de yaşam için yazılı olan herkes..." Bu ayet şöyle tefsir edilmiştir: "Dünya hayatı için yazılı olan herkes, Yeruşalim'in tesellisiyle yaşayacaktır." Bu çok güzel bir tefsirdir; zira melekler gibi semavi orduların arasında bulunmaya layık olmayan birine nasıl kutsal denebilir? Onların hepsi kutsaldır, hepsi güçlüdür ve huşu içinde "Kutsal, kutsal, kutsaldır Orduların Rabbi, bütün dünya O'nun yüceliğiyle doludur" derler. Siyon'da ve Yeruşalim'de geri kalanlar için de "kutsal" denecektir ve bu, yaşam kitabında yazılı olan herkesi kapsar. Raşi de bunu şöyle tefsir etmiştir: "Eğer o günden önce ölen salihlerin onuru ne olacak dersen, gelecek dünya hayatı için yazılı olan herkesin Yeruşalim'de olacağı cevabı verilir." Bu da dirilişin gayelerinden biridir; böylece daha önce ölmüş olan salihler de Mesih'in günlerine ve o saadete nail olacaklardır. Zira peygamberlerin hepsi ancak Mesih'in günleri için peygamberlik etmişlerdir; buna göre burada ruhun bekası ve ölümden sonraki ebediyeti ima edilmektedir.
İkincisi, 42. bapta şöyle denmiştir: "Gökleri yaratan ve onları geren, yeryüzünü ve ondan çıkanları yayan, üzerindeki halka nefes (neşama), orada yürüyenlere ruh veren Tanrı Rab şöyle diyor..." Burada peygamber, yaratılış işini tüm ihtişamıyla özetlemiştir. "Gökler ve onları gerenler" ifadesiyle, filozoflara göre onları hareket ettiren meleklerle birlikte semavi kürelere işaret etmiştir. "Yeryüzü ve ondan çıkanlar" ifadesiyle ise yeryüzündeki tüm bitkileri ve ağaçları kastetmiştir. Bitkisel ruhun yanı sıra hayvanların ve insanın da var olduğunu ve bunlar arasındaki farkı belirtmek için "üzerindeki halka nefes (neşama), orada yürüyenlere ruh veren" demiştir. Bilindiği üzere "neşama" (nefes/üstün ruh) sadece insan için kullanılır; zira o Tanrı'dan gelen akli bir güçtür ve semadan inmiştir. "Orada yürüyenlerin ruhu" ise hayvanların hissi ruhudur. Peygamber bu ikisini birbirinden ayırdığına göre, bu fark şüphesiz insanın ruhani olmasından ve yeryüzündeki diğer canlılardan ayrılmasından kaynaklanmaktadır.
Kısım 25 / 38
Üçüncüsü, mukaddes metinde şöyle denmiştir: "Çünkü sonsuza dek dava etmem, her zaman öfkelenmem; zira ruh önümden çıkar ve nefesleri (neşamot) ben yarattım." Burada ruhun bekası en beliğ şekilde gösterilmiştir; "ruh önümden çıkar" denmiştir, yani ruh Tanrı'nın huzurundan gelir ve beden gibi toprağın tabiatından değildir. "Nefesleri ben yarattım" ifadesiyle de onların beden gibi anne babadan geçmediği belirtilir; zira insanın yaratılışında üç ortak vardır: Anne baba bedeni verir, yukarıdaki İlahi Olan'ın parçası ise ruhtur. Ruh bedeni giyinir ve bu yüzden Tanrı'nın ona merhamet etmesi yaraşır; "Çünkü sonsuza dek dava etmem, her zaman öfkelenmem." Metnin tercümesi bu ayeti ölülerin dirilişiyle ilişkilendirir ve ruhun bekasını teyit eder.
Dördüncüsü, tövbe edip ölen kimse için konulan kanun ve hükümdür: "Onun yollarını gördüm ve onu iyileştireceğim; ona ve onun için yas tutanlara teselliler vereceğim." Tövbe yolları önümde açıldı, onları bağışlayacağım ve onlara merhamet edeceğim; onlara ve onlar için yas tutanlara teselliler vereceğim. "Yas tutanlara" denmesi, ölen bir kimseden bahsedildiğini gösterir. Buradan ruhun ebedi olduğu anlaşılır; zira ruh yok olup gitseydi, ölümünden sonra ona nasıl teselli verilebilirdi? Ona verilecek teselli, Tanrı'nın onun ruhunu günahlarından temizlemesi ve tövbesinin mükafatı olarak ona ruhani beka bahşetmesidir. Yas tutanlar için teselli ise, ölen yakınlarının ümidinin boşa gitmediğini bilmeleridir. Bu bilgi, onların ölümünden sonra da baki kalacaktır; zira gözleriyle görecek ve onun makamının Cennet Bahçesi (Gan Eden) olduğunu görerek sevineceklerdir. Nitekim bilgelerimiz şöyle buyurmuştur: "Tövbe edenlerin durduğu makamda, tam salihler bile duramaz."
Beşincisi, sadakanın faziletini "Ekmeğini açla paylaşmak, yoksulları evine almak..." sözleriyle yücelttikten sonra, gelecek dünyadaki mükafatını şöyle açıklamıştır: "Doğruluğun önünden gidecek, Rabbin yüceliği seni arkandan koruyacaktır (içine alacaktır)." Bunun şüphe götürmez tefsiri şudur: Ölüp ebedi yurduna gittiğinde, sadakan senin önünden giderek sana şefaat edecek, ardından Rabbin yüceliği seni salihlerin ruhlarının Hayat Bağı'nda bağlı olduğu o onurlu makama kabul edecektir. Bilgelerimiz de bu yüzden şöyle demiştir: "Bu dünyada tek bir sevap işleyen kimse, gelecek dünyada onun önünden gider ve ona rehberlik eder." Salihlerin "toplanması" (vefatı) ifadesinin, salih kişinin ölümünden sonra ruhunun hâlâ diri ve baki olduğunu gösterdiğini daha önce yazmıştık; ulaşmak istediğimiz netice de budur.
Altıncısı, Hilkiya oğlu Yeremya'nın sözleridir: "Sana ana rahminde şekil vermeden önce seni tanıdım; sen rahimden çıkmadan önce seni kutsadım." Buradan çıkarılacak açık ders, ruhun bekasıdır. Eğer ruh sadece bedensel bir güçten ibaret olsaydı ve bedenle birlikte var olsaydı, Tanrı'nın insanı henüz dünyada yokken, ana rahminde şekillenmeden önce nasıl tanıyabildiği sorusu cevapsız kalırdı; zira var olmayan bir şeyin bilinmesi çelişkilidir. Ancak tüm ruhların yaratılışın ilk altı gününde yaratıldığını kabul ettiğimizde bu zorluk ortadan kalkar; o zaman Kutsal Olan'ın, insanı ana rahminde şekillendirmeden önce bildiğini söylemek mümkün olur.
Kısım 26 / 38
Bana ümit olmadığını söyleyenlere karşı, beden ve ruhun barış içinde birlikte yatıp uyuyacağından eminim.
Çünkü Sen, ey Rab, beni ruhlar aleminde güven içinde yaşatacaksın.
19. Mezmur'da, İlahi Tevrat'ın faziletini bu dünyadaki en kıymetli ve en güzel şey olan güneşten üstün tutarak şöyle demiştir: "Rabbin yasası kusursuzdur, canı tazeler (geri döndürür)." Yani ruhu, biçilip çıkarıldığı o yüce kaynağına geri döndürür; nitekim "Ve ruh, onu veren Tanrı'ya geri döner" denmiştir. Benzer şekilde 23. Mezmur'da da şöyle yazılmıştır: "Canımı tazeler, Kendi adı uğruna beni doğruluk yollarında yürütür." Ve devamında eklemiştir: "Ölüm gölgesi vadisinden geçsem bile" ki burası kabirdir; nitekim "Karanlık ve ölüm gölgesi diyarına gitmeden önce..." denmiştir, "kötülükten korkmam" yani kabir azabından ve cehennemden korkmam, "çünkü Sen benimlesin." "Düşmanlarımın önünde bana sofra hazırlarsın" ifadesi ise salihlerin nail olacağı o harikulade lezzete ve yaratılışın ilk altı gününden beri korunan o kutsal şaraba işaret eder. 107. Mezmur'da ise şöyle denmiştir: "Ey canım, huzuruna dön, çünkü Rab sana iyilik etti." Burada akli ruhtan ve onun Cennet Bahçesi'ndeki huzurundan bahsedildiğini göstermek için, hemen ardından "Rabbin huzurunda, diriler diyarında yürüyeceğim" ifadesi eklenmiştir ki bilgelerimizin tefsirine göre burası gerçek hayatın bulunduğu Cennet Bahçesi'dir. Ruhların durumunun aksine...
Mezmurlar'ın kırk dokuzuncusunda günahkarlar hakkında şöyle yazılmıştır: "Babalarının kuşağının yanına gidecek, sonsuza dek ışığı görmeyecekler." Yani, zikredilen günahkarın nefsi, kendisi gibi günahkar olan babalarının kuşağının yanına gidecek ve sonsuzca dek, ebediyen yaşayan salihlerin nefisleri arasında, hayatın ışığındaki o nuru müşahede etmeye nail olamayacaktır.
Yine otuz dokuzuncu mezmurda, O'nun huzurunda yakarırken, sonunu ve fani oluşunu kendisine bildirmesini diler ki, ne kadar geçici olduğunu bilsin. Yani bu dünyada kendisine biçilen vaktin ne kadar olduğunu anlamak ister. Sözlerinin devamında şöyle der: "Duamı işit ya Rab, feryadıma kulak ver, gözyaşlarıma sessiz kalma. Çünkü ben senin yanında bir garibim, bütün babalarım gibi bir misafirim." Demek ister ki, ben bu yeryüzünde senin yanında bir garibim ve mukaddes babalarım gibi nefsin darlığından ötürü bir misafirim; onların payı hayattadır. Ve sözlerini şöyle mühürler: "Bakışlarını benden çevir de ferahlayayım, ben gitmeden ve artık yok olmadan önce." Yani, hastalık günlerimde benden sıkıntıları ve meşguliyetleri uzaklaştır ki, bilgelikten yoksun olarak gitmeyeyim ve senin rızanı yerine getirmek için artık bu dünyada olmayacak olmayayım. Çünkü bu dünya amel dünyasıdır, gelecek dünya ise mükafat dünyasıdır.
Buna benzer bir şekilde yüz on dokuzuncu mezmurda da şöyle der: "Ben yeryüzünde bir garibim, emirlerini benden gizleme." Eğer salihler kendilerini yeryüzünde birer garip sayıyorlarsa, bundan anlaşılır ki onların asıl vatanı göklerdir ve bu yüzden bazen kendi mülkleri olan o vatana dönmeyi arzularlar.
Kısım 27 / 38
Yine yetmiş üçüncü mezmurda şöyle der: "Öğüdünle bana yol gösterirsin." İbn Ezra'nın yazmış olduğu gibi, burada geçen "almak" (likiha) kelimesi, başka bir açıklama olmaksızın, salih kişinin nefsinin, beden olmayan ve asla ölmeyecek olan yüce varlıklarla birleşmesi demektir. Nitekim Hanok hakkında da şöyle denmiştir: "Hanok, Tanrı ile yürüdü." Çünkü o, nefsini meleklerle yürümeye alıştırmıştı, ta ki Tanrı onu alana dek. İşte bu mezmur yazarı da yardım dileyerek, "Bana yardım et, öğüdünle yol göster ve beni buna alıştır; bana bu onuru bahşettikten sonra beni yanına al" demektedir. "Beni yanına alacaksın, Selah" ayeti de böyledir. Yunus ve İlyas peygamberler hakkında da "Şimdi ya Rab, canımı al" denmiştir.
Mezmur yazarı buna dayanarak şöyle devam eder: "Göklerde senden başka kimim var? Yeryüzünde ise senden başka hiçbir şey istemem." Bunun manası şudur: Keşke göklerde mukaddes meleklerle birlikte olabilseydim; yeryüzünde ise seninle olduktan sonra başka hiçbir şey istemem. Çünkü bedenim olan etim ve arzulayan nefsim olan yüreğim tükense de, yüreğimin kayası ve sonsuza dek payım olan Tanrı olan o yüce ruh (neşama) her daim ayakta kalır ve bedenin yok olmasıyla yok olmaz.
Bundan ötürü hemen ardından şöyle der: "Çünkü işte, senden uzaklaşanlar mahvolacak... Benim için ise Tanrı'ya yakın olmak iyidir." Buna benzer şekilde yüz kırk ikinci mezmurda Rabbe şöyle dua ediyordu: "Nefsimi zindandan çıkar." Çünkü beden, bu dünyada nefis için bir zindan, bir muhafaza ve bir hapishane gibidir. Gençler ise yaşamak ve ömürlerini uzatmak isterler ki daha fazla sevap kazanabilsinler, zira bu dünya amel dünyasıdır. Yüz yirminci mezmurda şöyle der: "Tanrım, ömrümün yarısında beni alıp götürme." İbn Ezra'nın yazdığı gibi, topraktan olan bedenin, göklerden gelen o yüce ruhun bir aleti olduğu bilinmektedir; bedenden ayrıldığında ise kendi mekanına döner. Nitekim şöyle yazılmıştır: "Ve ruh, onu veren Tanrı'ya döner." İşte "beni alıp götürme" sözünün manası budur.
Yine doksan ikinci mezmurda şöyle der: "Salih kişi hurma ağacı gibi filizlenir." Onu hurma ağacına benzetmiştir ki, dünyadaki tüm ağaçlar arasında hurmanın çiçek açıp meyve vermesi nasıl yetmiş yıl gecikirse, salih kişinin de öldüğünde yaşayacağını ve ömrünün nihayeti olan yetmiş yılın sonunda, ruhlar aleminde amellerinin meyvesini yemek üzere filizlenmeye başlayacağını göstersin. Nitekim bilgelerimiz de şöyle demiştir: "Bu hurma ağacının gölgesi kendisinden nasıl uzaksa, salihlerin mükafatı da onlardan öyle uzaktır, ta gelecek dünyaya dek."
Sözün özü, yüz yirmi birinci mezmurda şöyle der: "Rab seni her türlü kötülükten korur, canını korur." Zohar kitabının Vayehi bölümünde şu soru sorulur: "Rab seni her türlü kötülükten korur" denildikten sonra, neden bir de "canını korur" denmiştir? Şüphesiz ki, "Rab seni her türlü kötülükten korur" bu dünyada, "canını korur" ise gelecek dünyada demektir, ta ki canın Duma'nın eline teslim edilmesidir.
Kısım 28 / 38
İsrail Kralı Davut'un oğlu, kendisine Yedidya da denilen Süleyman da kitaplarında bu hakikati teyit ve tasdik etmek için büyük gayret göstermiştir. Nitekim onun Süleyman'ın Meselleri adıyla anılan kitabında, gençliğinin yoldaşını terk eden yabancı kadından bahsederken şöyle der: "Çünkü doğrular yeryüzünde yurt kuracak, dürüstler orada kalacaktır. Ama kötüler yeryüzünden kesilip atılacaktır." Tecrübe bunun aksini gösterdiğinde, yani kötülük yapanların kötülüklerinde ömür sürdükleri ve fesatçıların böbürlendikleri görüldüğünde, bundan anlaşılır ki ayet "hayat ülkesinden" bahsetmektedir. Nitekim Raşi de bunu şöyle tefsir etmiştir: "Doğrular gelecek dünyada yeryüzünü miras alacaklar ve kötüler cehenneme indirildiğinde orada kalacaklardır."
Onuncu babda yazdığı da tam olarak budur: "Salih olan asla sarsılmaz, ama kötüler yeryüzünde yurt kuramazlar." Altıncı babda da babaların emirlerini yerine getireni överken şöyle der: "Yürüdüğünde sana yol gösterecek, yattığında seni koruyacak, uyandığında seninle konuşacaktır." Bunun tefsiri şöyledir: "Yürüdüğünde" bu dünyada sana yol gösterecek, "yattığında" kabirde seni koruyacak, "uyandığında" ölülerin dirilişinde seninle konuşacak ve hüküm gününde senin lehine şefaatçi olacaktır.
Günahkarlar hakkında ise on birinci babda şöyle yazmıştır: "Kötü insan öldüğünde umudu yok olur." Çünkü artık nefsini temize çıkaramaz ve cehennemde cezalandırılır. Dikkat edilsin ki, sadece "kötü öldüğünde" dememiş, "kötü insan (adam) öldüğünde" demiştir; bununla işaret etmek istemiştir ki, toprağın tabiatına uyan ve bedensel arzulara batan kişi o kötüdür ki, ölümüyle birlikte umudu da onunla yok olur. Tevrat ile meşgul olmanın faziletini anlatırken, "Kapılarımın eşiğinde her gün nöbet tutarak beni dinleyen insana ne mutlu" dedikten sonra hemen ardından, "Çünkü beni bulan hayat bulur" der; bu da "onlarla yaşasın" denilen o ebedi hayattır. "İşte bugün senin önüne hayatı ve ölümü koydum" ayetini açıkladığımız üzere.
Yine on üçüncü babda tefsir edildiği üzere bulursunuz ki: "Salihlerin ışığı sevinç saçar, kötülerin kandili ise söner."
Bu durum şüpheye ve kusura yer bırakmayacak şekilde herkesçe bilinsin ve canları kendi gözlerinde değer kazansın diye, ayetleri farklı şekillerde de tefsir etmişlerdir. Kısaca ifade etmek gerekirse, üçüncü babda kendi fikrini açıklayarak şöyle demiştir: "Yüreğimde dedim ki: Tanrı salih olanı da, kötü olanı da yargılayacaktır; çünkü her işin ve her amelin zamanı oradadır, yani ruhlar alemindedir." Hemen ardından şöyle devam eder: "Yüreğimde dedim ki: İnsanoğullarının durumu böyledir; Tanrı onları denemektedir, ta ki kendilerinin birer hayvan olduğunu görsünler." Yani, Tanrı'nın seçip ayırdığı, diğer tüm canlı türlerinden üstün kıldığı insanoğullarının, kendi gözlerinde bu kadar alçalarak kendilerini yeryüzünün anlayışsız hayvanları gibi görmelerine kim inanır? İşte "kendilerinin birer hayvan olduğunu görsünler" sözünün manası budur. Onlar derler ki: "Çünkü insanoğullarının başına gelen, hayvanların da başına gelir; her ikisinin de sonu aynıdır. Biri nasıl ölüyorsa, öbürü de öyle ölür. Hepsinin tek bir soluğu var. İnsanın hayvandan hiçbir üstünlüğü yoktur, çünkü her şey boştur. Hepsi aynı yere gider; hepsi topraktan gelmiş ve hepsi toprağa döner. İnsanoğlunun yukarı çıkan ruhunu ve hayvanın aşağıya, yere inen ruhunu kim biliyor?" Yani, insanoğlundan bazıları o kadar hayvani hale gelmiştir ki, her şeyin aynı yere gideceğine hükmederler; o halde o ilahi ruhun (neşama) yüceliğini kim idrak edebilir? Nasıl ki "Bilge Ruben'i kim bilir?" denildiğinde, onun o yüce bilgeliğini kim tanır ve takdir eder demek isteniyorsa, Süleyman da "Salihlerin yukarı çıkan o yüce ruhunu ve hayvanların aşağıya, kendi unsurlarına inen o değersiz ruhunu kim bilir?" derken bunu kastetmiştir.
Kısım 29 / 38
Burada yukarı çıkan ruh için kullanılan harf, bilinen o ruhu işaret etmek içindir, soru sormak için değil; nitekim aşağı inen ruh için kullanılan harf de, arkasından gelen hayatiyet hissi nedeniyle bilinen o ruhu işaret eder. Yahut tefsir Raşi'nin açıkladığı gibi olur: "İnsanoğlunun ruhunun yukarı çıkıp hüküm huzurunda duracağını, hayvanın ruhunun ise aşağıya, yere ineceğini ve bir hesap vermeyeceğini kim anlar ve kim buna yüreğini verir?" Bu yüzden, amellerinden ötürü hesaba çekilmeyen bir hayvan gibi davranmamak gerekir.
Yahut bedenler açısından denilebilir ki: İnsanın bedeni, mahiyeti itibarıyla hayvanın bedeninden üstün değildir; çünkü hepsi aynı yere gider, hepsi topraktan gelmiştir ve hepsi toprağa döner. Lakin üstünlük, "insanoğlunun ruhunu kim bilir" kısmındadır. Öğretmenlerimiz bunu şöyle tefsir etmişlerdir: "İnsanoğlunun yukarı çıkan ruhunu kim bilir" sözü, salihlerin Onur Tahtı altında saklanan ve korunan ruhudur; "aşağıya inen hayvanın ruhu" ise günahkarın cehenneme inen nefsidir ki onun hakkında "Ancak şeole indirileceksin" denmiştir. Midraş ha-Neelam'da da böyle geçmektedir ve bu tefsir akla en yatkın olanıdır. Çünkü hayvanın ruhu için, canı çıkıp öldüğünde, hayattayken olduğundan daha fazla bir "aşağıya, yere iniş" söz konusu olamaz. Lakin yücelerden olan günahkarın nefsi için, yeryüzünün derinliklerinde ve cehennemde cezasını çekmek üzere "aşağıya ineceği" söylenebilir.
Dokuzuncu babda yazılı olan, "Elinin yapabileceği her şeyi var gücünle yap; çünkü gitmekte olduğun şeolde ne iş, ne hesap, ne bilgi, ne de bilgelik vardır" ayetini bilgelerimiz şöyle tefsir etmişlerdir: "Henüz gücün yerindeyken Yaradan'ının rızasını yerine getirmek için elinden geleni yap; çünkü ölümünden sonra şeolde artık amel yoktur. Zira bugün amel etme günüdür, yarın ise mükafat alma günüdür. Artık hükümden kaçmak için bir hesap ve düşünce yoktur; bilgi ve bilgelik de yoktur. Ne mutlu buraya, öğrendikleri elinde olarak gelene!" Bu yüzden önceki ayetlerde, her an ölümü hatırda tutmaya dair şöyle demiştir: "Giysilerin her zaman beyaz olsun" yani günah kirlerinden arınmış olsun, "ve kendini her an hazırla." Ölümünden önceki bir gün bile iyidir, çünkü ölüm tüm yaşayanlar üzerine hükmedilmiştir; "Yarınki günle övünme, çünkü insan kendi vaktini bilmez." İşte görüyorsunuz ki Kral Süleyman, ruhani nefsin ebediliği hakkındaki sözünü nasıl teyit etmiştir.
Eyüp, kamil ve doğru bir adamdı; Tanrı'dan korkar ve kötülükten kaçınırdı. Sözlerinden ölülerin dirilişini inkar ettiği izlenimi edinilse de, bilgelerimiz "İnsan acı içindeyken söylediklerinden ötürü sorumlu tutulamaz" demişlerdir. Söylediği sözler, dostları ve yakınlarıyla girdiği bir tartışma ve münazara kabilindendir. Üçüncü babda, başına gelen belaların sebebi saydığı doğduğu güne lanet ederken şöyle der: "Orada kötüler kargaşadan vazgeçer, orada yorgunlar huzur bulur. Tutsaklar hep birlikte rahat eder... Küçük de büyük de oradadır, köle de efendisinden özgürdür." Sanki ölümü arzular gibidir. Eğer ölüler huzur bulacaksa ve orada, ruhlar aleminde kimin değerli kimin değersiz olduğu görülecekse, bundan anlaşılır ki ölümden sonra da nefis baki kalmaktadır.
Kısım 30 / 38
Yine yirmi yedinci babda Eyüp sözüne devam ederek şöyle der: "Soluğum içimde olduğu, Tanrı'nın ruhu burnumda olduğu sürece..." İşte onun nefsi, Tevrat'ta "Onun burnuna hayat soluğunu üfledi" diye yazıldığı gibi, burnundaki Tanrı'nın ruhudur.
Otuz ikinci babda da şöyle der: "Lakin insandaki o ruhtur, her şeye gücü yetenin soluğudur onlara anlayış veren." Yani, Tanrı'dan insana üflenen o ruh, göksel düzeni idare eden Rabbin inayetiyle onlara anlayış verir ve onları bilge kılar; günlerin uzunluğu ya da yaşlılık değil. Bu da onun ilahi oluşunun apaçık bir delilidir; zira bilgelikten hasıl olan bu özellik, yeryüzündeki hiçbir mahlukata değil, sadece insanın faydası, iyiliği ve ahirette bir ad ve miras bırakması için ona bahşedilmiştir.
Otuz yedinci babda da şöyle denmiştir: "Eğer yüreğini ona yöneltirse, onun ruhunu ve soluğunu kendi katına toplar." Bu, "Ve ruh Tanrı'ya döner" ayetinin manasındadır. İleride bu kitaptan daha nice mucizevi şeyler göreceksiniz; mükafat ve ceza meselesi ile ruhların tenasühü (gilgulim) konusunun Tanrı'nın izniyle orada nasıl zikredildiğini müşahede edeceksiniz.
O seçkin insan Daniel, Kral Belşatsar'a şöyle demiştir: "Soluğu elinde olan ve bütün yolların kendisine ait olan Tanrı'yı ise yüceltmedin." Bu, Davut'un "Ruhumu senin eline teslim ediyorum" sözüne benzer. Hayvanlar hakkında, onların yaşamı ve ölümü de Tanrı'nın elinde olmasına rağmen böyle bir şey söylenmemiştir. Ölülerin dirilişi konusundan bahsederken, ki bunun zikri ileride gelecektir, şöyle der: "Bilgeler gök kubbenin aydınlığı gibi parlayacaklar." Bu, nefsin parıldayan meleklerin tabiatından olması hasebiyle olacaktır. Yahut salihlerin beden ve nefis olarak, yüzünün derisi parıldayan Musa Peygamber gibi ışık saçmaları da mümkündür. Bu tefsir akla daha yatkındır ve buradan nefsin yüceliğine bir delil çıkar.
Sözün özü, Nehemya Haterşata, Tanrı'dan "Ey Tanrım, beni iyilikle an" ve başka bir yerde "Ey Tanrım, bunu benim için hayırla hatırla" diye niyaz ediyordu. Onun arzusu, ruhlar aleminde, halkı için dilediği iyiliklerin ve sergilediği doğruluk ile hakkaniyetin O'nun kitabına yazılması ve ruhunun bu şekilde ödüllendirilmesiydi. Yazılardan getirmek istediğimiz deliller bunlardır; bunlar, bilgeler katında gücü bilinen kırk iki harfli isme mukabil, kırk iki sadık şahittir.
Şöyle denmiştir: "Ay gibi sonsuza dek kalacaktır." Gök kubbede, "Bilgeler gök kubbenin aydınlığı gibi parlayacaklar" denmiştir. Yıldızlar gibi, "Yıldızlar gibi sonsuza dek" denmiştir. Şimşekler gibi, "Şimşekler gibi koşuşurlar" denmiştir. Zambaklar gibi, "Zambaklar üzerine bir mezmur" denmiştir. Meşaleler gibi, "Görünüşleri meşaleler gibidir" denmiştir.
Birinci zümre Kral'ın huzurunda oturur, Kral'ı ve O'nun cemalini görür; nitekim "Doğrular senin huzurunda oturacak" ve "Doğru olan O'nun cemalini müşahede edecek" denmiştir. İkinci zümre için "Senin evinde oturanlara ne mutlu" denmiştir. Üçüncüsü için "Rabbin dağına kim çıkacak?" denmiştir. Dördüncüsü için "Seçtiğin ve yaklaştırdığın kişiye ne mutlu, senin avlularında yurt kuracaktır" denmiştir. Beşincisi için "Ya Rab, senin çadırında kim misafir olacak?" denmiştir. Altıncısı için "Mukaddes dağında kim yurt kuracak?" denmiştir. Yedincisi için "O'nun mukaddes mekanında kim duracak?" denmiştir. Her bir zümrenin Cennet'te kendine mahsus bir makamı vardır.
Kısım 31 / 38
İşte görüyorsunuz ki, bilgelerimiz zikrettiğimiz ayetleri, salihlerin ruhlar alemindeki mükafatı şeklinde tefsir etmişlerdir. Hayat bağı ve birinci zümrenin Kral'ın cemalini müşahede etmesi hep aynı yere varır; zira şöyle yazılmıştır: "Efendimin canı, Tanrın Rabbin katında hayat bağına bağlanacaktır."
Bana öyle geliyor ki, salihlerin ruhlarının her birinin kendi derecesine göre hayat bulduğu bu mukaddes saraylar, İsrail topraklarındaki yedi mukaddeslik derecesine mukabildir. Maimonides, Beyt ha-Behira hükümlerinin altıncı babında bunları on olarak saysa da, büyük bir dereceye sahip olan belirli yerler yedi tanedir:
Birincisi, İsrail topraklarının tamamıdır ki, buralarda Şemita ve öşür yükümlülüğü vardır ve Ömer sunusu için ürün buralardan alınır. İkincisi Kudüs'tür ki, burada hafif mukaddes sunuların ve ikinci öşrün yenmesi için bir mukaddeslik derecesi ve diğer mukaddeslikler mevcuttur. Üçüncüsü, Tapınak kapısı ve iç kısmıdır ki, burası Levi ordugahı derecesindedir ve buraya akıntısı olan kadın ve erkekler giremez. Dördüncüsü, sur ile dış duvar arasındaki kısımdır (Hil) ki, "Suru ve dış duvarı yasa boğdu" denmiştir ve buraya yabancılar giremez. Beşincisi, İsrail avlusudur ki, Şehina ordugahının başlangıcı burasıdır. Altıncısı, Kahinler avlusudur ki, buraya İsrailliler ancak kefaret ibadetleri için girebilirler. Yedincisi, Kutsalların Kutsalı'dır (Kodesh ha-Kodashim) ki, buraya sadece Başkahin, Kefaret Günü'nde (Yom Kippur) girebilir.
Aşağıda bu yedi mukaddeslik derecesi olduğu gibi, yukarıda da yedi mukaddeslik derecesi vardır. Aşağıdaki Kudüs yedi dağ üzerinde yükseldiği gibi, yukarıdaki Kudüs de yedi sütun üzerine kurulmuştur. Bilgelerimiz Taanit kitabının ilk babında şöyle demişlerdir: "Aranızda mukaddes olan Ben, şehre girmeyeceğim; yani yukarıdaki Kudüs'e girmeyeceğim..." Tanrı her şeyi bir diğerinin karşılığı olarak yarattığı için, Kudüs'ün bu yüce derecelerinin, aşağıdaki derecelerin isimleriyle anıldığını görürsünüz.
En içteki derece olan Kutsalların Kutsalı hakkında, birinci zümrenin Kral'ın cemalini müşahede edeceği söylenmiştir; nitekim "Doğrular senin huzurunda oturacak" denmiştir. Rabbin evinde oturan kahinlerin derecesi hakkında "Senin evinde oturanlara ne mutlu" denmiştir. İsrail avlusu hakkında "Senin avlularında yurt kuracaktır" denmiştir, zira orası Buluşma Çadırı'nın avlusudur. İsrail ordugahından daha mukaddes olan ve Levi ordugahından sayılan Hil kısmı hakkında "Senin çadırında kim misafir olacak?" denmiştir, zira orası daha yüksek bir mukaddesliğe sahip olan Rabbin çadırıdır. Tapınak Dağı hakkında "Rabbin dağına kim çıkacak?" denmiştir. Kudüs hakkında "Mukaddes dağında kim yurt kuracak?" denmiştir; nitekim "Kudüs'ün mukaddes dağında" diye yazılmıştır. İsrail topraklarının tamamı hakkında ise "O'nun mukaddes mekanında kim duracak?" denmiştir, zira orası mukaddes topraktır.
Kısım 32 / 38
"Her bir zümrenin Cennet'te kendine mahsus bir makamı vardır" sözüne gelince, bu tüm bilgelerimizin ortak görüşüdür. Nitekim Midraş Hazit'te ve Bava Metzia kitabının işçilerle ilgili babında, "Ve kendi meskenlerinde dinlenecekler" ayeti hakkında, her bir salih kişinin kendine mahsus bir makamı olduğu belirtilmiştir. Megila kitabının birinci babında Rabbi Elazar bar Hanina şöyle demiştir: "Gelecekte Kutsal Olan, her bir salih kişi için bir taç yapacaktır; nitekim 'O gün her şeye egemen Rab bir görkem tacı olacak' denmiştir." Bava Batra kitabının gemi satışı ile ilgili babında Rabba şöyle demiştir: "Gelecekte Kutsal Olan, her bir salih kişi için yedi çardak yapacaktır." Şabat kitabının soru soranla ilgili babında ise, "Çünkü insan ebedi evine gidiyor" ayeti hakkında Rabbi İshak şöyle demiştir: "Bu bize öğretir ki, her bir salih kişi için kendi onuruna layık bir makam hazırlanır. Bu, hizmetkarlarıyla birlikte bir şehre giren fani bir kralın durumuna benzer; şehre girerken hepsi tek bir kapıdan girerler, fakat dinlenmeye çekildiklerinde her birine kendi onuruna layık bir makam verilir." Raşi de bunu tefsir ederken, ayette "ebedi evler" değil de "ebedi evi" yazılmış olmasının, herkesin kendi hak ettiği dereceye göre bir makam alacağına işaret ettiğini belirtir. Hepsinin tek bir kapıdan girmesi ise, her insanın sonunun ölüm olduğunu ve bu hususta herkesin eşit olduğunu gösterir; zira hangi insan yaşayıp da ölümü görmez? Onlar sadece alacakları mükafatın derecesinde birbirinden ayrılırlar.
Kanaatimce, bilgelerimiz salihlerin derecelerini, Tevrat'ta mündemiç olan yedi bilgeliğe mukabil yedi olarak belirlemişlerdir; zira her şey onun içindedir. Günahkarların, Rabbin emirlerini çiğnemekle düştükleri dereceler nasıl kırbaç cezası, mahkemenin verdiği dört ölüm cezası, göksel ölüm ve canın kesilip atılması (karet) gibi sınıflara ayrılıyorsa, salihlerin dereceleri ve amellerinin mükafatı da yedi tanedir. Bu yüzden, salihlerin her birinin, kendi derecesine göre yukarıdaki yedi saray içinde kendine mahsus bir makamı vardır.
Bunun yanı sıra, aşağıda yedi yeryüzü ve yedi iklim, yukarıda ise yedi gök kubbe ve yedi gezegen olduğu gibi, salihler için de yukarıda yedi saray olduğunu söyleyebiliriz. Bilinmesi gereken bir diğer husus da, Zohar'da bu Cennet (Eden) hakkında ihtilaf olduğudur. Rabbi Yehuda onun Aravot göğünün üzerinde olduğunu savunurken, Rabbi Yosi onun bizzat Aravot göğünde olduğunu kabul eder ki doğru olan görüş de budur. Buraya Aravot denmesinin sebebi, salihlerin orada en muazzam ve en yüce manevi hazza ve kendisinden daha üstünü olmayan o en yüce idrake nail olmalarıdır. Nitekim Hagiga kitabının ikinci babında şöyle denmiştir: "Aravot göğünde doğruluk, adalet, sadaka, hayat hazineleri, barış hazineleri, bereket hazineleri ve salihlerin ruhları bulunur." İşte yukarıdaki Cennet hakkında açıklamak istediğimiz hususlar bunlardır.
Kısım 33 / 38
Döndüm ve gördüm ki, yukarıda bir Cennet olduğu gibi, aşağıda da bir Cennet vardır. Onun da yedi isimle anıldığını buldum; bunlar şunlardır: Cennet (Gan Eden), Rabbin Sarayı, Hayat Ülkesi, Rabbin Mukaddes Mekanı, Rabbin Şehri, Rabbin Meskenleri ve Hayat Ülkeleri.
Cennet, en meşhur olan isimdir; nitekim "Rab Tanrı doğuda, Aden'de bir bahçe dikti" diye yazılmıştır. Sahip olduğu yücelik, haz ve saadet mekanı olması hasebiyle bu ismi almıştır. İbn Ezra'ya göre Tanrı onu doğu tarafında dikmiştir. Hezekiel Peygamber de Sur kralına hitaben onun hakkında şöyle demiştir: "Tanrı'nın bahçesi Aden'deydin; her türlü değerli taşla kaplıydın: Yakut, krizolit, ay taşı..." diyerek onun tüm güzelliklerini sayıp dökmüştür. Onun hakkında "Kilitli bir bahçedir kız kardeşim, yavuklum" da denmiştir.
Rabbin Sarayı ismi hakkında şöyle yazılmıştır: "Rabden tek bir şey diledim, ancak onu ararım: Rabbin güzelliğini müşahede etmek ve O'nun sarayını ziyaret etmek için ömrümün bütün günlerinde Rabbin evinde kalayım." Bunun üzerine Şimon bar Yohay, Saraylar Kitabı'nın (Sefer Hehalot) başlangıcında, o güzelliği müşahede etmek hakkında tefsirde bulunmuştur.
Rabba bar Avoha ile ilgili olarak, "Mekabel" babında anlatılan hadise buna delildir. Zira orada nakledildiğine göre, onun sözleri üzerine onu Cennet’e götürmüşler, o da elbisesinin eteğini ağaçların yapraklarıyla doldurmuştur. Bu durum, "Mekabel" babında zikredildiği gibidir. Bu sebeple, Rabbi Yehoşua ben Levi’nin, İshak ve Yakub’u bir arada gördüğü yerin, Cennet’in üçüncü hanesi olduğunu söylemek mecburiyetindeyiz. Burası, onların kadimden beri edindikleri ve yüce Cennet’ten aşağıya indiklerinde mesken tuttıkları saraylarıdır. Zira Kabbalacılar, Kral’ın iç avlusuna giren her bir erkek ve kadının, kendi mertebesine ve ibadetlerinde katlandığı riyazetlerin derecesine göre, öncelikle aşağı Cennet’te muayyen bir müddet kalmasının zaruri olduğuna hükmetmişlerdir. Rabbi Yehoşua ben Levi’nin yazdıklarının yüce Cennet’e dair olduğunu sakın aklından geçirme. Zira ruhu çıkmadan, beden ve cisim sahibi bir insanı oraya kim kabul eder? Lakin her halükarda onun şahitliğini, hakikate muhalif düşmeyecek bir surette tevil etmek icap eder. Benim beyan ettiğim bu izahat ile her husus yerli yerine oturmakta ve doğrulanmaktadır. Netice itibarıyla, salihlerin vefatlarından sonraki mükafat yeri hem aşağı hem de yukarı Cennet’tir ve bunlar iki ayrı cennettir. Bilgelerimizin hak ve adalet üzere zikrettikleri bu mükafat, her ne kadar teyide muhtaç değilse de, ben de onların izinden giderek sözlerini ikmal etmek üzere iki sadık şahit göstereceğim. İki şahit, hükmün sübutu için kafidir. Birinci şahit, Davud Peygamber’in otuz altıncı mezmurundadır. O, salihlerin vefatından sonraki ulvi mertebelerini tavsif ederken, "Evinin bolluğuyla doyacaklar, onlara cennetlerinin nehrinden içireceksin," buyurmuştur. Burada "cennetlerin" ifadesinin çoğul olarak zikredilmesi ve çoğulun en azının ikiye delalet etmesi, iki ayrı cennetin mevcudiyetine işaret eder. İkinci şahit ise elli ikinci mezmurdur. Davud Peygamber, Edomlu Doeg’e lanet okuyup onun cürümlerini zikrederken, "Tanrı da seni sonsuza dek yıkacak, seni çadırından söküp fırlatacak ve yaşayanlar diyarından kökünü kazıyacaktır," demiştir. İşte bu beddua ile onun ruhunun cehenneme inmesini, orada helak olup yanmasını, Tanrı’nın çadırı diye tesmiye olunan yukarı Cennet’ten ve ispat ettiğimiz üzere "yaşayanlar diyarı" olarak adlandırılan aşağı Cennet’ten nasipsiz kalmasını dilemiştir.
Kısım 34 / 38
On Birinci Bölüm
Gelecek dünyanın saadetinin, bu dünyadan ayrıldığı dört esaslı fark ile beyan edilmesi hakkındadır.
"Avot" risalesinin dördüncü babında Rabbi Yakub, gelecek dünyanın hayatının ulviyetini ve insanın güneşin altında sarf ettiği hiçbir emeğin, o mutlak hayır ve ebediyet yurdunda nail olacağı izzet, sürur ve lezzet ile mukayese dahi edilemeyeceğini göstermek üzere şöyle buyurmuştur: "Gelecek dünyadaki bir anlık huzur, bu dünya hayatının tamamından daha güzeldir." Peygamberlerin kelamını derinlemesine tetkik ve teftiş ettiğimde, bu iki alem arasındaki farkın, nur ile zulmet arasındaki fark gibi olduğunu ve bunların dört hususta birbirinden tamamen ayrıldığını derk ettim. Bu sebeple o muazzam lezzet dört vasıf ile tavsif olunmuştur ki bunlar: Tanrı’nın cemali, nihayetsiz sevinçler, hayatın nuru ve Tanrı’nın ihsanıdır.
İnsanın nihai saadetinin, Şehina’nın cemalini müşahede etmeye bağlı olduğunu beyan etmiştir. Bu cemal ise mücerret akıllar yahut Kutsal Olan’ın zatından tecelli eden Sefirotlardır. Onkelos da, "Cemalimi göremezsin, çünkü beni gören insan yaşayamaz" ayetini, "Huzurundaki mücerret akılları göremezler" şeklinde tercüme etmiştir. Kabbalacılara göre ise bunlar, O’nun zatından tecelli eden, O’nun cemali olan ve O’nunla birleşen Sefirotlardır. Bilgelerimiz, "Beni gören insan yaşayamaz" ayetine istinaden, "Hayatta iken göremezler, lakin vefat ettiklerinde görürler" buyurmuşlardır. Vefatından sonra insanın, Yüce Yaratıcı’nın zatının hakikatini tamamen idrak edebileceğini zannederek hataya düşme. Zira midraşta şöyle buyrulmuştur: "Rabbi der ki, Taht’ı taşıyan mukaddes varlıklar dahi O’nun izzetini göremezler." Rabbi Şimon bar Yohay da, "Hayatları ebedi olan hizmet melekleri dahi O’nun izzetini göremezler" demiştir. Hakikat de budur. Zira bütün hakimler, yaratılmış hiçbir varlığın bu mertebeye erişip Yaratıcı’nın zatını ve hakikatini idrak edemeyeceği hususunda ittifak etmişlerdir; zira bu husus onlardan gizlenmiştir. Lakin Tevrat’ın "cemal" olarak tesmiye ettiği şeyler, ulvi Sefirotlardır ve bunlar her yerde "Şehina’nın cemali" olarak adlandırılır. Bu sebepledir ki Rabbi Akiva ve Rabbi Şimon bar Yohay, imkansız olanı değil, ancak bu tecelliyi müşahede etmeyi murat etmişlerdir. Nitekim mezmur yazarı on birinci mezmurda, "Çünkü Rab adildir, adaletleri sever; doğru kişi O’nun cemalini müşahede eder" buyurmuştur. Yine başka bir yerde, "Doğru kişiler senin ismine hamdedecek, dürüstler senin huzurunda mesken tutacaktır" denmiştir. Kırk ikinci mezmurda ise, "Ruhum Tanrı’ya, hay olan Tanrı’ya susadı; ne zaman varıp Tanrı’nın cemalini müşahede edeceğim?" denmektedir. Yeremya’ya ise, "Eğer dönersen, seni huzurumda durasın diye geri getireceğim" buyrulmuştur. Kral Davud bu lezzeti "cemal" vasfıyla zikrederek, "Ömrümün bütün günlerinde Rabbin evinde kalmayı, O’nun cemalini müşahede etmeyi diledim" demiştir. Eğer bu dünyadaki güzel suretler kalbe sürur veriyorsa, insanın bu ulvi yaratılışlar arasında Tanrı’nın cemalini müşahede ettiğinde nail olacağı sürur ve lezzet ne mertebede olacaktır? İşte bu, ilk üstünlüktür. Kutsal Olan, Yehoşua ben Yehosadak’a, "Eğer yollarımda yürür ve vazifeni ifa edersen, sana burada duranların arasında yürüyecek yollar vereceğim" buyurarak bu mertebeyi vaat etmiştir.
Kısım 35 / 38
İkinci fark ise, bu dünya hayatının keder ve elem hayatı olması ve onda kamil bir sürurun bulunmamasıdır. Zira sevinç ile keder, gece ile gündüz gibi birbirine yakındır. Süleyman Peygamber de, "Gülerken bile yürek sızlar, sevincin sonu kederdir" buyurmuştur. Başka bir yerde ise, "Gülmek için deliliktir dedim" denmiştir; nitekim ayet-i kerimede "Titreyerek sevinin" buyrulmaktadır. Bu sebeple hakimler, şarap değiştiğinde "İyi olan ve iyilik eden" duasının okunmasını emretmişlerdir. Bu dua, Betar’da katledilenler için ihdas edilmiş olup, kalbi bu dünyada vuku bulan musibet ve belalara karşı uyarmak, insanın haddinden fazla sevinmesine mani olmak içindir; zira insanın bu dünyada ağız dolusu gülmesi menedilmiştir. Lakin gelecek dünya hakkında, "Sürur O’nun meskenindedir" denmiştir. Bu sebeple Davud Peygamber, on altıncı mezmurda bunu "nihayetsiz sevinçler" olarak tavsif etmiş ve "Senin huzurunda nihayetsiz sevinçler vardır" buyurmuştur; yani arkasından keder gelmeyen bir sürur. Sözlerini, "Senin sağ elinde ebediyen nimetler vardır" diyerek bitirmiştir. "Ebediyen" ve "sonsuza dek" ifadelerinin zikredildiği her yer, kesintiye uğramayan bir sonsuzluğu ifade eder. Başka bir yerde ise kendisi hakkında, "Senden hayat diledi, sen de ona ebedi ve sonsuz günler verdin" demiştir; yani o senden bu dünyada uzun bir ömür diledi, sen ise ona gelecek dünyanın ebedi hayatını bahşettin. "Ona azamet ve ihtişam verdin, onu huzurundaki sevinçle şad ettin."
İnsanın hikmeti yüzünü aydınlatır. Bütün bunları, kanaatimce, bilgelerimiz hacmi küçük lakin manası pek derin olan şu sözleriyle remzetmişlerdir: "Gelecek dünyada yemek, içmek, haset, nefret ve rekabet yoktur; ancak salihler başlarında taclarıyla oturur ve Şehina’nın nurundan gıdalanırlar." Yemek ve içmek olmadığını söyleyerek, insanın sadece ekmekle yaşamayacağını, bilakis Tanrı’nın ağzından çıkan her kelamla hayat bulacağını remzetmişlerdir. Zira orada, asli rutubetin zevalini telafi etmek ve ömrü uzatmak için maddi gıdaya ihtiyaç yoktur; çünkü ruh, maddeden mücerret bir cevherdir ve onun gıdası Yaratıcı’yı idrak etmektir. Ruh bu ilahi gıda ile beslendiğinde, "Mazlumlar yiyip doyacak, Rabbe yönelenler O’na hamdedecek ve kalpleri ebediyen yaşayacaktır." Haset, nefret ve rekabet olmadığını söyleyerek ise ebedi süruru remzetmişlerdir; zira orada keder ve elem sebepleri ile kemikleri çürüten haset mevcut değildir. Salihler kendi ulvi suret ve kametleriyle otururlar, üzerlerine ihtiyarlık çökmez. Huzur içinde mesken tutarlar, ne şeytan vardır ne de kötü bir kaza. Başlarındaki taclar ise krallara mahsustur, zira "Krallar kimlerdir? Alimlerdir." Şehina’nın nurundan gıdalanırlar; zira Tanrı’nın cemalini müşahede ettiklerinde, O’nun ulvi hikmetinden feyiz alır, nurundan ve aydınlığından her biri kendi mertebesine göre nihai derecede istifade eder. İşte can u dilden arzuladığımız hakiki yemek ve müşahede budur. Nitekim İsrail’in seçkinleri hakkında, "Tanrı’yı müşahede ettiler, yediler ve içtiler" buyrulmuştur. Rabbi Yohanan bunu hakiki bir yemek olarak tefsir etmiş ve "Kralın cemalinin nurunda hayat vardır" ayetine istinaden, ruhun hayatı ve ruhani gıdası olan o ulvi nurun, hakiki yemek olduğunu beyan etmiştir; zira bu nur, yiyenlere ebedi hayatı bahşeder, bedenin maddi gıdası gibi değildir. Davud Peygamber de salihlerin Cennet’te nail olacakları bu saadete ve muazzam hikmete işaret ederek şöyle buyurmuştur: "Rabden korkan o adam kimdir? Seçeceği yolu Tanrı ona öğretir. Ruhu iyilikte mesken tutar, nesli yeryüzünü miras alır. Rabbin sırrı O’ndan korkanlaradır, onlara ahdini bildirecektir." Yani, Rabden korkmak isteyen kimseye Tanrı yardım edecek ve seçeceği hayırlı yolu ona gösterecektir; zira arınmak isteyene yardım olunur. Eğer doğru yolu tutarsa, vefat ettiğinde ruhu iyilikte mesken tutacaktır ki asıl mükafat budur. Onun geride bıraktığı nesli ise yeryüzünü miras alacaktır; zira Tanrı, kendisini sevenlere ve emirlerini tutanlara bin nesil boyunca merhamet eder. Ruhlar aleminde, Kendisinden korkanlara sırrını faş edecektir; bu sır, salihlerin nail olacağı ulvi hikmettir. Orada Tanrı onlarla bir ahit keser ki bu, "onlara ahdini bildirmesidir." Radak ve arkadaşları şöyle yazmıştır: "Bu ahit, ruh bedenden ayrıldığında onu tenvir etmek ve kendi izzetine kabul etmek üzere kesilen ahittir." Nitekim Kutsal Olan, Musa’ya, "İşte senin kavminin önünde bir ahit kesiyorum, mucizeler yaratacağım" buyurduğunda, onun yüzünün cildinin parlamasındaki o muazzam mucizeye işaret etmiştir. Bu mucizeyle, onun vefatından evvel, tahtın önünde duran ve insanlarla hiçbir alakası olmayan ruhani melekler gibi bir akıl nuruna dönüştüğü herkesin gözü önünde zahir olmuştur. "Ruhu iyilikte mesken tutar, nesli yeryüzünü miras alır" ifadesinden, insanın vefatından sonra ruhunun nail olacağı o muazzam lezzet ve saadete kavuşacağı anlaşılır. Bilgelerimiz de gelecek dünyanın saadetini insanın hakkıyla idrak etmeye muktedir olmadığını, onun azamet ve güzelliğini ancak Kutsal Olan’ın bilebileceğini bildirmişlerdir. Nitekim şöyle buyurmuşlardır: "Bütün peygamberler ancak Mesih’in günleri hakkında peygamberlik etmişlerdir; lakin gelecek dünya hakkında, Senden başka hiçbir göz O’nu görmemiştir."
Kısım 36 / 38
Ruhun bekası ve ruhlar alemindeki mükafatı esası, dinin temeli ve "İkeler" kitabının yazarının saydığı üç esastan biridir. Dualarımızın tamamının gelecek dünyanın zikriyle dolu olduğunu görürsünüz. Yüz duanın başlangıcında, "Gelecek dünyanın hayatı için emek veriyorum" denmektedir. Sabah dualarının başında ise, "Tanrım, bana üflediğin ruh tahirdir, onu benden alacak ve gelecekte bana iade edeceksin" denir. Bu veciz kelimelerle, ruhun ebedi olduğu ve ölülerin dirilişine dek ruhlar aleminde baki kalacağı bildirilmiştir. Yine şöyle buyurmuşlardır: "Bunlar, insanın meyvesini bu dünyada yediği, aslının ise gelecek dünyada baki kaldığı şeylerdir." Eliyahu mektebinde şöyle öğretilmiştir: "Her kim her gün şeriatı mütalaa ederse, onun gelecek dünya ehli olacağı şüphesizdir." "Bu dünyada da Rab sensin, gelecek dünyada da sensin." Sebt gününün duasında ise, "Bu dünyada senin dengin yoktur ey Tanrımız, gelecek dünya hayatında da senden başka melikimiz yoktur" denir. "Sion’a Gelen" duasının tamamında, "Bizi izzeti için yaratan Tanrımız mübarektir, gelecek dünyanın hayatına nail olalım ve onu müşahede edelim" denmektedir. Bütün bunlar şüphesiz vefatın ardından gelecek olan ruhlar alemi hakkında söylenmiştir. Cennet hususunda beyan etmek istediğim bunlardan ibarettir. Ölüleri dirilten Zat, bize her türlü nimetle dolu olan o alemde uzun, hayırlı ve intizamlı bir ömür bahşetsin.
Şeririn cezalandırılacağı, şerlerin isimleri ve sebeplerinin bulunduğu o hüküm yerini göstermek üzere sözlerimi ikmal ediyorum.
Milletimizin bütün kitaplarında açıkça zikredildiği üzere, Tanrı her şeyi bir diğerinin mukabili olarak yaratmıştır: Salihleri yaratmış, şerirleri yaratmış; Cennet’i yaratmış, Cehennem’i yaratmıştır. Rekanati de, "İnsanı kovdu" ayeti üzerine sır yoluyla şöyle yazmıştır: Her ne kadar bu kıssanın tamamı batıni bir tevil ile açıklansa da, Hayat Ağacı, Bilgi Ağacı, nehirler, Kerubiler ve dönen alevli kılıç hususundaki zahiri mana da mutlak surette haktır ve sabittir. Nitekim eski felsefe mensuplarının pek çoğu, bilgelerimizin sözlerine tabi olarak, o alevli kılıcın şimşeğiyle yanıp kül olanların hadiselerini defalarca nakletmişlerdir. İbn Ezra, Ramban ve Rabbi Yehuda ben Şueb ile daha niceleri, Yaratılış babında, hiçbir ayetin zahiri manasından tecrit edilemeyeceğini ve Cehennem’in, onun ateşinin ve azabının hakikat üzere sabit olduğunu teyit etmişlerdir. Vaiz Midraşı’nda şöyle denmiştir: "Kutsal Olan niçin Cehennem’i ve Cennet’i yarattı? Biri diğerinden kurtarsın diye. Peki aralarındaki mesafe ne kadardır? Rabbi Yohanan bir duvar kadar demiştir, Rabbi Aha bir endaze demiştir, diğer hakimler ise iki parmak genişliğindedir demişlerdir." Şoher Tov Midraşı’nda ise Cehennem’de yedi adet hüküm hanesi olduğu yazılıdır.
"Eğer her şeyi biliyorsan" ayetini mütercim şöyle tercüme etmiştir: "Ölümün kapıları ve Cehennem’in ölüm gölgesinin kapıları sana ayan oldu mu? Dünyanın genişliğini kavrayabildin mi, eğer biliyorsan söyle." Bu tefsir zaruridir. Nitekim Raşi de ölüm kapısını Cehennem olarak tefsir etmiştir; zira bu, her canlıdan gizlenmiş olan şeylerden biridir. Burası karanlık ve kasvetli bir yer olduğu için bu isimle yad edilmiştir; orada mesken tutanlar karanlıkta ve ölüm gölgesinde kalırlar, nuru değil zulmeti hissederler.
Kısım 37 / 38
Aşağı diyar hakkında şöyle yazılmıştır: "Onları aşağı diyara, Cennet’in bütün ağaçlarının yanına indirdiler." Bunlar büyük krallardır. "Cennet’in ağaçlarını aşağı diyara indireceksin, sünnetsizlerin arasında yatacaksın." Mütercim bunu, "günahkarların arasında yatacaksın" diye tercüme etmiştir ki bunlar kalpleri sünnetsiz olanlardır. Otuz ikinci babda ise şöyle denmektedir: "Sünnetsizlerin arasından düşen o yiğitlerle yatmayacaklar, günahları kemiklerinin üzerinde olacaktır." Bakınız, vefatlarından sonra dahi günahlarının ve cezalarının kemiklerinin üzerinde kalacağını ve Cehennem’de ufalanacaklarını söylemektedir. Mezmurda da açıkça, "Ruhumu helak etmek isteyenler yerin derinliklerine inecekler" denmiştir. Mütercim bunu, "Ruhumu kabre sürüklemek isteyenler Cehennem olan yerin en aşağısına girecekler" diye tefsir etmiştir.
Tofet hakkında şöyle yazılmıştır: "Zira Tofet dünden beri hazırlanmıştır, kral için de hazırlanmıştır; derin ve geniş kılınmıştır, odunu ve ateşi boldur; Rabbin nefesi onu bir kükürt nehri gibi tutuşturur." Bilgelerimiz Tofet’i Cehennem olarak tefsir etmişlerdir; zira nefsinin arzularına kanan her kimse oraya düşer. Burası yaratılışın ikinci gününde yaratılmıştır; o günün ikincisi vardır lakin üçüncüsü yoktur. İkinci gün hakkında "iyiydi" denmemiştir, zira o gün Cehennem yaratılmıştır; bu sebeple pazartesi günü hayırlı işlere başlanmaz. Peygamber’in, Kral Sanherib ve ordusunun helaki hakkında peygamberlik ettiğini, bedenlerinin ölümüyle ruhlarının da Cehennem’de öleceğini, bu yüzden hepsinin sığması için oranın derin ve geniş kılındığını, odununun ve ateşinin bol olduğunu, Rabbin nefesinin yani ağzından çıkan rüzgarın ve iradesinin o ateşi bir kükürt nehri gibi körükleyip hepsini yakacağını söylemişlerdir. İbn Ezra ise Tofet’in, Kudüs civarında her türlü pisliğin atıldığı murdar bir yer olduğunu söyler. Onun bu sözünün delili, "Ben-Hinnom Vadisi’ndeki Tofet’i murdar etti" ayetidir.
İşte sana, akl-ı selimin ve mukaddes metinlerin şehadetiyle, şerirlerin cezalandırılacağı ilahi hüküm yerinin yedi ismi. Bilgelerimizin lisanında burası, Kudüs yakınlarındaki Ben-Hinnom Vadisi’ne nispetle Cehennem olarak adlandırılmıştır; zira oraya necasetler ve leşler atılır, bunları ve kemikleri yakmak için orada daima bir ateş yanardı. Bu sebeple, şerirlerin leşler ve necasetler gibi yakılacağı o hüküm yeri mecazi olarak Cehennem diye tesmiye olunmuştur.
Tanrı sana bütün bunları bildirdikten ve bu yedi ismin, Cehennem’de şerirler için mukadder olan yedi hüküm hanesine mukabil olduğunu gösterdikten sonra bil ki: Yüce ve aşağı Cennet’te salihlerin mertebelerine göre mükafatlandırılacağı konaklar olduğu gibi, Cehennem’de de yedi günde yaratılan dünyayı ifsat eden şerirlerden intikam almak için yedi derece vardır; her bir ruh, işlediği şer nispetinde cezalandırılacaktır.
Kısım 38 / 38
Zira şerirlerin azabı müsavi değildir. Kendi kendime, "Niçin bu azap dereceleri yedi adettir, ne eksik ne fazla?" diye sordum. Bunu anlamak için gayret sarf ettiğimde, günahların da yedi sınıfa ayrıldığını derk ettim. Süleyman Peygamber’in kelamında bunu görürsünüz: "Rabbin nefret ettiği altı şey vardır, yedi şey ise O’nun ruhuna iğrenç gelir: Gururlu gözler, yalancı dil, suçsuz kanı döken eller, şer planlar kuran yürek, kötülüğe koşmakta acele eden ayaklar, yalan soluyan yalancı şahit ve kardeşler arasına nifak sokan kişi." Radbag’ın yazdığı üzere, azalar yukarıdan aşağıya doğru bir sıra ile zikredilmiştir. "Yedi şey O’nun ruhuna iğrenç gelir" derken, yedinci cürüm olan nifak sokmanın en ağır günah olduğunu beyan etmiştir; zira nifak, bütün zararların sebebidir, gıybet nefrete yol açar ve suçsuz kanının dökülmesine sebebiyet verir. Dünyanın nizamı barış sütunu üzerinde durduğu ve hatta ölüler dahi barışa muhtaç olduğu gibi, kavga ve münakaşalar da yıkım ve helakin sebebidir. Rabbin nefret ettiği ve iğrenç bulduğu şeylerin sayısının yedi olması, bütün günah nevilerinin bu yedi sınıfta toplandığına delalet eder; hakikat de budur. Nitekim bilgelerimiz "Avot" risalesinde, "Yedi büyük günah sebebiyle dünyaya yedi nevi bela gelir" buyurmuşlardır. Rabbi Yehuda da "Nahalat Avot" kitabında bu sayının tesadüfi olmadığını beyan etmiş, meseleyi tetkik ettikten sonra sözlerini şöyle nihayete erdirmiştir: Bu yedi cürüm bütün günahları şamildir. Bu sebeple, "Onun sözüne inanma, zira yüreğinde yedi iğrençlik vardır" denmiştir. Levililer kitabındaki lanetlerde ise, "Günahlarınıza mukabil sizi yedi kat daha cezalandıracağım" buyrulmaktadır. Kutsal Olan’ın şanı, günahın miktarından fazla ceza vermekten münezzehtir; lakin buradaki murat, günahlarının yedi sınıfta toplanmasına mukabil onları yedi nevi bela ile cezalandıracağıdır. Milletlerin hakimleri de insanı dünyadan soğutan ve en ağır olan günahların yedi adet olduğunu söylemişlerdir: Haset, şehvet, kibir, hırs, zina, öfke ve tenbellik. Bütün günahların bunlardan neşet ettiği bir hakikattir. Nitekim Zohar kitabının "Şemot" bölümünde, ruhların işlediği yedi nevi günah zikredilmiş ve bunlara şer, habis, günahkar, şerir, müfsit, müstehzi ve kibirli denmiştir. "Pekude" bölümünde ise zulmet tarafının saraylarında yedi isim zikredilmiştir ki bunlar: Şer, murdar, şeytan, düşman, tökezleme taşı, sünnetsiz ve kuzeylidir. Kötü arzunun yedi isimle tesmiye edilmesinin bize ne faydası vardır? Şüphesiz ki bunlar, zikrettiğimiz yedi nevi günaha işaret etmektedir. Yine göreceksiniz ki, bu dünyada günahların cezalarının dereceleri de yedidir; Yüce Yaratıcı’nın hikmeti, emirlerine muhalif hareket edenleri bunlarla cezalandırmayı mukadder kılmıştır. Bunlar, kırk kırbaç cezasını gerektirmeyen günahlar, taşlama, yakma, kılıçla katletme, boğma, semavi ölüm ve ruhun kesilip atılmasıdır. İşte bu sebeple, şer işleyenler orada da yedi nevi ceza ile cezalandırılırlar; Tanrı her şeyi bir diğerinin mukabili olarak yaratmıştır. Buradan anlaşılan odur ki, Tanrı adil hükmü gereğince Cehennem’de yedi konak yaratmıştır ki her bir günahkar kendi cürmünün derecesine göre cezalandırılsın. Bilgelerimiz Cehennem hususunda uzun uzadıya durmuşlar, hatta onun uzunluğunu ve genişliğini ölçenler dahi olmuştur. Rabbi İşmael mektebinde şöyle öğretilmiştir: "Sion’da ateşi olan Rab buyuruyor; bu ateş Cehennem’dir. Kudüs’te fırını olan Rab buyuruyor; bu fırın Cehennem’in kapısıdır." Eruvin risalesinin "Osin Pasin" babında ise Cehennem’in üç kapısı daha olduğu zikredilmiştir.
İlgili eserler
Bu eser Kabala Koleksiyonu'nun parçasıdır →
- Kaynak eser
- Sefer Nishmat Hayyim (Libri quatuor de immortalitate animae)
- Neşir
- Amsterdam, 1651 (birinci baskı; Latince alt başlıklı dört kitap)
- Konum
- 7. sayfa, açılış meditasyonu (translation alanı)
- Çeviren
- Şira Nur Uysal
- Dijital nüsha
- Source Library
Uysal, Ş. N. (Çev.). (2026). Hayatın Ruhu: İnsanı Taçlandıran Ruh Üzerine. Kadim Kütüphane. https://kadimkutuphane.com/menasseh-ben-israel-nishmat-hayyim-ruhun-onceligi