Tanrının İyilik Pınarı ve Sudurun Taşması
The Principles of the Most Ancient and Modern Philosophy (Principia Philosophiae Antiquissimae et Recentissimae), Anne Conway, Latince baskı Francis Mercury van Helmont, 1690 — tam metin, Bölüm I–IX — dijital nüshadan özgün bir sayfa (Source Library).

Tanrının İyilik Pınarı ve Sudurun Taşması

Anne Conway (Latince baskısı Francis Mercury van Helmont eliyle)· 1690· Özgün: İngilizce· Source Library· ~118 dk okuma
NeoplatonizmTürkçe çeviriAçık erişim

Anne Conway on yedinci yüzyıl Cambridge Platoncularının çevresinde yetişmiş, ölümünden sonra Latince olarak yayımlanan tek eseriyle felsefe tarihine geçmiş bir düşünürdür. Bu kısa pasajda, yaratılışın zorunluluğunu Tanrının iyiliğinden türeten kadim Neoplatonik doğuş öğretisiyle karşılaşırız. Tanrı burada kendi doluluğundan taşan sonsuz bir pınar ve okyanus olarak resmedilir. İyilik doğası gereği kendini paylaşan bir güç olduğu için, yaratılış Tanrının özsel bir niteliğinin kaçınılmaz bir sonucu haline gelir.

Türkçe çeviri (tam çeviri) · Çeviren Şira Nur Uysal

BÖLÜM I

TANRI VE SIFATLARI ÜZERİNE

§ 1. Tanrı bir Ruhtur Işıktır ve Hayattır. Sonsuzca Hakîmdir İyidir Âdildir Kudretlidir. Her şeyi bilendir her yerde hazır olandır her şeye gücü yetendir. Görünen ve görünmeyen bütün şeylerin Yaratıcısı ve Yapıcısıdır.

§ 2. Tanrıda ne zaman vardır ne değişme ne terkip ne de parçalara bölünme. O kendinde ve kendinden bütünüyle ve evrensel olarak birdir. Onda hiçbir türlü çeşitlilik yahut karışım yoktur. Onda hiçbir türlü karanlık yahut cismanilik bulunmaz ve dolayısıyla hiçbir surette şekil yahut biçim de yoktur.

§ 3. O ayrıca has ve gerçek bir manada yaratıklarından ayrı bir Cevher yahut Zattır. Gerçi onlardan bölünmüş yahut ayrılmış değildir. Bilakis en sıkı biçimde ve en yüksek derecede onların hepsinde içten içe hazırdır. Yine de öyle ki onlar onun parçaları değildir. Ne onlar ona dönüşebilir ne o onlara. O ayrıca gerçek ve has bir manada bütün şeylerin Yaratıcısıdır. Onlara yalnızca şekil ve biçim vermekle kalmaz. Varlık Hayat Beden ve sahip oldukları başka her iyiliği de verir.

§ 4. Madem ki onda ne zaman vardır ne de bir değişkenlik buradan çıkar ki onda yeni bir Bilgi yahut İrade var olamaz. Bilakis onun Bilgisi ve İradesi ezelidir ve zamanın dışında yahut üstündedir.

§ 5. Aynı şekilde Tanrıda hiçbir İnfial var olamaz ki bu has manada konuşulursa yaratıklarına aittir. Zira her infial zamana ait bir şeydir ve başlangıcı ile sonu zamanla birliktedir.

§ 6. Tanrıda bir İde vardır ki bu onun kendi Suretidir yahut kendi içinde var olan bir Kelâmdır. Cevher yahut Zat bakımından onunla bir ve aynıdır. Bu İde ile yalnız kendini değil bütün öteki şeyleri de bilir. Ve bu İdeye yahut Kelâma göre hatta onun aracılığıyla bütün şeyler yapılmış ve yaratılmıştır.

§ 7. Aynı sebeple Tanrıda kendisinden çıkan bir Ruh yahut İrade vardır. Yine de Cevher yahut Zat bakımından onunla bir olan bir şeydir. Yaratıklar Varlıklarını ve Faaliyetlerini bununla alır. Zira yaratıklar Varlıklarını ve Mevcudiyetlerini yalnızca ve sadece ondan alır çünkü Tanrı onların var olmasını dilemiştir ve onun İradesi Bilgisine göre en sonsuz olandır. İşte böylece Tanrıdaki Hikmet ve İrade ondan ayrı belli bir Cevher yahut Varlık değildir. Yalnızca bir ve aynı Cevherin ayrı Tarzları yahut Vasıflarıdır. Madem ki Hıristiyanların en hakîm ve en basiretlileri Teslis kelimesiyle bunu anlamaktadır. Şimdi Yahudiler için de Türkler ve başka halklar için bir sürçme taşı olan o Üç ayrı Şahıs tabirini bir yana bıraksak ki kendisinde sağlam bir akıl yoktur ve hiçbir yerde Kitapta bulunamaz herkes bu noktada kolayca anlaşırdı. Zira Tanrının Hikmeti bulunduğunu ve kendisinde bütün şeyleri bildiği zati bir İdesi ve böyle bir Kelâmı olduğunu inkâr edemezler. Bütün şeylere Varlıklarını onun verdiğini kabul ettiklerinde de onda bir İrade bulunduğunu zorunlu olarak teslim etmek zorunda kalırlar. O İrade ile İdede gizli olanı fiile çıkarabilir yani onu meydana getirebilir ve oradan ayrı bir zati Cevher yapabilir. Yaratmak yalnızca budur yani bir yaratığın Zatını meydana getirmek. Yine de İde tek başına yaratığa varlık vermez. Bilakis İde ile birleşen İrade verir. Nitekim bir Usta Mimar zihninde bir Evin İdesini tasarladığında o Evi yalnızca İde ile inşa etmez. İrade İdeye katılır ve onunla birlikte işler.

BU İLK BÖLÜM ÜZERİNE ŞERHLER

İbranilerin bu Bölümün son kısımlarına dair kadim Faraziyesi şudur.

1. Madem ki Tanrı her şeyden çok aşkın büyük ve sonsuz bir Işıktı ve yine de en yüce İyilikti. Bu sebeple kendisini bildirebileceği Yaratıklar yapmak istedi. Fakat bunlar onun Işığının aşkın büyüklüğüne hiçbir surette dayanamazdı. Şu Kitap sözleri buraya aittir. Tanrı yaklaşılmaz bir Işıkta oturur. Hiç kimse hiçbir zaman Tanrıyı görmemiştir ve benzerleri.

2. Bu yüzden Yaratıkları uğruna en yoğun Işığının en yüksek Derecesini azalttı ki yaratıklarına yer olsun. Bundan hemen Mekân doğdu. Sanki dairevi bir Boşluk yahut Âlemler Uzayı gibi.

3. Bu Boşluk yokluğun sırf bir yoksunluğu değildi. Bilakis Işığın azaltılmış hâlde gerçek bir konumuydu ki bu İbranilerin Adam Kadmon dediği Mesihin Ruhuydu ve o bütün Uzayı dolduruyordu.

4. Mesihin bu Ruhu o Boşluk içinde daha yumuşak bir derecede kalan İlahiyatın bütün Işığıyla birleşmişti ki taşınabilirdi ve onunla birlikte tek bir Özne meydana getirdi.

5. Bu Mesih ki Logos yahut Kelâm yahut Tanrının İlk Doğan Oğlu diye anılır Yaratıkları uğruna Işığında yeni bir Azaltma yapmış olarak bütün Yaratık Silsilesini yahut Mertebelerini kendi içinde kurdu yahut yaptı.

6. Öyle ki onlara İlahi Tabiatının Işığını yahut Şualarını Tefekkür ve Sevgi Nesneleri olarak daha ileri derecede bildirebilsin. Bunlar Yaratıcı ile Yaratıkların birleştirici Fiilleriydi ve Yaratıkların Saadeti bu Birleşmede ibaretti.

7. İşte burada İlahi Temsilin Teslisi ortaya çıkar. Birinci Tasavvur şudur ki Tanrı sonsuzdur ve Meydana Getirmeden bağımsız ve onun üstünde düşünülmelidir. İkinci olarak Tanrı Mesihte olduğu gibi aynıdır. Üçüncü olarak Tanrı Mesih ile birlikte Yaratıklarda bulunduğu hâliyle aynıdır ki Yaratıklarının idrakine en az Işık derecesiyle uyarlanmıştır. Şu Kitap sözü buraya aittir. Hiç kimse hiçbir zaman Tanrıyı görmemiştir. Babanın Bağrındaki Oğul onu bize bildirmiştir.

8. Fakat İbranilerde Şahıs tabirini kullanmak yaygındır. Yine de öyle ki bununla tekil bir Dayanağı kastetmezler. Yalnızca bir Tasavvuru yahut bir tür Temsili yahut bir Düşünme Usulünü kastederler.

BÖLÜM II

§ 1. Madem ki bütün yaratıklar yalnızca ve sadece ondan var olmaktadır zira Tanrı onların var olmasını dilemiştir ve onun iradesi sonsuzca kudretlidir ve onun buyruğu hiçbir araca ya da aracı sebebe muhtaç olmaksızın yaratıklarına varlık vermeye tek başına yeterlidir buradan zorunlu olarak şu çıkar. Madem ki Tanrının iradesi ezelidir yahut ebediyettendir yaratılış da o iradenin hemen ardından araya hiçbir zaman girmeksizin gelmiş olmalıdır. Yaratıkların kendi başlarına ele alındıklarında Tanrı ile eş ezeli oldukları söylenemez zira bu hesapça ebediyet ile zaman birbirine karışırdı. Yine de yaratıklar ile onları yaratan irade birbirine öylesine hazırdır ve biri ötekinin ardından öylesine dolaysız gelir ki aralarına hiçbir şeyin girdiği söylenemez. Tıpkı iki dairenin birbirine dolaysızca değmesi gibi. Yaratıklara Tanrının kendisinden ve onun ezeli iradesinden başka bir başlangıç da yükleyemeyiz ki o irade onun ezeli İdesine yahut Hikmetine göredir. Bundan tabii bir sonuç olarak şu çıkar ki yaratılıştan bu yana geçen zamanlar sonsuzdur ve hiçbir sayıya sığmaz. Hiçbir yaratılmış akıl bunu kavrayamaz. Ebediyetin kendisinden başka bir başlangıcı olmayan bir şey nasıl sonlu yahut ölçülebilir olabilir.

§ 2. Fakat biri çıkıp zamanların sonlu olduğunu söylerse o hâlde onların başlangıçtan bu yana ölçüsünü altı bin yıl kadar sayalım. Nitekim kimileri bu dünyanın başlangıcından beri geçen bütün ömrünün bundan daha uzun olmadığını düşünür. Yahut bu dünyadan önce görünmez bir başka dünyanın bulunduğunu ve bu görünen dünyanın ondan çıktığını düşünenlerle birlikte bu dünyanın süresini altı yüz bin yıl sayalım. Yahut aklın kavrayabileceği kadar büyük başka herhangi bir yıl sayısı olsun. Şimdi soruyorum. Dünyanın bu zamandan önce yaratılmış olması mümkün müydü. Eğer bunu inkâr ederlerse Tanrının kudretini belli bir yıl sayısıyla sınırlamış olurlar. Eğer kabul ederlerse bütün zamandan önce bir zaman bulunduğunu kabul etmiş olurlar ki bu apaçık bir çelişkidir.

§ 3. Bunlar böylece serildikten sonra sayısız kişinin fena hâlde şaşırdığı şu soruya cevap vermek kolaylaşır. Yaratılış ebediyetten mi yapılmıştır yahut yapılabilir miydi. Eğer ebediyet ve ezeliyet ile sonsuz sayıda zamanı kastediyorlarsa bu anlamda yaratılış ezelden yapılmıştır. Fakat Tanrının kendisinde bulunan türden bir ebediyeti kastediyorlarsa yani yaratıkların Tanrı ile eşit yahut eş ezeli olduğunu ve hiçbir zaman başlangıçları bulunmadığını söylüyorlarsa bu yanlıştır. Zira hem yaratıkların hem de zamanların bir başlangıcı olmuştur ki zamanlar yaratılmış varlıkların ardışık hareketlerinden ve işleyişlerinden başka bir şey değildir. O başlangıç ise Tanrıdır yahut Tanrının ezeli iradesidir. Hem kavranabilecek en küçük zaman parçası kendi içinde bir tür sonsuzluk barındırırken zamanların bütünüyle ve tümlüğüyle sonsuz olduğunun söylenmesi niçin birine tuhaf gelsin. Zira nasıl ki daha büyüğü tasavvur edilemeyecek kadar büyük bir zaman yoksa öylece daha küçüğü olamayacak kadar küçük bir zaman da yoktur. Zira bir dakikanın altmışta biri altmış başka parçaya bölünebilir ve bunlar da yine başkalarına ve böylece sonsuza dek.

§ 4. Fakat yaratılışın başlangıcından bu yana zamanların sonsuzluğu Tanrının iyiliğinden de gösterilebilir. Zira Tanrı sonsuzca iyidir sevgi doludur ve cömerttir. Dahası kendisi iyiliğin ve şefkatin ta kendisidir. İyiliğin şefkatin ve cömertliğin sonsuz bir pınarı ve babasıdır. Şimdi bu pınarın daima bolca akmaması ve kendinden diri sular göndermemesi nasıl mümkün olabilir. Bu okyanus yaratıkların vücuda gelişine doğru kendi sudurundan taşarak sürekli bir akışla durmadan bereketlenmeyecek midir. Zira Tanrının iyiliği kendi öz tabiatı gereği kendini paylaşan ve çoğaltan bir iyiliktir. Madem ki onda hiçbir eksik yoktur ve mutlak doluluğu ile aşkın bereketi sebebiyle ona hiçbir şey eklenemez. Yine aynı sebeple kendisini çoğaltamaz zira bu birden çok Tanrı bulunduğunu tasavvur etmekle bir olurdu ki çelişkidir. Şimdi zorunlu olarak şu çıkar ki o yaratıklarına ezelden yahut sayısız zamandan beri varlık vermiştir. Aksi hâlde Tanrının paylaşan iyiliği ki onun zati sıfatıdır sonlu bir şey olurdu ve süresi belli bir yıl sayısından ibaret kalırdı. Bundan daha saçma bir şey yoktur.

§ 5. Yaratıcı olmak Tanrının zati bir sıfatıdır. Bunun sonucu olarak Tanrı daima Yaratıcı olmuştur ve daima Yaratıcı olacaktır. Aksi hâlde değişmiş olurdu. Bu yüzden yaratıklar da daima var olmuştur ve daima var olacaktır. Fakat yaratıkların ebediyeti onların daima var oldukları ve sonu olmaksızın daima var olacakları zamanların bir sonsuzluğundan başka bir şey değildir. Zamanların bu sonsuzluğu Tanrının ebediyetinin sonsuzluğuna da eşit değildir. Zira Tanrının kendi ebediyetinde hiçbir zaman yoktur. Orada hiçbir şey için geçmiş yahut gelecek denemez. Bütünü daima hazırdır. O gerçekten zamanların içindedir fakat onlar tarafından kuşatılmaz. İbraniler bundan biraz farklı konuşuyor görünseler de bu görüşe aykırı düşmezler zira onlar da zamanların belirsiz bir süresine cevaz verirler.

§ 6. Bunun sebebi ise açıktır. Zira zaman yaratıkların ardışık hareketinden yahut işleyişinden başka bir şey değildir. O hareket yahut işleyiş dursaydı zaman da dururdu ve yaratıkların kendileri de zamanla birlikte son bulurdu. Bu yüzden her yaratığın tabiatı öyledir ki hareket hâlindedir yahut belli bir hareketi vardır ve bu hareket sayesinde ileriye doğru yol alır ve daha ileri bir kemale erişir. Madem ki Tanrıda daha ileri bir kemale doğru ardışık bir hareket yahut işleyiş yoktur zira o mutlak surette kemal sahibidir. Buradan çıkar ki Tanrıda yahut onun ebediyetinde hiçbir zaman yoktur. Dahası madem ki Tanrıda parçalar yoktur onda zamanlar da yoktur. Zira bütün zamanların parçaları vardır ve daha önce söylendiği gibi gerçekten sonsuzca bölünebilirdir.

BÖLÜM III

§ 1. Yukarıda anılan Tanrı sıfatları ve bilhassa şu ikisi yani Hikmeti ile İyiliği gereğince düşünülürse Okulcuların ve Filozofların yanlış bir adla İradenin Kayıtsızlığı diye andıkları şey büsbütün çürütülür ve kapı dışarı edilir. Onlar bunu has olmayan bir adla Hür İrade de demişlerdir. Zira gerçi Tanrının İradesi en hürdür öyle ki yaratıkları uğruna ne yaparsa hiçbir dış zorlama baskı yahut onlardan gelen bir sebep olmaksızın hür olarak yapar. Ne yaparsa kendi rızasıyla yapar. Yine de o fiil işleme yahut işlememe kayıtsızlığının Tanrıda bulunduğu hiçbir surette söylenemez. Zira bu bir Noksanlık olurdu ve Tanrıyı bozulabilir Yaratıklara benzetirdi. Çünkü İradenin bu Kayıtsızlığı Yaratıklardaki bütün Değişmenin ve Bozulabilirliğin Temelidir. Öyle ki Yaratıklar değişebilir olmasaydı onlarda hiçbir kötülük bulunmazdı. Bu yüzden aynı şey Tanrıda var sayılsaydı onun değişebilir olduğu var sayılmalıydı ve böylece bozulabilir İnsana benzerdi ki o çoğu zaman bir şeyi sağlam ve gerçek bir Akıldan yahut Hikmetin rehberliğinden değil sırf kendi keyfinden yapar. Bunda o Dünyadaki Zalim Müstebitlere benzer ki onlar birçok şeyi sırf kendi İradelerinden yahut keyiflerinden Güçlerine güvenerek yaparlar. Öyle ki yaptıkları şey için kendi keyifleri olmaktan başka hiçbir Sebep gösteremezler. Oysa aralarından iyi bir Adam bir işi yaparken yahut yapmak üzereyken ona uygun bir sebep gösterebilir. Bunun sebebi de gerçek İyiliğin ve Hikmetin bunu yapmasını gerektirdiğini bilmesi ve anlamasıdır. Bu yüzden adil olduğu için o işin görülmesini ister. Öyle ki onu yapmasaydı Görevini savsaklamış olurdu.

§ 2. Zira gerçek Adaletin yahut İyiliğin kendinde hiçbir Enlilik yahut Kayıtsızlık yoktur. Bilakis bir noktadan öbürüne çizilmiş belli bir doğru çizgi gibidir ki orada iki nokta arasına gelişigüzel iki yahut daha çok Çizgi çizilebileceği söylenemez. Hepsi de doğru olamaz. Zira doğru olan yalnız bir tane olabilir gerisi eğri yahut bükük olacaktır. Yukarıda anılan o tek doğru Çizgiden uzaklaştıkça yahut ona olan mesafeleri arttıkça az yahut çok öyle olurlar. Buradan açıktır ki İradenin bu Kayıtsızlığı Tanrıda hiçbir yer bulmaz zira bir Noksanlıktır. O her ne kadar en hür Fâil olsa da yine de bütün Fâillerin en zorunlu olanıdır. Öyle ki Yaratıkları uğruna yahut için her ne yaparsa onu yapmaması imkânsızdır. Zira onun Sonsuz Hikmeti İyiliği ve Adaleti kendisine bir Yasadır ki onu çiğneyemez.

§ 3. Bu yüzden buradan açıkça çıkar ki Tanrı için Yaratıklarına Varlık verip vermemesi kayıtsız bir şey değildi. Bilakis onları İlahi Hikmetinin ve İyiliğinin belli bir iç dürtüsünden yaptı. Böylece Dünyayı yahut Yaratıkları yapabildiği en erken zamanda yarattı. Zira zorunlu bir Fâilin tabiatı budur yani yapabildiği her şeyi yapmaktır. Bu yüzden Dünyayı yahut Yaratıkları altı bin Yıldan önce yahut altmış bin Yıldan önce yahut altı yüz bin Yıldan önce ve benzeri sonsuz Zamanlarda yaratabildiğine göre buradan çıkar ki bunu yapmıştır. Zira Tanrı hiçbir çelişki içermeyen şeyi bütünüyle yapabilir. Fakat Dünyaların yahut Yaratıkların bu Andan önce sonsuz Zamanlarda var olduğu söylenirse bu bir çelişki içermez. Tıpkı bu Andan sonra sonsuz Zamanlar oldukları gibi. Sonrakinde hiçbir çelişki yoksa öncekinde de hiçbir çelişki yoktur.

§ 4. Bu Sıfatlar gereğince düşünülünce çıkar ki Yaratıklar sonsuz Sayılarda yaratılmıştır yahut Tanrının yaptığı sonsuz bir Dünyalar yahut Yaratıklar çokluğu vardır. Zira Tanrı sonsuzca kudretli olduğuna göre öyle büyük hiçbir Yaratık Sayısı olamaz ki o daima daha fazlasını yapamasın. Ve zaten kanıtlandığı gibi yapabildiği her şeyi yaptığına göre elbette onun İradesi İyiliği ve Cömertliği Gücü kadar geniş ve yaygındır. Buradan apaçık çıkar ki Yaratıklar Sonsuzdur ve sonsuz Tarzlarda yaratılmıştır. Öyle ki hiçbir Sayı yahut Ölçüyle sınırlanamaz yahut çevrelenemez. Örnek verelim. Bütün Yaratıklar bütünlüğünü bir Daire sayalım ki yarıçapı Yeryüzü Küresinin bütününde bulunan Toz yahut Kum Taneleri kadar çok Yeryüzü Çapı içersin. Ve aynısı öyle küçük Atomlara bölünsün ki bunlardan yüz bini bir Haşhaş tanesinde bulunabilsin. Şimdi kim inkâr edebilir ki Tanrının Sonsuz Gücü bu Sayıyı daha büyük ve daha da büyük hatta Sonsuz bir Çoğaltmaya dek büyütemezdi. Zira bu Sonsuz Güce Yaratıkların gerçek Varlıklarını çoğaltmak becerikli bir Hesap adamının herhangi bir Sayıyı gitgide büyütmesinden daha kolaydır. O Sayı hiçbir zaman öyle büyük olamaz ki Ekleme yahut Çarpma yoluyla sonsuza dek büyütülemesin. Dahası zaten gösterildiği gibi Tanrı zorunlu bir Fâildir ve yapabildiği her şeyi yapar. Öyleyse Yaratıkların Zatlarını sonsuza dek çoğaltıyor ve hâlâ çoğaltmaya devam ediyor olması gerekir. Bu yüzden Yaratıklar Sonsuz demektense Sınırsız denmeye daha layıktır.

§ 5. Aynı Sebeple şu da kanıtlanır. Yalnızca birlikte düşünülen bütün Yaratıklar Bedeni yahut Sistemi Sonsuz değildir yahut kendinde bir tür Sonsuzluk barındırmaz. Bilakis her Yaratık hatta Gözlerimizle seçebildiğimiz yahut Zihnimizde tasavvur edebildiğimiz en küçüğü bile kendinde öyle bir Parçalar Sonsuzluğu yahut daha doğrusu tam Yaratıklar barındırır ki sayılamazlar. Tıpkı inkâr edilemeyeceği gibi ki Tanrı bir Yaratığı bir başkasının içine koyabildiğine göre iki tanesini de bir tanesi kadar dört tanesini de iki tanesi kadar sekiz tanesini de dört tanesi kadar koyabilir. Öyle ki daima küçüğü büyüğün içine koyarak onları sonsuza dek çoğaltabilir. Ve hiçbir Yaratık öyle küçük olamayacağına göre ki daima daha küçüğü olmasın öyle de hiçbir Yaratık öyle büyük olamaz ki daima daha büyüğü olmasın. Şimdi çıkar ki en küçük Yaratıkta Sonsuz Yaratıklar var olabilir yahut kavranabilir ki bunların hepsi Beden olabilir ve bir bakıma kendileri açısından birbirine geçmez olabilir. Ruh olan ve birbirine nüfuz edebilen o Yaratıklara gelince her yaratılmış Ruhta bir Ruhlar Sonsuzluğu bulunabilir. Bu Ruhların hepsi hem anılan Ruhla hem de birbiriyle eşit yayılımda olabilir. Zira bu durumda Kaba ve daha Cismani olana nüfuz eden o Ruhlar daha İnce ve Esirseldir. Bu yüzden burada hiçbir Yer sıkıntısı olamaz ki biri ötekine yer vermeye zorlansın. Bedenlerin ve Ruhların Tabiatı üzerine kendi yerinde daha çok söylenecektir. Şunu göstermek için bu kadarı yeter ki her Yaratıkta ister Ruh ister Beden olsun bir Yaratıklar Sonsuzluğu vardır. Bunların her biri bir Sonsuzluk barındırır ve yine bunların her biri de böylece sonsuza dek.

§ 6. Bütün bunlar Tanrının büyük Gücünü ve İyiliğini pek yüceltir ve ortaya koyar. Zira onun Ebediyeti Ellerinin Eserleriyle açıkça görülür. Evet yaptığı her Yaratıkta görülür. Bununla Yaratıkları Tanrıya eşit kıldığımız da öne sürülemez. Zira bir Sonsuz bir başkasından büyük olabildiğine göre Tanrı da bütün Yaratıklarından hâlâ Sonsuzca büyüktür ve bu hiçbir kıyas kabul etmeksizindir. Ve gerçekten böylece Tanrının Görünmez Şeyleri açıkça görülür. Yani yapılmış olan o şeylerde anlaşılırlar. Zira Eserler ne kadar büyük ve muhteşemse Ustanın Büyüklüğü de o kadar çok görülür. Bu yüzden bütün Yaratık Sayısının Sonlu olduğunu ve sayılabilecek kadar Fert içerdiğini ve bütün Evren Bedeninin Boyluluk Enlilik ve Derinliğe göre yalnızca şu kadar Dönüm yahut Mil yahut Yeryüzü Çapı tuttuğunu öğretenler böylesine büyük bir Haşmeti fazla alçak ve yakışıksız bir Tasavvurla düşünürler. Böylece kendilerine tahayyül ettikleri o Tanrı gerçek Tanrı değildir. Bilakis kendi Hayallerinin bir Putudur ki onu bir Kovan sınırları içinde kapatılmış birkaç küçük Arı gibi birkaç Parmak ölçüsünde dar bir Meskene hapsederler. Zira yukarıda betimlenen o gerçekten büyük ve Evrensel Dünyaya kıyasla onların var saydığı o Dünya başka nedir ki.

§ 7. Fakat Tanrıyı bu Sonlu Evrenin içine kapatmadıklarını bilakis onu hem dışında hem içinde Sonsuz Hayali Uzaylarda var saydıklarını söylerlerse buna şöyle cevap verilebilir. Eğer o Uzaylar sırf hayaliyse elbette Beynin Ahmakça Kurgularından başka bir şey değildir. Fakat gerçek Varlıklarsa Tanrının Yaratıklarından başka ne olabilirler. Ayrıca ya Tanrı o Uzaylarda işler ya işlemez. İşlemezse o zaman Tanrı orada değildir. Zira nerede olursa olsun orada işler. Çünkü onun Tabiatı budur ki Ateşin yakması yahut Güneşin ışıması gibi o da öyle işlemek zorundadır. Zira Tanrı böyle sürekli işler ve onun İşi Yaratmak yahut Yaratıklara Varlık vermektir ki bu kendisindeki o Ebedi İdeye yahut Hikmete göredir. İbranilere göre Tanrı Sonsuzdur ve ona Ensoph derler. Zira Dünyanın Uzayı dışında var olduğu söylenir çünkü Yaratık onun Işığının Uçsuzluğunu içine alamazdı. İlk Bölüm üzerine Şerhlerde söylenene bakınız. Onun hayali Uzaylarda var olduğu da söylenmez zira hiçbir yer Tanrıya tam uymaz. Fakat orada yalın Faaliyetiyle iş gördüğü söylenebilir. Yine de Yaratıklar yoluyla işlenen her şey Mesih tarafından yapılır ki o Ensophun kendisi kadar Uçsuz değildir.

§ 8. Fakat Tanrının bu sürekli Fiili yahut İşleyişi ki kendisindedir yahut kendisinden çıkar yahut kendisine bakar İradesinin yalnızca bir tek sürekli Fiili yahut Buyruğudur. Onda ne Zaman ne Ardışıklık vardır ne öncelik ne sonralık. Bilakis bir aradadır ve daima Tanrıyla hazırdır. Öyle ki ondan hiçbir şey ne geçmiştir ne gelecektir çünkü onun parçaları yoktur. Fakat Yaratıklarda göründüğü yahut son bulduğu ölçüde onda Zaman ve parçaların Ardışıklığı vardır. Bu her ne kadar kavranması pek güç görünse de yine de sağlam akılla yeterince gösterilebilir. Şu yalın ve bilinen Örnek anlayışımıza bunda biraz yardım etmez mi. Bir Merkezle döndürülen büyük bir Daire yahut Çark düşünün ki Merkez daima bir yerde kalır. Tıpkı kimilerinin sandığı gibi ki Güneş bu tarzda Merkezinde kalan bir Melek yahut Ruh eliyle şu kadar günde Merkezi çevresinde döndürülür. Şimdi her ne kadar Merkez bütün Çarkı hareket ettirse ve onda büyük ve sürekli bir Hareket yaratsa da yine de kendisi daima durur ve en ufak surette bile hareket etmez. Öyleyse bütün Yaratıklarındaki İlk Hareket ettiren olan Tanrıda bu ne kadar daha çok böyledir. O bütün Yaratıklarını onların gerçek ve tayin edilmiş Hareketlerine göre hareket ettirir ama kendisi onlar tarafından hareket ettirilmez. Fakat onda Yaratıkların Hareketleriyle yahut İşleyişleriyle bir Benzerliği yahut Uygunluğu olan şey İradesinin Yönetimidir ki bu has manada konuşulursa Hareket değildir. Çünkü her Hareket ardışıktır ve yukarıda gösterildiği gibi Tanrıda yer bulamaz.

§ 9. Fakat söylediğimiz şeye yani kavranabilen en küçük Yaratığın kendinde Sonsuz Yaratıklar barındırdığına öyle ki Bedenin yahut Maddenin en küçük Zerresinin bile sonsuz Tarzlarda yayılabileceğine ve gitgide daha küçük parçalara bölünebileceğine karşı kimileri şu İtirazı kurabilir. Gerçekten bölünebilir olan yani fiili bir bölünmenin herhangi bir surette yapılabildiği ölçüde bölünebilen şey seçilemez parçalara bölünebilirdir. Fakat Madde yahut Beden yani tam yahut bileşik olan Madde fiili bir bölünmenin yapılabildiği ölçüde gerçekten bölünebilirdir. Bu yüzden ve benzeri. Buna cevap veririm. Bu Argüman Mantıkçıların Compositiones non componendorum dediği yanlışa dayanır ki bu bir çelişki yahut saçmalık ima eden Kelimelerin yahut Terimlerin bir birleşmesidir. Bu da şu Terimde görülür. Gerçekten bölünebilir. Bu bir ve aynı şeyin hem bölünmüş hem bölünmemiş olmasını imler. Zira Gerçekten sözü Bölünmeyi Bölünebilir sözü ise Bölünmeyi değil yalnızca bölünme Kabiliyetini gösterir. Bu da biri Görünürce kör yahut Duyulurca duyusuz yahut Diri diri ölü dese ne kadar saçma ve çelişkiliyse o kadar saçmadır. Fakat Gerçekten Bölünebilir Terimleriyle iki şeyi değil yalnızca bir şeyi yani onun ya gerçekten bölünmüş ya yalnızca bölünebilir olduğunu kastediyorlarsa Yanlışı kolayca bulacağız. Zira Birincisi eğer Gerçekten Bölünebilir ile bölünmüş olandan başka bir şey kastetmiyorlarsa bu manada Büyük Öncülü kabul ederim yani gerçekten bölünmüş olan şey fiili bir bölünmenin yapılabildiği ölçüde seçilemez parçalara bölünebilirdir. Fakat aynı sebeple Küçük Öncül yanlıştır yani Maddenin fiili bir Bölünmenin yapılabildiği ölçüde bölündüğü. İkincisi eğer Gerçekten Bölünebilir dedikleriyle yalnızca bölünebilir bir şeyi yahut böyle bölünecek bir güç yahut kabiliyet bulunan bir şeyi kastediyorlarsa şimdi Büyük Öncülü inkâr ederim yani bölünmenin yapılabildiği ölçüde bölünebilir olan şeyin seçilemez parçalara bölünebilir olduğunu. Ayrıca bu manada o önerme sırf Bir Söz tekrarıdır ve aynı şeyin gereksiz bir yinelenmesidir. Aynı Argümanla İnsanın Ruhunun da yalnızca Sonlu bir Yıl Sayısından ibaret olduğu ve dolayısıyla Ölümlü olup bir sonu bulunduğu kanıtlanabilirdi ki bu yanlıştır. Zira Madde böyle bir bölünmeye gelse gerçekten o bölünmenin bir sonu olabilir. Fakat yine bu İlkinden sonra bir başka bölünmeyi ve böylece sonsuza dek kabul edebilir. Ve burada şuna dikkat edilmeli. Bedenin yahut Maddenin en küçük Zerresi dediğimde bu daima daha küçük parçalara ve böylece sonsuza dek bölünebilir. Öyle ki hiçbir Maddede daima daha ileri bölünebilir yahut daha küçük parçalara bölünmeye elverişli olmayan bir fiili bölünme yapılamaz ve bu sonsuzdur. Yine de bununla Tanrının Mutlak Gücünün ne yapacağını yahut yapabileceğini belirlemek istemem. Kimilerinin boş ve kaba bir tartışmayla yaptığı gibi. Yalnızca Tanrının Gücünün Yaratıklarında ve Yaratıklarıyla iş gördüğü ölçüde muhtemelen ne yapabileceğini yahut yapacağını ima ederim. Yani bütün Meydana Getirmelerde ve Oluşlarda hem de bütün Çözülmelerde ve Bölünmelerde Bedenlerin yahut Yaratığın Tabiatında hiçbir Bedeni öyle küçük parçalara bölmez ve bölemez ki bunların her biri daima daha ileri bir bölünmeye elverişli olmasın. Zira hiçbir Yaratığın Bedeni asla en küçük parçalarına indirgenemez. Evet öyle parçalara indirgenemez ki artık ne herhangi bir Yaratığın en ince işleyişiyle ne de yaratılmış bir Güçle geri döndürülemesin. Ve bu Cevap şimdiki maksadımıza yeter. Zira Tanrı hiçbir Bedende yahut Maddede Yaratıklarla iş birliği yaptığı ölçüden fazla bir bölünme yapmaz. Bu yüzden Yaratıkları asla en küçük parçalarına indirgemez zira o zaman bütün Hareket ve İşleyiş Yaratıklarda dururdu. Çünkü her Hareketin Tabiatı bir şeyi aşındırıp daha ince parçalara bölmektir. Bunu yapmak ise Tanrının Hikmetine ve İyiliğine aykırı olurdu. Zira bütün Hareket ve İşleyiş herhangi bir Yaratıkta dursaydı o Yaratık Yaratılışta büsbütün faydasız ve yararsız olurdu ve böylece sırf bir yokluktan daha iyi olmazdı. Fakat daha önce söylendiği gibi Tanrı Hikmetine ve İyiliğine yahut Sıfatlarından herhangi birine aykırı olanı yapamaz.

§ 10. Dahası her şeyin daima daha küçük parçalara bu Sonsuz Bölünebilirliğini düşünmek gereksiz yahut faydasız bir Kuram değildir. Bilakis pek büyük öneme sahip bir şeydir. Yani bununla Şeylerin Sebepleri ve İlletleri anlaşılabilir ve bütün Yaratıkların en yücesinden en aşağısına dek nasıl birbiriyle ayrılmaz biçimde birleştiği kavranabilir. Bu birleşme aralarına giren yahut araya gelen daha İnce Parçalar aracılığıyladır ki bunlar bir Yaratığın bir başkasına Suduru yahut Taşmasıdır. Bunlarla ayrıca en büyük mesafede bile birbirlerine etki ederler. İşte Yaratıklarda görülen bütün Yakınlığın ve Zıtlığın Temeli budur. Ve bu şeyler herhangi biri tarafından iyi anlaşılırsa cahil İnsanların Gizli Nitelikler dediği Şeylerin en gizli ve saklı İlletlerini kolayca görebilir.

BÖLÜM IV

§ 1. Zaten söylenenlerden şu çetrefil Soruya cevap vermek kolaydır. Yani Tanrı bütün Yaratıkları birlikte mi yoksa birbiri ardından mı yarattı. Eğer Yaratmak sözü Tanrının kendisine yahut İradesinin İç Buyruğuna bakıyorsa her şey birlikte yapılmıştır. Fakat Yaratıklara bakıyorsa o iş ardışık olarak yapılmıştır. Zira Tanrının Tabiatı ve Zati Sıfatı değişmez ve ardışıklıktan uzak olmaksa Yaratıkların Tabiatı da değişebilir ve ardışık olmaktır. Fakat Yaratmak sözü bütün Şeylerin Küllilerine Tohumlarına ve İlkelerine bakıyorsa ki bunlar Tanrıya bağlı olarak yani bütün Şeylerin Asli Başlangıcı olan Tanrıya tabi olarak Yaratıkların ardışık düzeni içinde aktığı adeta Kaynaklar ve Pınarlardır o zaman bütün Yaratıkların birlikte yaratıldığı söylenebilir. Bilhassa da bütün Yaratıkların İlk Doğanı olan Mesih yahut Mesih ele alınırsa. Bütün Şeylerin onunla yapıldığı söylenir. Nitekim Yuhanna bunu bildirir ve Pavlus açıkça teyit eder ki İsa Mesih ile hem görünen hem görünmeyen bütün Şeyler yapılmıştır.

§ 2. İsa Mesih ayrıca bütün Mesihi de gösterir ki o Tanrı ve İnsandır. Tanrı olduğu bakımından ona Logos ousios yani Babanın Zati Kelâmı denir. İnsan olduğu bakımından ise Logos prophorikos yani ifade edilmiş yahut dışa çıkmış Kelâm denir ki bu Tanrıda bulunan o Kelâmın kâmil ve zati Suretidir ve ebediyen yahut daima onunla birleşmiştir. Öyle ki bu onun Aracı ve Uzvudur tıpkı Bedenin Ruha nispetle olduğu gibi. Dışa çıkmış olan bu Kelâm ki Tanrının Hikmetidir hem Yeni hem Eski Ahitte çeşitli yerlerde anılır. Bu yerlerden biri yani Koloselilere Mektubun birinci babının on beşinci on altıncı ve on yedinci ayetleri öncekilerin bir açıklamasını içerir. Yani Oğul ile Kelâm yahut Hikmet ile yahut Sıfatlarından herhangi biriyle Tanrının yalın ve çıplak biçimde anlaşılmadığını gösterir. Zira onun Sıfatlarından herhangi biri Tanrının görünmez Sureti nasıl adlandırılabilir. Madem ki bu da kendisi kadar görünmezdir. Oysa Suret görünürlüğe getirilmiş bir şeyi gösterir ki bu kendine has bir tarzda görünmez Tanrıyı herhangi bir Yaratıktan daha çok açığa vurur ve temsil eder.

§ 3. Ve aynı sebeple Pavlus tarafından yukarıda anılan yerde bütün Yaratıkların İlk Doğanı diye adlandırılır. Bununla onun Yaratıklara olan ilişkisi gösterilir ki bu Yaratıkların hepsi İlk Hâllerinde adeta Tanrının Oğullarıydı. Oysa o bütün o Oğulların İlk Doğanıdır ki onlar deyim yerindeyse Tanrının bu İlk Doğan Oğlunun Oğullarıdır. Bu yüzden bütün Şeylerin onda var olduğu yahut Mevcudiyetini onda bulduğu söylenir. Zira onlar Dallar Kökten çıkar gibi ondan çıkmıştır. Yine de öyle ki belli bir tarzda hâlâ onda kalırlar.

§ 4. Onunla eşit yahut aynı Tabiattan oldukları için değil. Zira o zaman hiçbiri asla soysuzlaşıp İyiden Kötüye dönemezdi. Bu yüzden onlar İlk Doğana nispetle çok daha aşağı bir Tabiattandır. Öyle ki has manada konuşulursa asla ne ona dönüşebilirler ne o Babaya. Erişebilecekleri en yüksek nokta Kitabın bildirdiği gibi ona daha çok benzer olmaktır. İşte bu yüzden sırf Yaratık olan bizim Oğulluğumuza Evlatlık denir.

BÖLÜM V

§ 1. Bütün Yaratıkların İlk Doğanı olan Tanrının Oğlu ki biz Hıristiyanlar onu Kitaplar gereğince İsa Mesih adıyla anarız yalnızca onun İlahiliği değil aynı zamanda İlahilikle Ebedi Birlik içindeki İnsanlığı da kastedilir. Yani Göksel İnsanlığı Dünya var olmadan önce İlahilikle birleşmişti ve dolayısıyla Bedende gelmesinden de önceydi. Onun hakkında Kadim Kabalistler birçok şey aktarmışlardır. Yani Tanrının Oğlunun nasıl yaratıldığı ve Tabiat düzeninde bütün Yaratıklardan önceki Mevcudiyeti üzerine. Ayrıca herkesin onda ve onun aracılığıyla Bereket ve Kutsanma aldığı üzerine. Onu Yazılarında Göksel Adem Adam Kadmon yahut İlk İnsan Büyük Kâhin Kilisenin Kocası yahut Eşi diye de anarlar. Nitekim Philo Judaeus Tanrının İlk Doğan Oğluna böyle der.

§ 2. Bütün Yaratıkların İlk Doğanı olan bu Tanrının Oğlu yani Yahudi Bilginlerinin dediği gibi bu Göksel Adem ve Büyük Kâhin has manada Tanrı ile Yaratıklar arasında bir Aracıdır.

§ 3. Ve böyle bir Orta Varlığın bulunması bir Tanrının bulunması kadar kanıtlanabilirdir. Burada kastedilen öyle bir Varlıktır ki kendi Tabiatında gerçekten Tanrıdan aşağıdır ama bütün öteki Yaratıklardan büyük ve daha üstündür. İşte bu Üstünlüğü sebebiyle has manada Tanrının Oğlu diye adlandırılır. Bu Kanıtlamaya sıra gelince önce en yüce Varlık olan Tanrının Tabiatını yahut Varlığını sonra da birbiriyle kıyaslanacak olan Yaratıkların Tabiatını ve Zatını düşünmeliyiz. İşte oradan bu orta Tabiat kendini bize hemen açacaktır. Önceki Bölümlerde gösterildiği gibi Tanrının Tabiatı ve Zatı büsbütün değişmezdir. Bunu yalnızca Kutsal Kitaplar değil Tanrının Zihinlerimize verdiği Aklın Gücü de yeterince bildirir. Zira Tanrıda herhangi bir Değişkenlik olsaydı bu ister istemez daha yüksek bir İyilik derecesine yönelirdi. O zaman da en yüce İyilik olmazdı ki bu çelişkidir. Zira bir şey daha büyük bir İyilik derecesine yükseliyorsa bu tümüyle Erdemine ve Etkisine ortak olduğu daha büyük bir Varlık sayesinde olur. Oysa Tanrıdan büyük bir Varlık yoktur. Bu yüzden hiçbir surette iyileştirilemez ne olduğundan daha iyi olabilir hele hele hiç eksilemez ki bu bir Noksanlığı gösterirdi. Bu yüzden açıktır ki Tanrı yahut en yüce Varlık büsbütün değişmezdir. Şimdi Yaratıkların Tabiatı Tanrının Tabiatından gerçekten ayrı olduğuna göre Tanrının kimi Sıfatları vardır ki Yaratıklara aktarılamaz. Değişmezlik de bunlardan sayılır. Buradan zorunlu olarak çıkar ki Yaratıklar değişebilirdir yoksa Tanrının kendisi olurlardı. Dahası günlük tecrübe de bize Yaratıkların değişebilir olduğunu ve sürekli bir Durumdan bir başkasına geçtiğini öğretir. Fakat iki türlü Değişkenlik vardır. Birinde kendini ister İyiye ister Kötüye çevirme Gücü bulunur. Bu bütün Yaratıklarda ortaktır ama bütün Yaratıkların İlk Doğanında değildir. Ötekiyse yalnızca İyilikten İyiliğe ilerleme Gücüdür. Öyleyse burada üç katlı bir Varlıklar Sınıfı yahut mertebesi vardır. Birincisi büsbütün değişmez olandır. İkincisi yalnızca İyiye doğru değişebilendir. Öyle ki kendi Tabiatında İyi olan daha da iyi olabilir. Üçüncüsü kendi Tabiatında gerçekten İyi olsa da hem İyiye doğru hem de İyiden Kötüye doğru gelişigüzel değişebilendir. Bunların birincisi ile sonuncusu iki Uçtur. İkincisi ise aralarında tabii bir Aracıdır ki bu Aracıyla Uçlar birleşir. Ve bu Aracı her iki Uçtan da pay alır. Bu yüzden en elverişli ve has Aracıdır. Zira bir Uçtan yani Değişkenlikten yani İyiden daha büyük bir İyilik derecesine geçebilirlikten pay alır. Öteki Uçtan da yani İyiden Kötüye büsbütün değişmez olmaktan pay alır. Böyle bir Aracı Şeylerin Tabiatında zorunlu olarak gerekliydi. Aksi hâlde bir Boşluk yahut Uçurum kalırdı ve bir Uç bir Aracı olmaksızın bir başkasıyla birleşirdi ki bu imkânsızdır ve Evrenin bütün Seyrinde göründüğü gibi Şeylerin Tabiatına aykırıdır.

§ 4. Bu Orta Varlık öyle kaba bir tarzda anlaşılmamalıdır sanki Bedenin Gövdesi Baş ile Ayaklar arasında olduğu gibi iki Uç arasında bir Orta Yerde durmaktaymış gibi. Bilakis Tabiatı bakımından bir Aracıdır. Tıpkı Gümüşün Kalay ile Altın arasında yahut Suyun Hava ile Toprak arasında olduğu gibi. Yine de kimse Oğlu Tanrı ile Yaratıklar arasında öyle bir Aracı sanmasın sanki Tanrı bütün Yaratıklarında dolaysızca hazır değilmiş ve bütün Şeyleri dolaysızca doldurmuyormuş gibi. Zira o has manada bütün Şeylerde dolaysızca iş görür. Fakat bu Yaratıkların Tanrıyla olan o Birliğine ve Ortaklığına dair anlaşılmalıdır. Öyle ki Tanrı bütün Şeylerde dolaysızca iş görse de bu Aracıyı bir Alet gibi kullanır ve onunla Yaratıklarında iş birliği yapar. Çünkü bu Aracı Tabiatı bakımından onlara daha yakındır. Yine de Yaratık dediğimiz bütün öteki Meydana Getirmelerden hem de kendi Tabiatında daha üstündür. İşte bu yüzden hakkıyla bir Tanrı Yaratığı değil bütün Yaratıkların İlk Doğanı ve Tanrının Oğlu diye adlandırılır. Ve söz has manada alınırsa onun Meydana Gelmesi bir Yaratılıştan çok bir Doğuş yahut Tanrıdan bir Sudurdur. Gerçi bu sözün daha geniş manasına göre yaratılmış yahut biçimlendirilmiş olduğu da söylenebilir. Nitekim Kitap bir yerde onun için böyle konuşur. Fakat şeyin kendisi gereğince anlaşılırsa Kelimeler üzerine çekişmek gereksizdir. Yine de bir İnsanın Oğlundan ondan doğdu denir onun tarafından yapıldı yahut yaratıldı denmez. Bir İnsanın yaptığı bir Ev yahut Gemi için onun Oğludur demeyiz onun Eseridir deriz. Çünkü onun Oğlu kendisinin Diri Sureti ve Benzeridir ki bir Ev yahut Gemi için bu söylenemez. Bu yüzden Tanrının bu ilk Meydana Getirmesi yani dışa doğru olan bu ilk Ürünü bir Yaratıktan çok onun Oğlu diye daha yerinde ve has biçimde adlandırılır. Çünkü bu onun Diri Suretidir ve bütün Yaratıklardan büyük ve daha üstündür. Şimdi çıkar ki Oğlun kendisi de bunların hepsinde dolaysızca hazır olmalıdır ki onları mübarek kılıp yararlandırsın. Ve o Tanrı ile Yaratıklar arasındaki o gerçek Aracı olduğuna göre onların içinde var olmalıdır ki İşleyişiyle onları kendisiyle Birliğe uyandırsın. Ve o Tanrının en üstün Ürünü ve en kâmil Sureti olduğuna göre bütün Sıfatlarında Tanrıya benzemelidir ki bunların ona aktarıldığı çelişkisizce söylenebilir. Dolayısıyla zorunlu olarak Her Yerde Hazır olmalıdır. Ayrıca bütün Yaratıklarda hazır olmasaydı Tanrı ile onun bulunmadığı Yaratıklar arasında büsbütün bir Boşluk yahut geniş bir Uçurum kalırdı ki bu saçmadır.

§ 5. Dahası o Tanrının Değişmezliğinden ve Yaratıkların Değişkenliğinden pay aldığına ve böylece büsbütün değişmez olan ile büsbütün değişebilir olan arasında her ikisinden de pay alan bir Aracı olduğuna göre öyle de Ebediyetten ki Tanrıya hastır ve Zamandan ki Yaratıklara hastır pay aldığı söylenebilir. Burada Zaman ve Yaratıklar daha geniş bir manada yani Tanrının dışa doğru yaptığı bütün Ürünlere nispetle alınır. Öyle ki bu Orta Varlık da gerisi gibi orada kapsanır. Bu Orta Varlığı Yaratıklardan Zamanca önce olarak da tasavvur edemeyiz yalnızca Tabiat düzeninde önce olarak. Fakat Zaman ile sözün yaygın anlamına göre Şeylerin ardışık artmasını yahut eksilmesini anlarsak ki buna göre belli bir doruğa yahut noktaya dek büyüyüp artarlar sonra yine ondan düşerler ta ki ölünceye yahut başka bir Hayat Durumuna dönüşünceye dek işte bu manada kesinlikle teyit edilebilir ki ne bu Orta Varlık ne de onunla kâmilen birleşmiş herhangi bir Yaratık Zamana yahut onun Yasalarına tabidir. Zira Zamanın Yasaları ancak belli bir Devre yahut Çağa erişir. O Devre tamamlandığında Zamana tabi olan o şeyler çürür ve tükenir. Böylece ölür ve büsbütün başka bir Şeyler Türüne dönüşür. Nitekim Şairin şu eski Sözüne göre. Tempus edax rerum tuque invidiosa vetustas omnia destruis. Ki Türkçesi şöyledir. Ey şeyleri kemiren Zaman ve ey kıskanç ihtiyarlık her şeyi yok edersin. Ve bu yüzden Zaman bu Dünyada yaşayan bir İnsanın Çağına göre Dört Parçaya bölünür ki bunlar Bebeklik Gençlik Yetişkinlik ve İhtiyarlıktır ta Ölüme dek. Öyle ki Zamanla sınırlanan bütün şeyler Ölüme ve Bozulmaya tabidir yahut başka bir Şeyler Türüne dönüşür. Nitekim Suyun Taşlara Taşların Toprağa Toprağın Ağaçlara ve Ağaçların Hayvanlara yahut Diri Yaratıklara dönüştüğünü görürüz. Fakat bu en üstün Orta Varlıkta ne Çürüme vardır ne Bozulma. Has manada konuşulursa onda Ölümün de hiçbir yeri yoktur. O en güçlü ve en etkili bir Merhemdir ki kendisine katılan yahut kendisiyle birleşen bütün şeyleri Ölümden ve Bozulmadan koruyabilir. Öyle ki burada bütün şeyler sürekli yenidir taze ve yeşil fışkırır. Burada İhtiyarlıksız daimi bir Gençlik vardır. Ve burada İhtiyarlığın Kemali vardır yani hiçbir Yaş kusuru olmaksızın Hikmet ve Tecrübenin büyük artışı. Fakat Mesih Bedende geldiğinde ve Gökten kendisiyle taşıdığı o Bedende ki her yaratılmış Ruhun belli bir Aracı vardır ister Topraksal ister Havasal ister Esirsel tıpkı bunun olduğu gibi bizim Tabiatımızdan bir şey üstlendi ve dolayısıyla bütün Şeylerin Tabiatını. Çünkü İnsanın Tabiatı kendinde bütün Yaratıkların Tabiatını taşır. İşte bu yüzden ona Küçük Âlem de denir. Bu Tabiatı Ette ve Kanda üstlenince onu kutsadı ki bununla bütün Şeyleri kutsayabilsin. Böylece bütün Hamuru değiştiren o küçük Maya gibi oldu. Öyleyse Zamanın içine indi ve belli bir Süre yahut Devre boyunca kendi rızasıyla Zamanın Yasalarına tabi oldu ta ki büyük Işkenceler hatta Ölümün kendisi çeksin. Fakat Ölüm onu uzun tutmadı zira Üçüncü Gün yine dirildi. Ve bu bütün Çektiklerinin hatta Ölümünün ve Gömülmesinin sonuydu. Yani Yaratıklarını Düşüşle üzerlerine gelen Ölümden ve Bozulmadan iyileştirmek onarmak ve kurtarmak için. Böylece nihayet Zamanlara bir son vermek ve Yaratıkları Zamanların üstüne kendisine yükseltmek için. Orada o durur ki dün bugün bundan sonra ve daima aynıdır Çürüme Ölüm yahut Bozulma olmaksızın. Aynı şekilde İnsandaki Ruhani ve İçsel Belirişinde ki bununla Ruhu kurtarmayı iyileştirmeyi ve fidyeyle almayı amaçlar sanki belli bir tarzda kendini bir tür Ölüme ve İnfiale tabi kılar. Böylece belli bir Süre kendini Zamanın Yasalarına teslim eder ki İnsanların Ruhlarını Zamanın ve Bozulabilirliğin üstüne kendisine yükseltsin. Orada Bereket alırlar ve bir İyilik ve Erdem derecesinden bir başkasına sonsuza dek büyürler.

§ 6. Aynı Sebeple Mesihle kâmil bir Birliğe erişenler kâmil bir Sükûnet Bölgesine yahut Küresine yükseltilirler ki orada hiçbir şeyin hareket ettiği yahut zorladığı görülmez yahut algılanmaz. Zira orada en hızlı ve en şiddetli Hareketler bulunsa da yine de bunlar öylesine düzgün öylesine eşit ve öylesine ahenkli hareket eder ki en ufak bir aykırılık yahut düzensizlik olmaksızın büsbütün durgun görünürler. Bunun Dış Şeylerde birçok Örneği verilebilir. Zira gerçekten iki tür Hareket vardır ki Bedensel gözümüze Hareketsiz görünür. Yani aşırı çabuk ve hızlı olan ile aşırı yavaş olan. Öyle ki ancak orta tür bizce seçilebilir. Şimdi Zamanın ve onun Yasalarının altında yalnızca Yeryüzü ve Yeryüzü şeyleri değil aynı zamanda Güneş Ay ve Yıldızlar ve Dünyanın bütün görünen kısmı hem de görünmeyen daha nicesi kapsanabilir. Öyle ki uzun bir Zaman Silsilesinden sonra bütün o Şeyler apaçık büsbütün başka bir Şeyler Türüne dönüşebilir. Ve bu Tanrının bütün Yaratıklara bir Adalet Yasası olarak koyduğu aynı İlahi İşleyiş düzeni ve seyriyle olur ki bununla İlahi Hikmetinde her Yaratığı İşlerine göre ödüllendirmeyi amaçlamıştır.

§ 7. Öyleyse şimdilik o en üstün Orta Varlık üzerine bu kadarı söylenmiş olmakla yetinilebilir. Onun hakkında icabına göre sonraki Sayfalarda daha fazla söz edilebilir.

BÖLÜM VI

§ 1. Bütün Yaratıkların kendi Tabiatlarında değişebilir olduğu Tanrı ile Yaratıklar arasındaki ayrım gerektiği gibi düşünülünce apaçık ortaya çıkar ve bu her gün tecrübeyle de doğrulanır. Şimdi bir Yaratık kendi Tabiatında değişebilirse bunu Yaratık olmak sıfatıyla taşır ve dolayısıyla bütün Yaratıklar aynısına sahip olacaktır. Şu Kurala göre. Bir şeye belli bir Türe konmuş olarak uyan her ne ise o Türün kapsadığı bütün Fertlere de uyar. Fakat Değişkenlik bir Yaratığa uyar ki bu o Türün en genel Adıdır ve bütün Yaratıklar bu Ad altında kapsanır. Ve buradan da açıktır. Yoksa Tanrı ile Yaratıklar arasında hiçbir ayrım kalmazdı. Zira herhangi bir Yaratık kendi kendinden ve kendi Tabiatında değişmez olsaydı o Yaratık Tanrı olurdu çünkü Değişmezlik onun devredilemez Sıfatlarından biridir.

§ 2. Şimdi bu Değişkenliğin ne kadar ileri gidebileceğini yahut ne kadar genişleyebileceğini düşünelim. İlkin bir Fert bir başkasına ister aynı ister başka Türden dönüşebilir mi. Buna derim ki bu imkânsızdır. Zira o zaman Şeylerin öz Zatları değişmiş olurdu ki bu hem Yaratıklarda hem de bütün Şeyleri yapan Tanrının Hikmetinde büyük bir karışıklık doğururdu. Örnek olsun. Eğer bu Kişi ötekine dönüşebilseydi mesela Pavlus Yahuda'ya yahut Yahuda Pavlus'a o zaman günah işleyen kendi günahının cezasını çekmez de onun yerine erdemli ve suçsuz bir başkası çekerdi. Böylece iyi bir Adam kendi erdeminin ödülünü almaz kötü bir Adam onun yerine alırdı. Fakat iyi bir Adamın bir başkasına dönüştüğünü var saysak mesela Pavlus Petrus'a Petrus da Pavlus'a dönüşse Pavlus kendi hak ettiği Ödülü değil Petrus'un Ödülünü alırdı ne de Petrus kendininkini bilakis Pavlus'unkini alırdı ki bu bir karışıklık olur ve Tanrının Hikmetine yakışmazdı. Dahası eğer Şeylerin tikel Zatları birbirine dönüşebilseydi buradan çıkardı ki Yaratıklar kendilerinde doğru değildir ve böylece hiçbir şeyden emin olamaz hiçbir şeyi kesin bilemezdik. O zaman İnsanların genellikle kendilerinde bulduğu doğuştan Kavramlar ve Doğruluk Hükümleri de yanlış olur ve bunlardan çıkarılan Sonuçlar da öyle olurdu. Zira her doğru Bilim yahut Bilgi Kesinliği nesnelerin Doğruluğuna dayanır ki bunlara yaygın olarak Nesnel Doğruluklar denir. Eğer bu Nesnel Doğruluklar birbirine dönüşebilseydi elbette onlara dayanan Önermelerin Doğruluğu da değişirdi ve böylece hiçbir Önerme değişmez surette doğru olamazdı en açık ve bariz olanları bile. Mesela bütün bir parçasından büyüktür ve iki yarım bir bütün eder gibi.

§ 3. Düşünülecek İkinci Şey şudur. Bir Şeyler Türü bir başkasına dönüşebilir mi. Burada Şeylerin Türlerinin birbirinden nasıl ayrıldığına dikkatle bakmalıyız. Zira yaygın olarak Tür diye adlandırılan birçok Şeyler Türü vardır ki bunlar Cevher yahut Zat bakımından birbirinden farklı değildir yalnızca belli Tarzlarda yahut Özelliklerde farklıdır. O Tarzlar yahut Özellikler değiştiğinde o Şeyin Türünü değiştirdiği söylenir. Şimdi bu değişimin Varlığın kendisinde mi yoksa yalnızca bir tür Varoluş Tarzında mı olduğuna bakalım. Su gerçekte değişmez aynı kalır ve soğuk onu pıhtılaştırır ki önce akışkandı. Su Taşa dönüştüğünde burada Cevherinde daha büyük bir değişim olduğunu düşünmek için hiçbir sebep yoktur nitekim Su Buza döndüğü önceki örnekte de böyleydi. Yine Taş yumuşak ve gevşek bir Toprağa dönüştüğünde burada da Cevherinin hiçbir değişimi olmaz. Ve şeylerde gözlemlediğimiz bütün öteki Dönüşümlerde de Cevher yahut Zat daima aynı kalır ve yalnızca Tarzın yahut Modus'un bir değişimi olur. Öyle ki bir Şey bir Tarzda olmayı bıraktığında başka bir Tarzda olmaya başlar. Ve gerçekten aynı Sebepler kanıtlar ki Cevher yahut Zat bakımından birbirinden gerçekten ayrı olan bir Tür bir başkasına dönüşemez tıpkı bir Ferdin bir başkasına dönüşemeyeceği gibi. Zira Şeylerin Türleri Zihinde tek bir genel İde altında yahut ortak bir konuşma Terimi altında toplanmış Fertlerden başka bir şey değildir. Nitekim bir İnsan bir Tür olduğu ölçüde bütün İnsan Fertlerini kendinde kapsar ve bir At da bir Tür olarak her bir At Ferdini kapsar. Şimdi bir İnsan bir başkasına dönüşemiyorsa bu İnsan daha da az farklı bir Türden başka bir Ferde dönüşebilir. Örnek olsun. İskender Darius'a dönüşemiyorsa kendi Atı Bukefalos'a da dönüşemez.

§ 4. Şeylerin Dönüşümü ne kadar ileri gidebilir bunu bilmek için Cevher yahut Zat bakımından birbirinden gerçekten ayrı kaç Şeyler Türü olduğunu incelemeliyiz. Eğer dikkatle araştırırsak daha önce söylendiği gibi yalnızca Üç buluruz yani Tanrı Mesih ve Yaratıklar. Bu Üçünün Öz bakımından gerçekten birbirinden ayrı olduğu zaten kanıtlanmıştır fakat bu Üçten ayrı Dördüncü bir Varlık Türü bulunduğunu kanıtlayacak hiçbir Sebep gösterilemez. Bilakis Dördüncü bir Varlık Türü büsbütün gereksiz görünür. Zira bütün Evrendeki Görüngüler yeterince bu önceden anılan Üçe kendi uygun ve asli Sebepleri olarak indirgenebildiğine göre başka hiçbirini kabul etmeye gerek yoktur şu Kurala göre. Doğru anlaşılırsa en doğru ve kesin olan şu Kural. Varlıklar gereksiz yere çoğaltılmamalıdır. Zira önceden anılan Üç Zihnimizde tasavvur edilebilecek Cevherdeki bütün Türsel Farkları ortadan kaldırdığına göre ve böylece yalnız bunlarla Şeylerin o geniş ve sonsuz olasılığı doldurulduğuna göre bir Dördüncü Beşinci Altıncı yahut Yedinci Varlığa nasıl yer yahut mekân bulunabilir. Ve bunun bu Üçle yerine getirildiği daha önce kanıtlanmıştır yani her ne bir Varlık diye adlandırılabilirse o ya bütünüyle değişmezdir ki böyledir Tanrı En Yüce Varlık ya bütünüyle değişebilirdir yani hem İyiye hem Kötüye ki böyledir Yaratık yahut en aşağı Varlık ya da kısmen değişmez yani Kötülük bakımından ve kısmen değişebilirdir yani İyilik bakımından ki bununla Tanrının Oğlu Mesih anlaşılır Tanrı ile Yaratıklar arasındaki o Orta Varlık. Öyleyse önceden anılan Üçten ayrı bir Dördüncü Beşinci Altıncı Varlığı hangi Sınıfa yahut Mertebeye koyacağız. Ve bunun bu Üç tarafından yerine getirildiği ortaya konduğuna göre çünkü Töz bakımından bütün Alemdeki Görüngüler bu Üçe indirgenebilir bunların Asli Nedenleri olarak orada hiçbir gereklilik başka birini kabul etmeye yoktur. Ve bunun sebebi de açıktır. Zira Zaman Yaratıkların ardışık Hareketinden yahut İşleyişinden başka bir şey değildir. Doğru Akla ve Şeylerin Düzenine de pek uygundur ki Tanrı Bir olduğuna göre onda ne iki ne üç ne daha çok ayrı Cevher vardır. Ve Mesih de yalnız bir Mesih olduğuna göre onda daha çok ayrı Cevher yoktur o Göksel İnsan ve gerçek İlk Adem olduğu ölçüde. Öyle de Yaratık yahut bütün Yaratılış Türce yalnız bir Cevher yahut Öz'dür gerçi kendi tabi Türlerine yerleştirilmiş birçok Ferdi kapsasa da ve gerçekten Tarzca ama Cevher yahut Öz bakımından birbirinden ayrı değildir. Ve böylece Pavlus'un İnsan hakkında söylediği bütün Yaratıklar için de aynı şekilde anlaşılabilir zira İlk Hallerinde belli bir İnsan Türüydüler mükemmelliklerinden dolayı öyle adlandırılmışlardı nitekim ileride gösterilecektir yani Tanrı bütün Ulusları yahut Yaratık Ordularını bir Kandan yaptı ve kuşkusuz burada her ikisinin de Sebebi aynıdır zira Tanrı bütün Ulusları bir Kandan yaptığına göre birbirlerini sevsinler ve karşılıklı Sempati içinde dursunlar ve birbirlerine yardım etsinler diye Yaratıklara da böyle evrensel bir Sempati ve karşılıklı Sevgi yerleştirmiştir çünkü hepsi bir Bedenin Üyeleridir ve deyim yerindeyse Kardeştirler tek bir ortak Babaları vardır yani Mesihte olan Tanrı yahut Beden olmuş Kelâm ve böylece tek bir Anaları da vardır yani yalnızca o Cevher yahut Öz ki bundan çıkmışlardır ve bunun gerçek Parçaları ve Üyeleridir ve Günah bu Sevgiyi ve Sempatiyi harikulade biçimde zedelemiş olsa da yine de onu yok etmemiştir.

§ 5. Önceden anılan bu Üç ayrı Varlık kabul edilip başka hiçbiri kabul edilmeyince Gerçeğin orta yolunda güvenli bir yolda yürürüz ve Entite hakkındaki o büyük Yanılgıları ve Karışıklıkları hem sağdan hem soldan bırakmış oluruz. Zira ilkin Bütün Şeylerin yalnız Bir Varlığı olduğunu öğretenler vardır ki Yaratıklar bunun gerçek ve öz Parçalarıdır ve bunlar Tanrı ile Yaratıkları birbirine karıştırır sanki ikisi de tek bir Cevhermiş gibi öyle ki Günah ve Şeytanlar o İlahi Varlığın Parçalarından yahut en azından Değişimlerinden başka bir şey olmazdı ki buradan pek tehlikeli Sonuçlar doğar. Gerçi bu yanılgıya bilmeden düşenlere karşı yanlış anlaşılmasını istemem yine de Okuyucuyu uyarmak isterim ki bu İlkelerin nereye vardığını daha iyi düşünüp saçmalığından kaçınsın. Öte yandan yalnız İki Şeyler Türüne izin verenler de vardır yani bütünüyle değişmez En Yüce Varlık olan Tanrı ve bütünüyle değişebilir en aşağı Varlık olan Yaratık fakat bunlar bizim yukarıda betimlediğimiz o mükemmel Düzeni gereğince gözetmezler ki bu bütün Şeylerde açıktır çünkü belki de dikkat etselerdi bu İki Uçtan başka her ikisinden de pay alan belli bir Orta Varlık bulunduğunu fark ederlerdi ve bu İsa'dır o Mesih ki yalnız daha bilge Yahudiler değil bazı Gentiller arasında da böyle adlandırılanlar bunu kabul etmiştir yani böyle bir Orta Varlık bulunduğunu savunmuşlardır ki bunu Logos Tanrının Oğlu İlk Doğan Akıl Hikmet Göksel Adem vb. çeşitli Adlarla anmışlardır. Öyle ki bazıları ona Ebedi Orta Varlık da derler. Bu Şeyler gerektiği gibi düşünülürse Yahudiler kadar Türkler ve öteki İnfidel Uluslar arasında da gerçek İman ve Hıristiyan Dininin yayılmasına ve ilerlemesine az katkıda bulunmaz yani eğer Tanrı ile İnsan arasında evet Tanrı ile bütün Yaratıklar arasında bir Aracı bulunduğunu Tanrının Yaratıcı olduğunu kanıtlayan Sebepler kadar sağlam Sebeplerle kanıtlayabildiğimiz görünürse ve buna inananlar gerçekten İsa Mesih'e inandıkları söylenebilir henüz onun Bedende geldiğini bilmemiş yahut buna ikna olmamış olsalar bile zira öncekini kabul ederlerse zekiyseler ister istemez sonrakini de kabul etmeye zorlanacaklardır. Yine başkaları da vardır ki Şeylerin Türsel Varlıklarını âdeta sonsuzca çoğaltırlar farklı Cevherleri ve Özsel Nitelikleriyle bu ise o mükemmel Şeyler Düzenini bütünüyle altüst eder ve İlahi Sıfatların Yüceliğini büyük ölçüde karartıp gölgeler öyle ki Yaratıklarda gerektiği Görkem ve Parlaklıkla parıldayamaz. Zira her Yaratık böyle son derece dar sınırlara hapsedilip kendi Türünün içine kapatılınca Yaratıkların Değişkenliği büsbütün ortadan kalkar ve hiçbir Yaratık İlahi İyiliğe çeşitli surette daha büyük bir katılımı gerçekleştiremez yahut daha ileri bir Kemale doğru ilerletilip yükseltilemez.

§ 6. Bütün bunları bir iki Örnekle gösterelim. Önce bir At alalım ki bu Yaratıcısı tarafından çeşitli Kemal dereceleriyle donatılmış bir Yaratıktır yalnız Beden Gücü değil deyim yerindeyse Efendisine nasıl hizmet edeceğine dair bir tür Bilgi de İnsanda bulunan Sevgi Korku Cesaret Bellek ve daha nice Nitelikler de. Bunları bir Köpekte ve daha birçok Hayvanda da gözlemleyebiliriz. Şimdi İlahi Güç İyilik ve Hikmet her Yaratığı iyi yaratmışsa ve öyle ki sürekli artışlarla ki Değişkenliğinde sonsuza dek daha büyük bir İyilik derecesine yükseltilebilsin ve böylece o Sıfatların Yüceliği gitgide daha çok parıldasın ve madem ki her Yaratığın Tabiatı böyledir yani daima Hareket yahut İşleyiş içinde olmak ki bu kesinlikle daha yüksek bir İyilik derecesine yönelir Emeğinin Ödülü ve Meyvesi olarak meğer ki Yaratıklar Tanrının onlara Yaratılışta koyduğu o İrade eşitliğini kötüye kullanıp gönüllü bir İsyanla bu iyiliği engellesinler şimdi soruyorum bir Atın Varlığı yahut Özü Efendisine iyi hizmet edip Görevini yerine getirdikten sonra hangi daha yüksek Kemal ve İyilik derecesine erişir yahut erişebilir ve böyle bir Yaratığa ne uygun düşer. At öyleyse yalın bir Yapı yahut ölü Madde midir yoksa içinde Bilgi Duyu ve Sevgi ve bir Ruhun daha birçok Yetisi ve Özelliğini taşıyan bir Ruh mu vardır. Eğer varsa ki bu inkâr edilemez At öldüğünde bu Ruha ne olur. Eğer Hayata geçtiği ve bir başka At Bedeni üstlendiği söylenirse öyle ki yine öncekinden daha güçlü ve daha güzel ve daha üstün bir Ruhla bir At olur pekâlâ. Fakat iki üç dört kez ölürse hep At olarak mı kalır her ne kadar Ruhu ne kadar sık dönerse dönsün hep daha iyi ve daha üstün olsa da. Şimdi soruyorum bir Atın Ruhunda öyle sonsuz bir Kemal var mıdır ki bir At sonsuza dek daha iyi ve daha iyi olabilsin de yine bir At olarak kalsın. Zira yaygın kabul edilen Görüşe göre bu görünür Yeryüzü hep aynı Durumda kalmayacaktır ki bu tartışılmaz Delillerle doğrulanabilir. Şimdi zorunlu olarak çıkar ki bu kaba Bedenlerde Hayvanların sürekli Üremesi de duracaktır zira Yeryüzü başka bir Form alıp artık Ot bitirmezse Atlar ve öteki Hayvanlar da önceki gibi olmaktan çıkacaktır ve uygun Besinlerinden yoksun kalınca aynı Türde kalamayacaklardır yine de kolayca kavranabileceği gibi yok olmayacaklardır zira Tanrının Yaratıklarına olan İyiliği daima aynı kaldığına göre bir şey nasıl yok olabilir ve Yaratıkların korunması yahut sürdürülmesi genellikle kabul edildiği ve daha önce kanıtlandığı gibi sürekli bir Yaratıştır ve Tanrı sürekli bir Yaratıcıdır ve en özgür olduğu kadar en zorunlu Fâildir. Fakat Yeryüzünün değişmez olduğu inkâr edilirse yukarıda söylendiği gibi o zaman Atlar ve öteki Hayvanlar da kendi oranlarına göre Yeryüzüyle birlikte değişecek ve Yeryüzü de aynı oranla değişmiş Durumlarına uygun Besin yahut Aliment üretip verecektir o zaman soruyorum böyle bir değişim altında hep aynı Türde mi kalacaklar yoksa o Durumla bu Durum arasında bir fark mı olacak. Örnek olsun bir İnek ile bir At arasında ki genellikle Türce ayrı sayılır. Yine soruyorum Yaratıkların Türleri birbirini öylesine sonsuzca aşar mı ki belli bir Türün bir Ferdi hâlâ Kemalde ilerleyip başka bir Türe yaklaşabilsin de yine o Türe dönüşecek kadar ileri gitmesin. Örnek olsun bir At çeşitli Nitelik ve Kemallerinde bir İnsanın Tabiatına ve Türüne yaklaşır hem de başka birçok Yaratıktan daha çok. Şimdi bir İnsanın Tabiatı bir Atın Tabiatından Sonsuz Derecelerle mi yoksa yalnız Sonlu Derecelerle mi uzaktır. Eğer Sonlu ile ise kuşkusuz bir At zamanla belli bir ölçüde bir İnsana dönüşebilir ki Ruhunu kastediyorum Bedenine gelince bu açık bir Şeydir. Eğer Sonsuz Uzaklıkla ise o zaman herhangi bir İnsana en aşağılık ve en alçak Tabiat ve Mizaçtan biri olsa bile belli bir Sonsuz Fiilde Mükemmellik atfedilebilir ki bu yalnız Tanrı ve Mesih'e uyar hiçbir Yaratığa uymaz zira bir Yaratığın en yüce Mükemmelliği yalnızca kuvvede Sonsuz olmaktır fiilde değil yani daha büyük bir Kemal ve Mükemmelliğe erişme olasılığında sonsuza dek kalmaktır gerçi bu Sonsuza asla erişemese de zira herhangi bir Sonlu Varlık ne kadar ileri giderse gitsin yine de Sonludur gerçi ilerlemesine hiçbir sınır olmasa da. Örnek olsun eğer Ebediyetin en küçük Anına yahut Sonsuz Sürenin öyle bir Parçasına hiç erişebilseydik bu Sonsuz değil Sonlu olurdu ve burada Üçüncü Bölümde Yaratıkların Sonsuzluğu üzerine söylenenle çelişmiyoruz zira orada onların Sonsuz İyilik ve Mükemmelliği kastedilmemiştir yalnızca Çokluk ve Büyüklük bakımından ki bunlardan biri sayılamaz öteki de hiçbir yaratılmış Aklın kavrayışıyla ölçülemez. Yine de Yaratıkların Fertleri daima yalnızca Sonlu surette iyidir ve Sonlu uzaklıktadır Türce yahut Tür bakımından ve yalnızca kuvvede Sonsuzdur yani sonu olmaksızın daha ileri bir Kemale her zaman muktedirdir. Sanki sonsuz uzunlukta olduğu var sayılan sonsuz Basamaklı bir Merdiven olsa yine de o Basamaklar birbirinden sonsuzca uzak değildir yoksa üzerinde hiçbir çıkış ya da iniş yapılamazdı zira Basamaklar bu Örnekte Şeylerin çeşitli Türlerini belirtir ki bunlar birbirinden yahut kendilerine en yakın olanlardan sonsuzca uzak olamaz. Evet günlük deneyim bize öğretir ki çeşitli Şeylerin Türleri birbirine dönüşür Toprak Suya Su Havaya Hava Ateşe yahut Esire ve tersi Ateş Havaya Hava Suya vb. ki yine de birbirinden ayrı Türlerdir ve öylece Taşlar Metallere dönüşür bir Metal başka bir Metale ama kimileri bunların yalın Bedenler olduğunu ve Ruhu bulunmadığını söylemesin diye bunu yalnız Bitkilerde değil Hayvanlarda da gözlemleyeceğiz nitekim Arpa ile Buğday birbirine dönüşür ve gerçekten sık sık öyle değişirler ki bu birçok Bölgede Ev sahiplerince yeterince bilinir bilhassa Macaristan'da ki orada Arpa ekilirse yerine Buğday biter fakat daha çorak diğer yerlerde bilhassa Almanya'da bulunan Kayalık Yerlerde Buğday ekilirse Arpa biter ve Arpa başka yerlerde salt Ot olur ve Hayvanlarda Kurtlar Sineklere dönüşür ve Canavarlar ve Hayvanlarla beslenen Balıklar ve farklı türden Balıklar onları kendi Tabiatlarına ve Türlerine dönüştürür ve bozulmuş bir Tabiat yahut Toprak ile Su Bedeni o Hayvanların önceki bir Tohumu olmaksızın Hayvanlar üretmez mi. Ve bu Dünyanın Yaratılışında Tanrının Buyruğuyla Sular Kuşları ve Balıkları üretmedi mi. Ve aynı Buyrukla Toprak da Hayvanları ve Sürüngenleri çıkarmadı mı ki bu sebeple Toprağın ve Suların gerçek ve öz Parçaları sayılırlar. Ve Bedenlerini Topraktan aldıkları gibi Ruhlarını yahut Canlarını da ondan aldılar zira Toprak İbranice Metne göre Canlı Canlar çıkardı ama yalnız Hayat ve Candan yoksun Bedensel Şekiller değil bu yüzden İnsan Yaratıkları ile Hayvanlar arasında dikkate değer bir fark vardır. İnsan için denir ki Tanrı onu kendi Suretinde yaptı ve içine Hayat Nefesini üfledi ve o Canlı bir Can oldu böylece İnsan buradan Hayatını aldı o asli Parçasını ki onunla İnsan olur ki bu Tanrının içine üflediği o İlahi Can yahut Ruhtan gerçekten ayrıdır. Ve İnsanın Bedeni Topraktan yapıldığına göre ki kanıtlandığı gibi çeşitli Ruhlar barındırıyordu ve bütün Vahşi Hayvanlara Ruh veriyordu öyleyse kuşkusuz kendi içereceği İnsana en iyi ve en üstün Ruhları emanet etti fakat bütün bu Ruhlar İnsanın Ruhuna göre çok daha aşağı bir Türdendi ki onu yukarıdan aldı Topraktan değil ve İnsanın Ruhu bu Ruhlar üzerinde ki hepsi yalnız Topraksaldı öyle Egemenlik kurmalıydı ki onları kendine tabi kılıp daha yüksek bir dereceye yani kendi öz Tabiatına yükseltsin ve bu onun gerçek Artışı ve Çoğalması olurdu zira bunun için Topraksal Ruhların kendi içinde varlığına izin verdi ki üzerinde Egemenlik kursunlar ve böylece onlara benzedi bu yüzden denir Toprak sın ve Toprağa döneceksin ki bunun Harfi kadar Ruhani bir anlamı da vardır az değildir. § 7. Şimdi görüyoruz Tanrının Adaleti bu Şeylerin bir Türden başka bir Türe Dönüşümünde ne kadar görkemli görünür ve yalnız İnsanlarda ve Meleklerde değil bütün Yaratıklarda işleyen kesin bir Adalet vardır ve bunu gözlemlemeyen tam anlamıyla Kör sayılabilir zira bu Adalet Yaratıkların hem Yükselişinde hem İnişinde görünür yani daha iyiye değiştiklerinde ve daha kötüye değiştiklerinde daha iyiye değiştiklerinde bu Adalet onlara İyi İşlerinin Ödülünü ve Meyvesini dağıtır daha kötüye değiştiklerindeyse aynı Adalet onları Suçun Tabiatı ve Derecesine göre gereken Cezalarla cezalandırır ve aynı Adalet bütün Yaratıklara bir Yasa vermiş ve bunu Tabiatlarına yazmıştır ve bu Yasayı çiğneyen her Yaratık bunun için cezalandırılır fakat onu gözetip koruyan Yaratık şu Ödülü alır yani daha iyi olmak. Böylece Tanrının Yahudilere verdiği Yasa altında bir Hayvan bir İnsanı öldürürse o Hayvan öldürülmeliydi ve İnsanın Hayatı her Hayvanın elinden istenir denir Tekvin 9 5. Ve biri bir Hayvanla cinsel ilişkiye girerse yalnız İnsan değil Hayvan da öldürülmeliydi böylece yalnız Kadın ile Kocası değil Yılan da Tanrıdan Cezasını ve Hükmünü aldı Suçlarından sonra çünkü o Topraktaki Hayvani kısımdı İnsanda ki Topraktan almıştı Tanrı ayrıca İnsana da Hayvanlara ve Tarla Ağaçlarına karşı bu Adalet İçgüdüsünü koymuştur zira kim iyi ve adil bir İnsansa kendine hizmet eden Hayvanlarını sever ve onların Yiyecek ve Dinlenmesine ve eksik olan başka şeylere özen gösterir ve bunu yalnız kendi çıkarı için değil gerçek bir Adalet İlkesinden yapar zira onlara öyle zalimce davranıp Emeklerini isteyip gerekli Yiyeceklerini vermese Tanrının Yüreğine yazdığı o Yasayı çiğnemiş olur ve onlardan birini yalnız kendi zevki için öldürürse haksızlık etmiş olur ve aynı ölçü ona da ölçülecektir böylece Bahçesinde iyi meyve veren verimli bir Ağacı olan İnsan onu gübreleyip temizler ki daha da iyileşsin ama kısırsa ve toprağı boşuna kaplıyorsa Baltayla keser ve Ateşte yakar ve böylece bütün bunlarda bir Adalet vardır tıpkı Şeylerin bir Türden ötekine bütün Dönüşümünde olduğu gibi ister Soysuzdan yahut Aşağıdan Soyluya yükselerek ister tersine inerek olsun aynı Adalet bulunabilir. Örnek olsun bir İnsan Yeryüzünde saf ve kutsal bir Hayat sürerse Göksel Melekler gibi öldükten sonra Melek onuruna yükseltilip onlara benzemesi ki onlar da sevinir bu adil ve doğru değil midir. Fakat bir İnsan burada Yeryüzünde öyle kötü ve sapkın yaşarsa da Cehennemden çıkmış bir Şeytana başka her Yaratıktan daha çok benziyorsa tövbesiz böyle bir Halde ölürse aynı Adalet onu Cehenneme yuvarlamayacak mıdır ve böyleleri hak ettiği gibi Şeytanlara benzemeyecek mi tıpkı Melek bir Hayat sürenlerin Meleklerle eşit kılınması gibi. Fakat bir İnsan ne Melek ne Şeytani bir Hayat sürmüşse Hayvani yahut en azından Duyusal bir Hayat sürmüşse Yeryüzünde öyle ki Ruhu bir Hayvanın Ruhuna her şeyden çok benzerse aynı Adalet en adil biçimde neden olmaz mı ki Ruh bakımından bir Hayvan olduğuna göre daha üstün Kısmının Egemenliğini içindeki o Hayvani Kısma ve Ruha bırakmışken en azından Dış Formunda bedensel Şekilde o Türe dönüştürülsün en içten en çok benzediği Hayvanların Türüne ve Zihin Nitelik ve Koşullarına. Ve bu Vahşi Ruh şimdi onda Üstün ve Baskın olup ötekini Tutsak tuttuğuna göre böyle bir İnsan öldüğünde çok muhtemel değil midir ki aynı Vahşi Ruh onda hâlâ Egemenlik sürsün ve İnsan Ruhunu nereye isterse oraya sürükleyip kendine tabi kılsın ve o Vahşi Ruh yeniden bir Bedene döndüğünde ve o Beden üzerinde şimdi Egemenlik kurduğunda öyle ki onun Biçimlendirici Yetisi kendi İde ve Eğilimine göre bir Beden oluşturma özgürlüğüne sahip olur ki önce İnsan Bedeninde bu yetisi yoktu buradan zorunlu olarak çıkar ki bu Yaşamsal Ruhun biçimlendirdiği Beden Vahşi olacak İnsani değil zira Vahşi Ruh başka hiçbir Şekli üretip biçimlendiremez çünkü onun Biçimlendirici Yetisi kendi Hayal Gücüyle yönetilir ki bu en güçlü biçimde kendi öz İmgesini tasavvur eder yahut düşünür ve bu yüzden Dış Beden bu Şekli almaya zorunlu olarak zorlanır. Burada Tanrının Adaleti hayret verici biçimde görünür her bir Günah ve Suç Türüne ve Derecesine kendi gereken ve uygun Cezasını tayin ederken ne de her Günah ve Suçu Cehennem Ateşine ve Şeytanlara gereken Cezaya mahkûm eder zira Mesih tersini öğretmiştir o Meselde ki orada Üçüncü Dereceyi yalnız Cehennemlik Cezaya mahkûm ettiğini gösterir yani biri Kardeşine Ahmak derse.

§ 8. Burada Tanrının Adaletine karşı ne itiraz edilebilir. Bunun İnsan Tabiatının Onurunu ve Soyluluğunu fazlaca küçültüp değersizleştirdiği söylenirse Beden ve Ruh bakımından bir Hayvan Tabiatına dönüşebilir olmasını var saymakla buna şöyle cevap veririm yaygın Söze göre Corruptio optimi fit pessima En İyi Şeyler bozulunca En Kötü olur zira İnsan gönüllü Suçuyla kendi Tabiatını ki öylesine Soyluydu öylesine aşırı kirletip alçalttığına ve çok daha kötü bir Hal ve Duruma indirdiğine göre kendisi de Ruh bakımından en pis ve alçak Hayvan yahut Canavar kadar aşağılık ve bayağı olabildi öyle ki Toprağın Şehvet ve Arzularına herhangi bir Hayvan kadar tabi oldu evet herhangi bir Hayvandan daha kötü oldu bu ne Haksızlık olur eğer Tanrı da onu o İmgeyi Dışarıda Bedeninde taşımaya zorlarsa ki İçeride kendini ona dönüştürmüştür. Yahut hangisi sence en kötü Yozlaşmadır Bir Hayvanın İmgesini Ruhta mı yoksa Bedende mi taşımak. Kuşkusuz her biri şunu söyleyecektir Ruhta bir Hayvana benzemek çok daha büyük bir Yozlaşmadır ve gerçek Zihin Soyluluğuyla donanmış hiç kimse yoktur ki İçten bir Hayvana benzemenin Dıştan benzemekten daha kötü olduğunu itiraf etmesin zira Ruhta onunla bir olmak Dış Form ve Beden Şeklinde onunla bir olmaktan çok daha kötüdür fakat biri derse ki böyle bütün Günlerini Hayvani bir Hayatla geçirmiş bir İnsan için bu Ceza çok azdır Ölümden sonra yalnız bir Hayvanın Hal yahut Durumuna dönerse böyleleri bilsin ki bütün Şeylerin en Adil Yaratıcısı ve Yapıcısı ondan daha Bilgedir ve her tikel Günaha hangi Cezanın gerektiğini en iyi bilir ki O bütün Şeyleri öylesine Adil ve Bilgece düzenlemiştir ki Bedensel yaşayan ve Hayvanlar gibi yaşayan hiçbir İnsan Göklerin Krallığına giremez ve Mesih'in Öğretisi de bunu açıkça bildirir Hazinenin olduğu yerde Yürek de orada olur denince ve İnsanın Ruhu da orada ayrıca bir İnsan herhangi bir Şeyle birleşir yahut birleştirilirse o zaman onunla unum quid yahut bir olur ve Rab'be yapışan onunla Ruhta birdir ve bir Fahişeye yapışan onunla tek Beden olur öyleyse bir Hayvana yapışan aynı sebeple neden onunla bir olmasın ve böylece bütün öteki durumlarda kime biri itaatle kendini teslim ederse ona itaat ettiği ölçüde o kişinin Efendisi olur Kitabın dediği gibi ayrıca şu da söylenir Hangi ölçüyle ölçerseniz size de öyle ölçülecektir sanki şöyle demiş gibi Her tür ve derece Günahın kendi uygun Cezaları vardır ve bütün bu Cezalar Yaratığın Yararına yöneliktir öyle ki Lütuf Yargıya üstün gelir ve Yargı Yaratığın Kurtuluşu ve Restorasyonu için Zafere dönüşür zira Tanrının Lütfu bütün Eserlerine yayıldığına göre neden Tanrıyı Yaratıklarına gerçekte olduğundan daha sert ve katı bir Efendi sayalım bu Görüş İlahi Sıfatların Yüceliğini harikulade karartıp gölgeler ne de İnsanların Yüreğinde Tanrıya karşı bir Sevgi ve İyiliği ile Adaletine bir Hayranlık doğurur olması gerektiği gibi bilakis tam tersini doğurur. § 9. Zira Tanrının Adaletine dair o yaygın Kanı yani her Günah ne kadar küçük olursa olsun Cehennem Ateşiyle ve sonu olmaksızın cezalandırılacağı İnsanlarda Tanrı hakkında korkunç bir Fikir yahut Tasavvur doğurur sanki bütün Yaratıklarına karşı Sevecen bir Baba değil zalim bir Zorba imiş gibi fakat Tanrının o sevimli Sureti İnsanlarca daha çok bilinseydi gerçekte olduğu gibi ve bütün Yaratıklarına olan Tasarruflarında kendini nasıl açığa vurduğu bilinseydi ve Ruhlarımız onu içten hissedip tadabilseydi yani onun bizzat Sevgi ve İyilik olduğunu ve Rab İsa Mesih'in Işığı ve Ruhuyla İnsanların Yüreklerinde kendini nasıl içten açığa vurduğunu o zaman gerçekten ve ancak o zaman İnsanlar Tanrıyı her şeyin üzerinde sevmeye gelir ve onu her şeyden öte en Sevimli en Adil ve en Merhametli olarak tanırlardı ki bütün Günahkârları eşit bir Cezayla cezalandırmaz. § 10. Ve dahası neden eski Dünyayı Su ile boğdu da bunu Ateşle yok etmeyi tasarladı Sodom'unki gibi ama bunu göstermek içindir ki farklı Günah türleri için farklı Ceza türleri gerekir ve eski Dünya gerçekten kötüydü ama Ateşle yok edilecek olan daha kötüdür ki bu yüzden daha büyük bir Yargı görecektir fakat bu farklı Cezaların hazırlandığı bu Suçların farklı Tabiatı şurada görünür ki eski Dünyanın Günahları daha Hayvani ve Bedeneldi Tanrının Sözünün de işaret ettiği gibi dediğinde Ruhum daima İnsanla çekişmeyecek çünkü o Ten oldu yani o tam anlamıyla Hayvani yahut Bedensel oldu Tenin Arzularına itaat ederek öyle ki bu Nesil kesilmeseydi bütün İnsanlık Nuh ve Ailesi dışında sonraki Kuşakta Hayvani olurdu ki Tanrı bu Kötülüğü onları Sularla boğarak önlemek istedi bu Cezayla belki Hayvani Tabiattan İnsan Tabiatına geri döndürülsünler diye fakat bu Dünyanın Günahları ki Sodom'unki gibi Ateşle yok edilecek kendi öz Tabiatlarında Şeytanların Günahlarına daha çok benzer yani Hile Aldatma Kötülük Düşmanlık ve Zulüm sebebiyle bu yüzden onların uygun Cezası Ateştir ki aynı zamanda o Soylu Ruhların Asli İlkesidir bu kadar yozlaşmış olan ve böylece hak ederek aynısıyla Restore edilip Yenilenmelidirler zira Ateş nedir ki yanıcı Bedenler içinde kapalı bir tür eksik Esirsel Cevherden başka bunu daima yukarı doğru yükselmeye ve olağanüstü inceliği yüzünden hemen kaybolmaya eğilimli görürüz bu Esirsel Cevherden hem Melekler hem İnsanlar Ruhça Asıllarını alır tıpkı Hayvani Tabiatın Asıl olarak Sudan gelmesi gibi fakat Tanrının Yaratıklarına verdiği bütün Cezalar Günahlarıyla belli bir orantı taşıdığına göre bütün bu Cezalar en kötüsü bile hariç tutulmaksızın onların İyiliğine ve Restorasyonuna yöneliktir ve böylece Şifa vericidir ki bunlarla bu hasta Yaratıklar iyileştirilip önce sahip olduklarından daha iyi bir Duruma restore edilebilsinler. § 11. Şimdi öyleyse inceleyelim her Yaratık nasıl bileşiktir ve bileşiminin Parçaları birbirine nasıl dönüştürülebilir zira aslında Bir ve aynı Öz yahut Varlığa sahiptirler her görünür Yaratıkta bir Beden ve bir Ruh yahut Principium magis Activum et magis Passivum yani daha Etkin ve daha Edilgin İlke vardır ki bunlara Erkek ve Dişi denebilir bir Kocanın Karısıyla olan Benzerliği sebebiyle zira İnsanların olağan Üremesi Erkek ile Dişinin Birleşmesini ve İşbirliğini gerektirdiği gibi her ne olursa olsun bütün Üremeler ve Doğuşlar da bu İki İlkenin yani Ruh ile Bedenin bir Birleşmesini ve uygun bir İşleyişini gerektirir fakat Ruh bir Göz yahut Işıktır kendi öz İmgesini gören Beden ise bu İmgeyi alan bir Karanlık yahut Tenebrositedir Ruh ona baktığında tıpkı birinin kendini bir Aynada görmesi gibi zira kesinlikle kendini Saydam Havada yahut herhangi bir Diyafan Cisimde böyle göremez çünkü bir İmgenin yansıması belli bir Matlık yahut Karanlık gerektirir ki buna Beden deriz yine de Karanlık olmak hiçbir Şeyin Özsel bir Niteliği değildir tıpkı Karanlık olmanın da hiçbir Şeyin Niteliği olmadığı gibi zira hiçbir şey öyle Karanlık değildir ki Işığa çevrilemesin evet Karanlığın kendisi Işık olabilir tıpkı yaratılmış Işığın Karanlığa çevrilebileceği gibi Mesih'in Sözleri bunu tam kanıtlar dediğinde İçindeki Işık Karanlıksa vb burada Bedendeki Göz yahut Ruhu kastediyor ki herhangi bir Şeyin İmgesini görür bu yüzden her Ruhun bir Bedene ihtiyacı olduğu gibi ki İmgesini alıp yansıtabilsin öyle de onu saklaması için de bir Bedene ihtiyacı vardır zira her Beden kendinde bu saklayıcı Tabiata az ya da çok sahiptir ve bir Beden ne kadar Kâmilse yani ne kadar mükemmel karışmışsa o kadar saklayıcıdır ve böylece Su Havadan daha saklayıcıdır Toprak da kimi Şeylerde Sudan daha saklayıcıdır fakat bir Dişi Yaratığın Tohumu öylesine Kâmil bir karışıma sahip olduğundan çünkü bütün Bedenin en saf Özütüdür kendinde dikkate değer bir saklama Gücü taşır ve bu Tohumda bir Beden olarak Erkek Tohumu ki Erkeğin İmgesi ve Ruhudur alınır ve saklanır Dişide bulunan öteki Ruhlarla birlikte ve bu yüzden hangi Ruh o zaman en güçlüyse ve Tohumda en güçlü İmge yahut İdeye sahipse ister Eril ister Dişil olsun ister dışarıdan alınmış başka herhangi bir Ruh olsun o Ruh Tohumda baskındır ve Bedeni olabildiğince kendi İmgesine göre biçimlendirir ve böylece her Yaratık kendi Dış Formunu alır ve aynı biçimde Zihnin İçsel Ürünleri yani Düşünceler de üretilir ki Türlerine göre gerçek Yaratıklardır ve kendilerine uygun gerçek bir Öze sahiptirler bunların hepsi bizim İçsel Çocuklarımızdır ve hepsi Eril ve Dişildir yani Beden ve Ruha sahiptirler zira Bedenleri olmasaydı saklanamazlardı ne de kendi Düşüncelerimizi yansıtabilirdik zira her yansıma belli bir Karanlık yahut Tenebrosite ile yapılır ve bu bir Bedendir bu yüzden Bellek de bir Beden gerektirir ki düşünülen Şeyin Ruhunu saklayabilsin yoksa bir Aynadaki İmge gibi kaybolurdu ki Nesne kaldırılınca hemen kaybolur ve böylece de bir Bedeni hatırladığımızda onun İmgesini içimizde görürüz ki bu bizden çıkmış bir Ruhtur biz onu Dışarıdan görürken bu İmge yahut Ruh Beyinimizin Tohumu olan Bir-Bedende saklanır ve oradan bizde belli bir Ruhani Üreme meydana gelir ve böylece her Ruhun kendi Bedeni her Bedenin de kendi Ruhu vardır ve bir İnsan yahut Hayvanın Bedeni sayısız Bedenin bir araya toplanıp bir düzene sokulmasından başka bir şey olmadığı gibi öylece bir İnsan yahut Hayvanın Ruhu da o Bedende birleşmiş sayısız Ruhun bir araya gelişidir ki bunların kendi Düzeni ve Yönetimi vardır öyle ki bir Kaptan yahut Başkomutan biri Teğmen ve bir başkası onun altında belli bir Yönetim türüne sahiptir ve böylece bütünde de bir Asker Ordusunda olageldiği gibi bu yüzden Yaratıklar Ordular diye adlandırılır ve Tanrı Orduların Tanrısı denir tıpkı bir İnsana musallat olan Şeytana Lejyon denmesi gibi çünkü çoktular böylece her İnsan evet her Yaratık birçok Ruh ve Bedenden oluşur bunlardan birçoğu İnsanda var olan Ruhlar İbraniler tarafından Nizzuzoth yahut Kıvılcımlar diye anılır bkz Kabbala Denudata Cilt 2 Kısım 2 Ruhların Devranı Üzerine Risale Bölüm 2 ve devamı s 256 268 vb ve gerçekten her Beden bir Ruhtur ve başka bir şey değildir yalnızca daha karanlık olması dışında Ruhtan hiçbir farkı yoktur bu yüzden ne kadar kalın ve kaba hale gelirse Ruh derecesinden o kadar uzaklaşır öyle ki bu ayrım yalnızca Tarzsal ve Derece bakımındandır Özsel yahut Cevhersel değil.

BÖLÜM VII

§ 1. Şeytanlar ve öteki mahvolmuş Ruhlar hakkında konuşurken şimdi araştırmalıyız İyi ve Kötünün Tabiatı nedir ve nasıldır ki bu bütün Yaratıklarda kendini gösterir. İlkin İyilik gereğince düşünülürse görürüz ki bunun sonsuz bir İlerlemesi yahut Artışı vardır. Öyle ki bir Yaratık ne kadar iyi olursa olsun her zaman daha iyi olabilir zira İyilik İyilikten sonsuza dek doğar ve İyilik İyilikte sonsuza dek artabilir. Fakat Kötülük öyle değildir. Zira Kötülük yalnızca İyiliğin bir Yoksunluğu yahut Eksikliği olduğuna göre öyle sonsuz bir İlerlemesi olamaz kendi Tabiatında zira ilerledikçe Şey büsbütün Yokluğa dönerdi ki bu imkânsızdır çünkü Yaratılmış hiçbir Şey büsbütün Yok olamaz. Şimdi bir Yaratık İyilikten gitgide daha çok uzaklaştıkça kendi Varlığından da o kadar çok uzaklaşır ve Yokluğa o kadar çok yaklaşır. Bu yüzden bir Yaratık daha da kötü olmaya devam edebilse de yine de bunun bir Sınırı olmalıdır ki ondan öteye gidemez. Zira eğer sürekli daha kötü olsaydı sonunda büsbütün Yokluğa dönüşürdü ki bu imkânsızdır. Böylece Yaratıkların İyiliğinin sonsuz bir İlerlemesi olsa da Kötülüklerinin öyle bir İlerlemesi yoktur bilakis belli bir Sınırı ve Ölçüsü vardır ki ondan öteye geçemezler. Şimdi bir Yaratık bu Sınıra erişince zorunlu olarak geri dönmeli ve tekrar İyiye doğru hareket etmelidir zira artık daha kötü olamaz ve daima bir Değişkenlik içinde olmak Tabiatının gereğidir. Değişkenliği artık Kötüde ilerleyerek gösteremeyeceğine göre İyide ilerleyerek göstermelidir. İşte bu yüzden bütün Yaratıklar sonunda İyiliğe geri dönmelidir. Gerçi bazıları bunu başkalarından daha uzun bir süre sonra yapabilir kendi Suçlarının Derecesine göre. Ve böylece bütün Yaratılışın Restorasyonu tüm Şeylerin İlk Halinde bir kez daha kurulması ve Yaratıkların İyiliğe geri dönüşü kesindir ve yakında gerçekleşecektir. Zira Yaratıklar İyilikte olduğu kadar Kötülükte de sonsuza dek ilerleyebilseydi hiçbir Yaratık asla Kurtuluşa yahut Restorasyona erişemezdi ki bu Tanrının İyiliğine ve Adaletine aykırıdır. Fakat şimdi denebilir ki Kötülük İyilikten sonsuza dek uzak olabilir tıpkı İyiliğin sonsuza dek artabileceği gibi ve böylece hiçbir Sınır konmasın Kötülüğe daha çok İyiliğe konmadığı gibi. Buna cevap veririm ki İyilik ile Kötülük arasında büyük bir fark vardır. Zira İyilik gerçek bir Şeydir ve kendinde bir Varlığa sahiptir ki Tanrıdan gelir ve o İlk İyilik ve bütün İyiliğin Pınarı olduğuna göre nasıl kendisi sonsuzsa Yaratıklarındaki İyilik de sonsuza dek artabilir. Fakat Kötülük yalnızca bir Yoksunluk yahut Eksikliktir ve kendinde hiçbir gerçek Varlığa sahip değildir bu yüzden sonsuza dek artamaz tıpkı Karanlığın Işıktan sonsuza dek artabileceği söylenemeyeceği gibi zira Karanlık yalnızca Işığın Yoksunluğudur. Bu yüzden bir Oda ne kadar karanlık olursa olsun daima daha karanlık olabileceği söylenemez zira Karanlığın en yüksek Derecesi Işığın büsbütün yokluğundan başka bir şey değildir ve bu Dereceye erişildiğinde artık daha ileri gidilemez. Öyle de bir Yaratık kendi Kötülüğünde en yüksek Dereceye erişince ki bu İyiliğin neredeyse büsbütün yokluğudur artık daha kötü olamaz ve zorunlu olarak geri dönmeli ve İyiye doğru hareket etmelidir. Ve bu Ruhun kendisi için bir tür Ölüm ve Cehennemdir ki bu En Yüce Kötülüğe erişmiş olsun zira o zaman İyiliğinin neredeyse tamamını yitirmiştir. Fakat en Kötü Ruhta bile İyiliğin bir Kıvılcımı kalır zira bütünüyle mahvolamaz aksi hâlde büsbütün Yok olurdu. Bu Kıvılcım hiçbir zaman sönmez ve bu sayede Ruh eninde sonunda İyiye geri dönebilir. Ve gerçekten bu Kötülüğün Sonu ve Sınırı olmasaydı hiçbir Yaratık Şeytanların en kötüsünden daha güvende olamazdı zira her Yaratık sonsuza dek daha kötü olabilirdi ve böylece hiçbir zaman bir En Kötü Nokta bulunmazdı ki oradan geri dönülsün. Ama şimdi görüyoruz ki her Kötülüğün bir Sonu vardır ve o Son bir Değişimdir İyiye doğru ki bu bütün Yaratıkların nihai Restorasyonu ve Kurtuluşudur. Şimdi bu Değişim yahut Restorasyon nasıl gerçekleşir düşünelim. Bir Ruh ne kadar Kötü olursa olsun onda bir Acı Hissi kalır ki bu Acı Ruhu gitgide daha ince ve daha duyarlı kılar öyle ki eninde sonunda o Ruh kendi Kötülüğünden bıkar ve İyiye doğru bir Özlem duymaya başlar. Zira tıpkı bir Ateşin bir Metali eritip incelttiği gibi Acı da bir Ruhu inceltir ve onu daha alıcı kılar İyiliğin İzlenimlerine karşı ki bu izlenimler yavaş yavaş o Ruhu değiştirmeye başlar ta ki nihayet büsbütün İyiye dönene dek. Ve bu Değişim bir anda değil kademeli olarak gerçekleşir tıpkı bir Ruhun İyiden Kötüye düşüşü de kademeli olduğu gibi. Ve böylece her Ruh kendi Kötülüğünün Derecesine göre daha uzun yahut daha kısa bir süre Acı çeker ta ki nihayet İyiye geri dönene dek zira Tanrının Adaleti hiçbir Günahı Sonsuz bir Cezayla cezalandırmaz bilakis her Günaha kendi Ölçüsüne göre bir Ceza tayin eder ki bu Ceza Ruhun Şifası ve Restorasyonu içindir. Şeylerin bu yüzden dondurulmuş Su örneğiyle de açıklanabilir. Zira Su donunca Taş gibi katılaşır fakat Güneşin sıcaklığı yahut bir Ateşin yakınlığı onu yeniden eritir ve önceki Akışkanlığına döndürür. Öyle de bir Ruh Kötülükle katılaşıp taşlaşınca İlahi Sevginin ve Merhametin sıcaklığı onu yeniden eritir ve İyiliğin Akışkanlığına döndürür. Ve böylece kötü bir İnsanın yahut Şeytanın kalbinin taş gibi olduğu söylenmesi bir mecaz değildir bilakis gerçek anlamda böyledir zira onun Ruhunda gerçekten bir sertlik vardır ki bazı Suların taşlaşmış zerrelerinde bulunan sertliğe benzer. İyi İnsanların Ruhları ise yumuşak ve incedir. Bu içsel yumuşaklığı ve sertliği bizzat hissedebiliriz ve her İyi İnsan bunu iyi ve kötü Ruhların sertliğini yahut yumuşaklığını duyumsayarak fark eder tıpkı kaba Bedenlerin dış sertliğinin dış dokunuşla ayırt edilmesi gibi. Fakat Günahlarında ölü olanlar iyi yahut kötü Ruhların bu sertliğini yahut yumuşaklığını hissetmezler ve bu yüzden bunları yalnızca mecazi Sözler sanırlar oysa gerçekte tam ve özsel bir anlamda böyledir hiçbir mecaz olmaksızın.

§ 2. Yaratılmış Ruhların Bedenlere dönüşebilir ve Bedenlerin de Ruhlara dönüşebilir olduğuna dair İkinci Sebebimi İlahi Sıfatların ciddi ve gereken bir düşünülmesinden çıkaracağım ki bundan bir Hazine Öğreti gibi bütün Şeylerin Doğruluğu ortaya konabilir. Zira Tanrı sonsuzca İyi olduğuna ve İyiliğini Yaratıklarına sonsuz yollarla ilettiğine göre öyle ki hiçbir Yaratık yoktur ki onun İyiliğinden bir şey almasın hem de bolca alsın ve Tanrının İyiliği diri bir İyilik olduğuna göre ki kendinde Hayat Güç Sevgi ve Bilgi taşır ve bunları Yaratıklarına ilettiğine göre nasıl olabilir ki ondan herhangi bir ölü Şey çıksın yahut yaratılsın mesela onların Varsayımına göre sırf Beden yahut Madde diye adlandırılan ki bunun Hayatın yahut Bilginin hiçbir derecesine büsbütün dönüştürülemez olduğunu iddia ederler. Birinin dediği gibi doğrudur ki Tanrı Ölümü yaratmadı ve şu da aynı ölçüde doğrudur ki o hiçbir ölü Şey yaratmadı. Zira sonsuzca Hayat ve Şefkat olan birine nasıl bağlı olabilir bir ölü Şey. Yahut nasıl olabilir ki bir Yaratık ondan öylesine bayağı ve değersiz bir Öz alsın ki sonsuzca Cömert ve İyi olandan hiçbir Hayat yahut Bilgi payı almasın hiçbir zaman ona en küçük derecede bile erişemesin. Tanrı bütün Yaratıklarını şunun için yaratmadı mı ki onda mübarek olsunlar ve onun İlahi İyiliğinin tadını çıkarsınlar. Fakat bu Hayat ve Duyu olmaksızın nasıl olabilir. Yahut Hayattan yoksun bir Şey nasıl İlahi İyiliği tadabilir. Tanrı bütün Yaratıklarını bu son için mi yarattı ki onda Kutlu olsunlar ve İlahi İyiliğinden pay alsınlar. Fakat bu Hayat ya da Duygu olmaksızın nasıl olabilir. Şimdi bunu biraz daha ileri götürelim. İlahi Sıfatlar yaygın ve doğru olarak İletilebilir ve İletilemez diye ayrılır. İletilemezler şunlardır ki Tanrı kendinden var olan bağımsız değişmez mutlak sonsuz ve en Kâmil bir Varlıktır. İletilebilirler ise şunlardır ki o bir Ruhtur Hayat ve Işıktır İyidir Kutsaldır Âdildir Hakîmdir vb. Fakat şimdi bu iletilebilir Sıfatlardan hiçbiri yoktur ki diri olmasın evet Hayatın ta kendisi olmasın ve her Yaratığın Tanrıyla bazı Sıfatlarında bir Ortaklığı olduğuna göre şimdi soruyorum ölü Madde hangi Sıfatta bu Ortaklığa sahiptir yahut sonsuza dek Hayattan ve Duyudan yoksun kalacak bir Beden. Eğer denirse ki bu Varlık bakımından Tanrıyla uyuşur yahut her Varlığın İyi ve Doğru olması gibi bir Metafizik İyilik ve Doğruluğa sahiptir yine soruyorum bu İyilik ve Doğruluk nedir. Zira İletilebilir Sıfatlardan hiçbiriyle bir ortaklığı yoksa ne İyi ne Doğru olacak ve böylece daha önce söylendiği gibi sırf bir Kurgu olacaktır. Dahası madem ki ölü Maddenin Tanrının İyiliğine hiçbir ortaklığı olduğu gösterilemez çok daha az gösterilebilir ki nasıl sonsuza dek daha büyük bir Kemale erişmeye muktedir olabilir ki bu bütün Yaratıkların yani artmaya ve sonsuza dek daha ileri bir Kemale doğru ilerlemeye Tabiatıdır daha önce kanıtlandığı gibi. Fakat ölü bir Maddenin ne İlerlemesi olabilir İyilikte yahut Kemalde. Zira Sonsuz Değişimler geçirdikten sonra Hareket ve Şekilde daima ölü kalmaya mahkûmdur öncekinden farksız. Ve eğer Hareket ve Şekil Hayat almaya hiçbir katkıda bulunmuyorsa o zaman bu Madde asla daha iyi olmaz asla en küçük Kemal derecesinde bile ilerlemez. Zira bu ölü Madde yahut Beden bütün Şekilleri geçirmiş olsa bile en düzenli ve en kusursuz olanları bile bu Maddeye yahut Bedene ne faydası olur madem ki bütün Hayat ve Duyudan yoksundur. Öyleyse bunun Sonsuz Hareket türlerinden geçtiğini varsayalım yavaşlıktan hızlılığa dek. İçkin Kemalinin yolunda hangi bakımdan daha iyi olur. Zira Argüman İçkin Kemalden söz ediyor ki bu Şeyin kendi Tabiatının gerektirdiği ve onunla gerçekleştirilen bir Kemaldir fakat sırf ölü bir Beden yahut Madde hiçbir Hareket yahut Şekle ihtiyaç duymaz ne de kendinde herhangi bir Hareketle yahut Şekille bir başkasından daha çok kemale erer zira bütün Hareketlere ve Şekillere eşit surette kayıtsızdır ve dolayısıyla hiçbiriyle kemale ermez yahut daha iyi kılınmaz. Öyleyse bütün bu yardımlardan ona ne fayda gelir eğer daima ölü ve edilgin bir Şey olarak kalırsa.

§ 3. Üçüncü Sebebimi Ruhların yahut Canların Bedenlere olan büyük Sevgi ve Arzusundan çıkaracağım özellikle birleştikleri ve içinde ikamet ettikleri Bedenlere. Fakat şimdi bir Şeyi bir başkasına taşıyan bütün Sevgi ve Arzunun Temeli şuna dayanır ki ya aynı Tabiat ve Cevherdendirler yahut birbirine benzerdirler ya ikisi birden ya da biri ötekinden Varlığını almıştır ki bunun örneğini yavrularını doğuran bütün canlı Yaratıklarda görürüz ve aynı şekilde İnsanlarda da kendilerinden doğanı nasıl sevdiklerinde. Zira kötü Erkekler ve Kadınlar bile eğer aşırı sapkın ve ebeveyn sevgisinden yoksun değillerse çocuklarını severler ve onları doğal bir Şefkatle beslerler ki bunun sebebi kesinlikle şudur çünkü çocukları aynı Tabiat ve Cevherdendir sanki onların Parçalarıymış gibi ve eğer onlara Beden Ruh yahut Huylarda benzerlerse bu Sevgi daha da artar. Böylece Hayvanların da bir Türden olanların bir başkasını daha çok sevdiğini gözlemleriz farklı Türden olanlardan daha çok bu yüzden bir Kısım Sığır beslenir bir arada Kuşlar bir Kısım halinde uçuşur bir Kısım Balıklar bir arada yüzer ve İnsanlar da başka Yaratıklardan çok İnsanlarla ilişki kurar. Fakat bu tikel Sevginin yanında Yaratıklarda bir başkasına karşı bir tür Evrensel Sevgi de kalır Günahın sonradan doğurduğu o büyük karışıklığı bir yana bırakırsak ki bu kesinlikle aynı Temelden gelmelidir yani ilk Cevherleri ve Özleri bakımından hepsi bir ve aynı Şeydi ve sanki bir Bedenin Parçaları ve Üyeleriydiler. Dahası her Hayvan Türünde Erkek ile Dişinin birbirini nasıl sevdiğini görürüz ve bütün Üremelerinde ki canavarca ve Tabiata aykırı olmayanlar birbirine saygı gösterirler ve bu yalnız Tabiatın birliğinden değil aynı zamanda aralarındaki belirgin bir benzerlik yahut şebihlik yüzündendir de. Ve bir Erkek ile bir Kadın arasındaki Sevginin bu iki Temeli de Tekvin'de açıkça anılır fakat Adem'in Karısı hakkında söylediği bu benim kemiğimin kemiği ve etimin etidir vb sözü Tabiat birliğine aittir çünkü o ondan alınmıştı ve onun bir parçasıydı ve bu yüzden onu sevdi. Ayrıca benzerliğe dair denir ki onun için bir yardımcı bulunamadı yahut İbranicedeki gibi yüzünün önünde yani bütün Yaratıklar arasında kendine benzer birini görmedi ki onunla sohbet edebilsin ta ki Havva onun için yaratılana dek. Fakat bir başka Sevgi Sebebi daha vardır ki bu birbirini seven Varlıklar bir Cevher olmayıp biri ötekine Varlık verdiğinde ve bunun uygun ve gerçek sebebi olduğunda ortaya çıkar ve böyledir Tanrı ile Yaratıklar arasındaki durum zira o hepsine Varlık Hayat ve Hareket vermiştir ve bu yüzden bütün Yaratıkları sever ne de onları sevmemesi mümkün değildir evet aynı zamanda onlara karşı nefret ve öfke duyar göründüğünde bile bu Öfkesi ve bundan çıkan şey yani Cezalar ve Yargılar onların İyiliğine döner çünkü onların buna ihtiyacı olduğunu görür. Böylece tam tersine büsbütün soysuzlaşıp Tanrı duygusunu yitirmemiş Yaratıklar onu severler ve bu Akıllı bütün Yaratıklara koyduğu belli bir İlahi Yasa ve İçgüdüdür ki onu sevsinler bu da bütün Yasanın yerine getirilmesidir fakat Benzerlikte veya Şebihlikte Tanrıya en çok yaklaşan Yaratıklar onu daha çok sever ve ondan daha çok sevilirler. Fakat başka bir Sevgi Sebebinin daha bulunduğu düşünülürse yani İyilik ki bu Sevginin en güçlü ve en etkili Mıknatısıdır ki bundan dolayı Tanrı da her şeyden çok sevilmeye layıktır çünkü en iyidir ve bu İyilik Yaratıklarda da bir ölçüde ya gerçekten ya görünüşte bulunur bu yüzden de birbirlerinden sevilirler diye Cevap veririm ki İyiliğin gerçekten Sevginin büyük hatta en büyük Sebebi ve öz Konusu olduğu kabul edilmelidir fakat bu İyilik önceden anılan Sebeplerden ayrı bir Sebep değildir bilakis onların içinde kapsanır çünkü bir Şeyi neden İyi diye adlandırırız ki gerçekten ya da görünüşte bizi hoşnut etmesi dışında onunla olan Birlik yahut Ortaklığımız sebebiyle bu yüzden İyi İnsanlar İyi İnsanları sever başka türlü değil çünkü İyi İnsanlar Kötüyü sevemez ne de Kötü İnsanlar İyiyi böylelikle Sevginin en büyük Temeli İyi ile İyi arasındadır zira bir Şeyi İyi diye adlandırmamızın yahut değer vermemizin sebebi bizi hoşnut etmesi ve İyiliğine ortak kılınmamızdır ve bu yüzden Benzerliğin ilk Sebebi hâlâ geçerlidir savaşan durumdaki her şeyde. Aynı şekilde bir Şey bir başkasına Varlık verdiğinde mesela Tanrı ve Mesih Yaratıklara Varlık verdiğinde ki her gerçek Öz onlardan çıkmıştır burada da yine bir tür Benzerlik vardır çünkü Yaratıkların bir bakımdan Yaratıcılarına benzememesi imkânsızdır ve bazı Sıfat yahut Kemalde onunla uyuşmaları kaçınılmazdır.

§ 4. Bu Ölçüt bir Mihenk Taşı sayılırsa şimdi konumuza dönebiliriz yani Ruhlar ile Bedenlerin bir Tabiat ve Cevher olup birbirine dönüştürülüp dönüştürülemeyeceğini incelemek. Bu yüzden soruyorum bir Ruh yahut Canın birleştiği Bedeni bu kadar sevmesinin ve ondan bu kadar isteksizce ayrılmasının sebebi nedir öyle ki bazı Ruhların Bedenlerine hizmet edip tabi olduğu apaçık bilinir Beden ölüp toza karışana dek. Ruhun Bedene ya da Bedenin Ruha ayrı bir Varlık verdiği bu Sevginin sebebi olamaz çünkü bu tam anlamıyla Yaratma olurdu ama bu yani bir Şeye Varlık vermek yalnızca Tanrıya ve Mesihe uyar bu yüzden bu zorunlu olarak aralarındaki Benzerlik yahut Doğa Yakınlığından ileri gelir. Yahut eğer denirse Bedende bir İyilik vardır ki Ruhu onu sevmeye iter kuşkusuz bu İyilik Ruhtaki ona benzer bir şeye karşılık gelmelidir yoksa ona doğru çekilemezdi evet bize söylesinler Ruhun bu kadar hararetle sevdiği Bedendeki bu İyilik nedir yahut bir Bedenin hangi Nitelik ve Kemallerinde bir Ruha benzediği eğer bir Beden yalnızca ölü bir Kütükten ve Hayatın hiçbir derecesine tabi olmayan bir Kütleden başka bir şey değilse. Eğer Beden bir Ruha Ratione entis yani Varlık bakımından uyar derlerse bu bunun Varlığı olduğu için ötekinin de Varlığı olduğu anlamına gelir bu daha önceki Argümanda çürütülmüştür çünkü bu Varlığın Ruhun Varlığıyla uyuştuğu hiçbir Sıfat yahut Kemal yoksa o zaman bu sırf bir Kurgudur çünkü Tanrı çıplak bir Ens yahut Varlık yaratmadı ki bu sırf bir Varlık olsun ve kendine yüklenebilecek hiçbir Sıfatı olmasın ayrıca Ens yalnızca Mantıksal bir Kavram yahut Terimdir ki Mantıkçılar buna Genus generalissimum yahut en genel Cins derler ki bunun çıplak ve soyut Kavramı Şeylerin kendisinde değil yalnızca Tasavvurda yahut İnsan Aklında bulunur bu yüzden her gerçek Varlık belirli tek bir Tabiattır ki ona şu ve şu Sıfatlar yüklenebilir şimdi Bedenin hangi Sıfatları vardır ki bunlarla bir Ruha benzer. Bedenin ayırt edici temel Sıfatlarını inceleyelim yani Ruhtan farklı olarak onların görüşüne göre ki Beden ile Ruhun Doğada sonsuzca uzak olduğunu bunlardan biri asla ötekine dönüşemeyecek kadar tartışırlar. Bu Sıfatlar şöyledir bir Beden bütün öteki Bedenlere karşı geçirimsizdir öyle ki Parçaları birbirine nüfuz edemez ama Bedenin bir başka Sıfatı daha vardır yani Parçalara ayrılabilir yahut bölünebilir olmak ama Ruhun Sıfatları tanımladıkları gibi geçirgenlik ve bölünemezliktir öyle ki bir Ruh bir başkasına nüfuz edebilir ayrıca bin Ruh birbirinin içinde bir arada durabilir ve yine de bir Ruhtan daha fazla Yer kaplamaz üstelik bir Ruh öylesine yalındır ve kendinde birdir ki parçalanamaz yahut fiilen ayrı Parçalara bölünemez. Şimdi Beden ile Ruhun Sıfatları karşılaştırılırsa birbirine benzemekten yahut Doğada bir Benzeşim taşımaktan öylesine uzaktırlar ki bu Adamların görüşünde düpedüz zıttırlar çünkü burada bütün Sıfatlarında saf ve mutlak bir zıtlık vardır çünkü Geçirimsizlik ile Geçirgenlik siyah ile beyazdan yahut sıcak ile soğuktan daha zıttır çünkü siyah olan beyaz olabilir ve sıcak olan soğuk olabilir ama dedikleri gibi geçirimsiz olan geçirgen kılınamaz evet Tanrı ile Yaratıklar Özce birbirinden bu kadar sonsuzca farklı değildir bu Doktorların Bedeni Ruhtan farklı kıldığı kadar çünkü Tanrı ile Yaratıkların uyuştuğu birçok Sıfat vardır ama bir Bedenin bir Ruhla herhangi bir surette uyuştuğu hiçbir Sıfat bulamayız ve dolayısıyla ne Tanrıyla çünkü o Ruhların en başı ve en saflarıdır bu yüzden bu hiçbir Yaratık olamaz sadece salt bir Yokluk yahut Kurgudur ama Beden ile Ruh Geçirimsizlik Sıfatında zıt olduğu gibi Bölünebilirlik ve Bölünemezlikte de az zıt değildirler eğer Beden ile Ruhun Sıfatları karşılaştırılırsa birbirine benzemekten yahut Doğa Benzeşiminden öylesine uzaktırlar ki (gerçi bunda Sevgi ve Birliğin gerçek Temeli yatar önceden söylendiği gibi) tam bir zıtlıktırlar evet dünyada hiçbir şey Beden ve Ruh kadar herhangi bir Şeye zıt tasavvur edilemez bu Adamların görüşüne göre çünkü burada bütün Sıfatlarında saf ve mutlak bir zıtlık vardır çünkü Geçirimsizlik ile Geçirgenlik birbirine siyah ile beyazdan yahut sıcak ile soğuktan daha zıttır çünkü siyah olan beyaz olabilir sıcak olan soğuk olabilir ama dedikleri gibi geçirimsiz olan geçirgen kılınamaz. Fakat İkincisi bunun yalnızca Bedeni Ruhtan bilinen manada ayıran bir Zihinsel ve Mantıksal Kavram olduğunu söylerlerse şimdi bize Bedenin hangi Sıfatlarında bir Ruha benzediğini bildirsinler eğer bir Ruh yalnızca soyulmuş ve çıplak bir Kavramsa Şeylerde değil yalnızca İnsan Aklının Tasavvurunda bulunan bu yüzden her gerçek Varlık kendinde tek bir Doğadır ki ona bu ve bu Sıfatlar yüklenebilir şimdi Bedenin Ruhla benzediği Sıfatlar nelerdir Bedenin başlıca Sıfatlarını Ruhtan ayrı olarak onların görüşüne göre inceleyelim ki Beden ile Ruhun Doğada sonsuzca farklı olduğunu Bedenin asla Ruha dönüşemeyeceğini savunurlar bu Sıfatlar şunlardır ki bir Beden bütün öteki Bedenlere karşı geçirimsizdir öyle ki Parçaları birbirine giremez ama Bedenin başka bir Sıfatı daha vardır ayrılabilir yahut Parçalara bölünebilir olmak ama Ruhun Sıfatları tanımladıkları gibi geçirgenlik ve bölünemezliktir öyle ki bir Ruh bir başkasına nüfuz edebilir. Fakat ikinci olarak Geçirimsizliğin Bedenin Zati bir Sıfatı olduğunu yahut Geçirgenliğin Ruhun Zati bir Sıfatı olduğunu nasıl kanıtlayabilirler neden bir Beden daha çok ya da daha az geçirimsiz olamasın ve bir Ruh daha çok ya da daha az geçirgen olamasın nitekim öteki bütün Sıfatlarda olduğu ve gerçekleştiği gibi çünkü örneğin bir Beden daha çok ya da daha az ağır ya da hafif yoğun ya da seyrek katı ya da sıvı sıcak ya da soğuk olabilir öyleyse neden daha çok ya da daha az geçirgen ya da geçirimsiz olamasın eğer denirse bütün öteki Değişimlerde bir Bedenin daima geçirimsiz kaldığı gözlemlenir mesela Demir kızgın hâle geldiğinde bile yine geçirimsiz kalır cevap veririm kabul ederim ki eşit kalınlıktaki başka bir Bedene karşı geçirimsiz kalabilir ama tümüyle ve bütünüyle daha ince bir Bedenden nüfuz edilmiştir yani ateşten ki içine girmiş ve bütün parçalarına nüfuz etmiştir bu sayede yumuşamıştır ve ateş daha güçlü olursa tamamen erimeye başlar ama eğer buna karşı çıkıp ateşin Demire girişinin Felsefi anlamda nüfuz etme olmadığını yani onların anladığı gibi sanki ateş ve Demir tek bir yer kaplıyormuş ve biri ötekinde içkin olarak var olabiliyormuş gibi bir şey olmadığını çünkü tam tersi açıktır ki Demir kızgın hale getirilirse şişer ve soğuk olduğundan daha büyük bir Hacim kazanır ve soğudukça yine eski boyutuna döner buna cevap veririm eğer bunu içkin bir Varlık dediğimiz türden bir nüfuz etme olarak anlıyorlarsa yani bir türdeş Cevherin bir başkasına girmesi ikisinin de eşit Boyutta olması ve yine de Hacim yahut Miktarın artmamasını kastediyorlarsa bu bütünüyle akıl dışı görünür ve Yaratıklarda böyle bir yakın Varlığı kabul etmek salt bir imkânsızlık ve çelişki olurdu ki bu yalnız Tanrı ve Mesihe uygundur Yaratıcılar olarak ki onların ayrıcalığıdır Yaratıklarda içkin olarak var olmak oysa hiçbir Yaratık kendi Yoldaş Yaratığında böyle bir İçkin Varlığa sahip olamaz çünkü o zaman Yaratık olmaktan çıkar ve Tanrı ile Mesihin İletilemez Sıfatlarından birini elde etmiş olur ki bu İçkin Varlıktır bu (derim) öncelikle Tanrıya sonra da Mesihe yüklenmelidir çünkü o bir Medium quid yani Tanrı ile Yaratıklar arasında bir Vasıtadır ve Değişebilirlik ile Değişmezliğe Ebediyet ile Zamana ortak olduğu gibi Beden ile Ruha ve dolayısıyla Yer ile Genişlemeye de ortaktır çünkü onun Bedeni bütün öteki Yaratıkların Bedenlerinden başka bir Cevherden olduğuna göre ki o Tanrıya en yakın Başlangıçtır doğrulukla söylenebilir ki onlarda İçkin olarak var olur ve yine de onlarla karışmaz çünkü bir Yaratığın bir başkasında öyle İçkin olarak var olduğunu düşünmek ki onunla en mükemmel biçimde karışsın ve birleşsin ve yine de Miktarı yahut Genişlemesi artmasın bu Yaratıkları birbirine karıştırır ve ikisini yahut daha fazlasını tek bir Şey yapar evet bu Varsayıma göre bütün Yaratılışın en küçük bir Tane yahut Toz Zerresinin Miktarına indirgenebileceği söylenebilir çünkü her Parçanın bir başkasına nüfuz ettiği ve bir Parçanınkinden daha büyük bir Genişlemenin izlemediği varsayılırdı ama eğer denirse bu yalnızca Ruhların bu kadar küçük bir Alana indirgenebileceğini kanıtlar ama Bedenlerin değil çünkü Bedenler Geçirimsizdir cevap veririm bu sadece Soruyu Varsaymaktır çünkü Beden ile Ruhun ayrı Cevherler olduğunu henüz kanıtlamamışlardır ki eğer değillerse o zaman bir Doğa öbüründen daha geçirgen değildir onların anlamına göre ve gerçekten Akla çok uygun görünür ki Zamanlar her biri kendi gereken Ölçü ve Genişlemesine yayıldığı ve bu Sınırları aşamadığı ve dolayısıyla birbiriyle İçkin olarak var olamadığı gibi (örneğin Haftanın Birinci Günü Haftanın İkinci Günüyle var olamaz ne de Günün Birinci Saati İkinci Saatle ne de bir Saatin Birinci Dakikası İkinci Dakikasıyla var olamaz çünkü Zamanın Doğası ve Özü böyledir ki ardışıktır ve pars extra partes yani birbirinin dışında Parçalara sahiptir oysa Tanrı gerçekten ve İçkin olarak bütün Zamanlarda vardır ve değişmez ki Yaratık için söylenemez yani her yahut daha fazla Zamanda mevcut olup değişmemek çünkü Yaratık Zamanlarla sürekli değişir çünkü Zamanlar Yaratığın bir Durumdan bir başkasına Hareketinden yahut değişiminden başka bir şey değildir) ve Zaman ile Zamandaki Yaratıkların durumu böyle olduğu gibi Yer Hacim yahut Miktar konusunda da böyledir çünkü Tanrıda Zaman olmadığı gibi onda Hacim yahut Cismani Miktar da yoktur ama Yaratıklarda hem Zaman hem Cismani Miktar vardır çünkü aksi hâlde ya Tanrı ya da Hiçlik olurlardı ki imkânsızdır çünkü herhangi bir Yaratığın sahip olduğu Miktar Hacim yahut Genişleme her ne ise onu kendi Özünün bir parçası olarak korur tıpkı Zamanın Özünün daha fazla Parçadan oluşması ve onların yine daha fazlasından oluşması ve böylece sonsuza dek olduğu gibi çünkü nasıl daha küçük bir Zamanın daha büyük bir Zaman içinde olduğu kolayca kavranabilirse mesela bir Saatte kaç Dakika ve bir Günde kaç Saat olduğu ve bir Saat hemen öbürüne dokunur ama içinde var olamaz aynı şey Yaratıklar için de anlaşılmalıdır kendi Miktar yahut Hacimleri bakımından çünkü gerçekten bir Yaratık bir başkasına hemen dokunabilir ama bütün Parçalarında içinde var olamaz yalnızca daha küçüğü daha büyükte olabilir ve daha inceliği daha kabada olabilir ve bu daha uygun bir şekilde Penetrasyon yani Nüfuz Etme denir ki hem Bedenlere hem Ruhlara uyar çünkü daha az kaba olan bir Beden daha kaba olan bir başkasına nüfuz edebilir ama eşit kalınlıktaki iki Beden birbirine nüfuz edemez aynı şey daha çok ya da daha az kabalık derecelerine sahip Ruhlar için de söylenebilir Bedenlerin sahip olduğu gibi ne de Beden ile Ruh arasında başka bir fark vardır (eğer Beden onların anladığı manada alınmazsa yani sırf ölü ve Hayattan yahut ona bir Kabiliyetten yoksun bir Şey olarak) bilakis uygun bir anlamda yani Hayat ve Duyuya sahip mükemmel bir Yaratık olarak ki ya fiilen ya da kuvvede ona uygundur ama Bedenin bir Şeyin daha kaba Kısmı Ruhun ise daha ince Kısmı olduğu anlamda ki bu yüzden Ruh adını Havadan alır ki bu görünür Dünyadaki en ince Doğadır. Kabbala Denudata Cilt 2 Risale son Bölüm sayfa 6 fasıl 13'te Ruh daha çok bir Işıkla dolu bir Küreyi gönderme ve bu Küreyi genişletme ya da daraltma Yetisine sahip Merkezi bir Doğa olarak tanımlanır ki bu tam olarak Aristoteles'in entelekheia dediği şeye benzer görünür ve aynı yerde sayfa 28 fasıl 4'te Madde Işınlanmadan yoksun çıplak bir Merkez yahut Nokta diye tanımlanır ki Aristoteles bunu Yoksunluk olarak anlamıştır bundan sonuç çıkar ki bu Yaratıkların Geçirimsizliği Merkezlerine göre anlaşılmalıdır çünkü Ruhu ifade eden İbranice Kelime aynı zamanda Hava anlamına da gelir ve Havanın çok hızlı bir Hareketi olduğundan Hareketin bütün hızlılığı hareket eden Bedendeki Ruha atfedilir bu yüzden Halkın Cehaletinden bazı Bedenlerde Hareket görülmediğinde onları Ölü saydılar hem Hayattan hem Ruhtan yoksun oysa gerçekte Hareketi olmayan hiçbir Beden yoktur ve dolayısıyla Hayat ve Ruh bu yüzden her Yaratığın kendine gereken Miktar yahut Genişlemesi vardır ki bunu aşamaz ve içinde de eksiltilemez. Yine de bunu engellemez ki gözlemleriz bazı çok küçük bir Bedenin önceki Hacminden bin kat daha büyük bir Alana genişleyebildiğini nitekim Barut ateşe verilirse harikulade şekilde kendini genişletir çünkü bütün bu Genişleme Parçaların Parçalara bölünmesiyle olur ve bunlar aslında bütün o büyük görünen Alanı doldurmaz oysa aynı zamanda her Parça öncekinden ne daha büyük ne daha küçük bir Genişlemeye sahiptir buna göre şu sonuca varılmalıdır ki Bedenlerde var olan bütün Yaratılmış Ruhlar ya bu Bedenlerin Gözeneklerinde yahut orada oluşmuş belirli Boşluklarda bulunurlar tıpkı Köstebeklerin Toprakta yaptığı gibi yahut başka türlü bu Bedenlerin şişmesine ve daha büyük bir Genişleme kazanmasına yol açarlar nitekim Ateş bol miktarda Demire girdiğinde onu belirgin biçimde şişirir ve genişletir ve gerçi bu Şişkinlik yahut Bedenlerin genişlemesi her zaman Dış Duyularımızla gözlemlenemese de yine de bu yüzden inkâr edilemez çünkü mümkündür ki belirli bir Beden Boyutlarında önemli ölçüde büyüyüp gelişebilsin ve tümüyle daha büyük hale gelebilsin ve yine de bu Büyüklük artışı her türlü dış gözlemden kaçabilir evet öylesine ince olabilir ki Sayılarla ifade edilemez örneğin bir Bedenin Katılığı yahut Küpü 64 Parça içersin diyelim ve bir başkasının Katılığı 100 içersin ki önceki Bedenin Küpü 64 olan Kökü 4'tür yani o Bedenin Kenarı dört bölünmüş Parçanın Uzunluğunu içerir ama Küpü 100 olan öteki Bedenin Kenarı yahut Kökü hiçbir Sayıyla ifade edilemez çünkü 4'ten büyük 5'ten küçüktür ve hiçbir Kesir bunu belirleyemez bu yüzden Bedenler (söylendiği gibi) önemli ölçüde şişip genişleyebilir (eğer daha fazla Ruh yahut daha ince Bedenler onlara girerse) ve yine de kaba Duyularımız onları hiç daha büyük olarak yargılamayabilir. Şimdi Bedene ait olup Ruha ait olmadığı söylenen öteki Sıfata gelelim yani Bölünebilirliğe eğer şöyle anlaşılırsa yani tek bir Beden en küçük tasavvur edilebileni bile (eğer böyle bir Beden tasavvur edilebilirse) bölünebilir bu kesinlikle imkânsızdır çünkü bu terimlerde bir çelişkidir ve en küçük Bedenin bile daha küçük Parçalara bölünebilir olduğunu varsayar ama eğer Beden yalnızca bireysel olarak tek bir Beden için alınırsa ki bu bölünemezdir ve Bedenin Bölünebilirliği dediğimiz şey yalnızca şunu ifade eder yani bir Bedeni bir başkasından aralarına üçüncü bir Beden koyarak bölebiliriz ve bu anlamda Ruhlar Bedenlerden daha az bölünebilir değildir çünkü tek bir Ruh iki yahut daha fazla Ruh olamasa da yine de bir Bedende bir arada var olan daha fazla Ruh birbirinden ayrılabilir ve uzaklaştırılabilir tıpkı Bedenler gibi çünkü Bedenler yahut Ruhlar bütün Evrende birbirinden ne kadar bölünmüş yahut ayrılmış olursa olsun yine de bu ayrılıkta birleşik kalırlar çünkü bütün Yaratılış hâlâ tek bir Cevher yahut Varlıktır ne de onda bir Boşluk vardır o hâlde bir şey kendinden nasıl ayrılabilir yani kendi öz Doğasından ilk olarak yahut Başlangıcında düşünüldüğü haliyle ama bütün Yaratıkların birbiriyle Genel bir Birliği olduğu gibi öyle ki hiçbiri Yoldaş Yaratıklarından ayrılamaz öyle de bir belirli Türün Parçaları arasında daha özel ve tikel bir Birlik vardır mesela bir Beden bölündüğünde yahut parçalandığında ve Üyeler birbirinden belirli bir mesafeye kadar uzaklaştırıldığında bu Üyeler bozulmadıkça ve başka bir Türe dönüşmedikçe hâlâ birbirlerine ve geldikleri Bedene belirli ince Parçacıklar gönderirler ve Beden de onlara aynısını gönderir ki biz bunlara Ruhlar ve Bedenler yahut Ruhlar ve Bedenler deriz çünkü onlar ya biri ya öbürüdür bu yolla görünüşte ayrılmış Parçalar ve Üyeler belirli bir gerçek Birlik ve Sempatiyi korurlar nitekim çeşitli Örneklerden özellikle şu ikisinden açıktır. Birincisi şudur ki burnu eksik olan bir Adam başka bir Adamın Etinden kendisine bir burun yapılmasını emretti bu canlı olarak yapıştırıldığında (bir Fidan yahut Aşının bir Ağacın Gövdesine bağlanmasıyla birleştirilmesi gibi) öteki Adam öldüğünde ve Bedeni çürüdüğünde bu Burun da aynı şekilde çürüdü ve bu yaşayan Adamın Bedeninden düştü. İkinci Örnek Bacağı kesilmiş bir Adamındır bu Bacak Bedenin geri kalanından hatırı sayılır bir mesafeye kaldırıldığında belirli bir Cerrah onu kestiğinde bu Adam Acılardan şikâyet etti ve o Bacağın hangi kısmının yaralandığını gösterdi ki bu açıkça kanıtlar büyük bir mesafede ayrılmış olsalar bile Parçalar arasında belirli bir Birlik olduğunu ve böylece bir Türün Bireyleri yahut Türce özel bir Yakınlığı olanlar birbiriyle bir Birlik içindedir yerce uzak olsalar bile ki bu İnsan Türünde daha da açıktır çünkü iki İnsan birbirini tamamen severse bu Sevgiyle öylesine birleşirler ki hiçbir mesafe onları bölemez yahut ayıramaz çünkü Ruhta birbirleriyle mevcutturlar öyle ki aralarında sürekli bir Akış yahut Sudur vardır biri ötekine geçer ki bunlar Zincirlerle bağlıymışçasına birbirine bağlanır ve böylece bir İnsan neyi severse ister İnsan ister Hayvan ister bir Ağaç ister Gümüş yahut Altın olsun o şeyle birleşir ve Ruhu o şeye geçer ve burada dikkat edilmelidir ki İnsanın Ruhundan yaygın olarak Tekil olarak söz edilse de sanki tek bir Şeymiş gibi yine de bu Ruh daha çoğunun evet sayısızının bir Bileşimidir tıpkı Bedenin de daha çok Bedenin bir Bileşimi olduğu ve bütün Parçalarında belirli bir Düzen ve Yönetime sahip olduğu gibi çok daha fazla Ruh ki bu Ruhlar Ordusunun büyük bir Ordusudur ki içinde ayrı Görevler bir Yöneten Ruh altındadır ve bu yüzden buradan görülür ki Geçirimsizlik ve Bölünemezlik Bedenin daha çok Ruhun Zati Sıfatları değildir çünkü bir anlamda her ikisine uyarlar bir başka anlamda hiçbirine.

§ 5. Bu şeyler böylece serildikten sonra şimdi konumuza dönmeliyiz yani Ruhların Bedenlere ve Bedenlerin Ruhlara nasıl dönüştüğünü göstermeye çünkü aslında bir ve aynı Cevher yahut Varlıktırlar her görünür Yaratıkta bir Beden ve bir Ruh yahut daha Etkin ve daha Edilgin İlke vardır ki bunlar Erkek ve Dişi diye adlandırılabilir bir Kocanın Karısıyla benzerliği yüzünden çünkü İnsanların olağan Üremesi Erkek ile Dişinin Birleşmesini ve İşbirliğini nasıl gerektiriyorsa öyle her Üreme ve Doğuş da bu İki İlkenin yani Ruh ile Bedenin bir Birleşmesini ve uygun bir İşleyişini gerektirir ama Ruh kendi öz İmgesini gören bir Göz yahut Işıktır Beden ise bu İmgeyi alan bir Karanlık yahut Koyuluktur Ruh ona baktığında tıpkı birinin kendini bir Aynada görmesi gibi çünkü kesinlikle kendini Saydam Havada yahut herhangi bir Diyafan Cisimde böyle göremez çünkü bir İmgenin yansıması belirli bir Matlık yahut Karanlık gerektirir ki buna Beden deriz yine de Karanlık olmak hiçbir Şeyin Özsel bir Sıfatı değildir tıpkı Karanlık olmanın da hiçbir Şeyin Sıfatı olmadığı gibi çünkü hiçbir şey öylesine Karanlık değildir ki Işığa çevrilemesin evet Karanlığın kendisi Işık olabilir tıpkı yaratılmış Işığın Karanlığa çevrilebileceği gibi Mesih'in Sözleri bunu tam kanıtlar dediğinde İçindeki Işık Karanlıksa vb burada Bedendeki Göz yahut Ruhu kastediyor ki herhangi bir Şeyin İmgesini görür bu yüzden her Ruhun bir Bedene ihtiyacı olduğu gibi ki İmgesini alıp yansıtabilsin öyle de onu saklaması için de bir Bedene ihtiyacı vardır çünkü her Beden kendinde bu saklayıcı Tabiata az ya da çok sahiptir ve bir Beden ne kadar Kâmilse yani ne kadar mükemmel karışmışsa o kadar saklayıcıdır.

BÖLÜM VIII

§ 1. Ruh ile Bedenin Yaratık olarak birbirinden özsel değil kademeli olarak farklı olduğunu üç Sebeple daha kanıtlayacağım ve Dördüncüsünü Beden ile Ruh arasındaki o samimi Bağ yahut Birlikten çıkaracağım. Ruh ile Bedenin özsel olarak farklı olmadığını kanıtlamak için Dördüncü Argümanımı Beden ile Ruh arasına giren o samimi Bağdan yahut Birlikten çıkaracağım ki bu sayede Ruhlar Birleştikleri Bedenler üzerinde Egemenlik kurar ve onları bir yerden bir yere taşır ve çeşitli İşlemlerinde Alet olarak kullanır. Zira eğer Ruh ile Beden birbirine bu kadar zıtsa öyle ki bir Ruh yalnızca Hayat yahut diri ve duyarlı bir Cevherken bir Beden sırf ölü bir Kütle ise ve bir Ruh nüfuz edilebilir ve bölünemezken bir Beden nüfuz edilemez ve bölünebilirse ki bunların hepsi zıt Sıfatlardır o zaman soruyorum onları birbirine bağlayan yahut birleştiren Şey nedir yahut bu kadar uzun bir süre onları bu kadar sıkı bağlayan Zincirler yahut Bağlar nedir ve Ruh yahut Can Bedenden ayrıldığında öyle ki artık üzerinde önceki gibi bir Egemenliği yahut Gücü kalmadığında bu ayrılığın sebebi nedir. Eğer denirse ki Ruhun Bedenle olan o hayati Bağlaşımı bu Birliğin sebebidir ve Beden çürüyünce o hayati Bağlaşım sona erer buna cevap veririm önce sormalıyız bu hayati Bağlaşım neden ibarettir zira bunun neden ibaret olduğunu söyleyemezlerse yalnızca boş Sözlerle oynuyorlar demektir ki bunlar bir ses verir ama bir anlam taşımaz. Çünkü kesinlikle onların Beden ile Ruh hakkındaki anlayışlarında aralarında hiçbir Bağlaşım yoktur zira bir Beden Ruh içindeyken de dışındayken de aynı ölçüde Hayattan ve Duyudan yoksun ölü bir Şeydir. Bu yüzden aralarında hiçbir Bağlaşım yoktur ve eğer bir Bağlaşım varsa bu kesinlikle Beden bulunduğunda da çürüdüğünde de aynı kalmalıdır. Eğer buna Ruhun Organik bir Beden gerektirdiğini çünkü onunla dış Duyularının hayati İşlemlerini yerine getirdiğini ve Bedeni bir yerden bir yere taşıdığını söyleyerek karşı çıkarlarsa bu Organik İşlem Beden çürüyünce sona erer. Kesinlikle bununla zorluk hiç de daha iyi çözülmüş olmaz. Zira Ruh neden böyle Organize edilmiş bir Bedene ihtiyaç duyar örneğin neden görebilmem için bu kadar harika biçimlendirilmiş ve organize edilmiş bir Bedensel Göze ihtiyaç duyar. Cismani Nesneleri görebilmek için neden Cismani bir Işığa ihtiyaç duyar. Yahut Nesnenin İmgesinin onu görebilmesi için Göz aracılığıyla ona gönderilmesi neden gereklidir. Eğer o bütünüyle bir Ruhtan başka bir şey değilse ve hiçbir surette Cismani değilse neden bu kadar çok çeşitli Cismani Organa ihtiyaç duyar ki bunlar onun Tabiatından bu kadar farklıdır. Dahası bir Ruh bir Beden değil de onların iddia ettiği gibi bir Tabiatta ise ve hiçbir Bedenin Parçası en ufak surette ona direnemiyorsa bir Beden onun tarafından hareket ettirilirken bir Bedenin diğerine olan direncine benzer bir şekilde Nüfuzsuzluk sebebiyle bir Ruh Bedenini yahut herhangi bir Uzvunu nasıl hareket ettirebilir. Zira bir Ruh bütün Bedenlere bu kadar kolayca nüfuz edebiliyorsa yer değiştirdiğinde neden Bedeni geride bırakmaz madem ki en ufak direnç olmaksızın bu kadar kolayca dışarı çıkabilmektedir. Zira bu kesinlikle Dünyada gördüğümüz bütün Hareketlerin sebebidir yani bir Şeyin diğerini hareket ettirmesidir çünkü ikisi de daha önce söylenen anlamda nüfuz edilemezdir. Zira eğer bu Nüfuzsuzluk olmasaydı bir Yaratık diğerini hareket ettiremezdi çünkü bu ona karşı koymaz ve hiç direnmezdi ki bunun bir örneğini bir Geminin Yelkenlerinde görürüz ki Rüzgâr onlarla Gemiyi sürer ve Yelkenlerde ne kadar az delik yarık ve geçit bulursa karşısında o kadar şiddetle sürer. Buna karşılık Yelken yerine Ağlar gerilseydi Rüzgâr bunlardan daha serbest geçerdi ve Gemi büyük şiddetle esse de pek az hareket ederdi. Böylece görürüz ki bu Nüfuzsuzluk direnç yaratır ve bu da Hareketi meydana getirir. Fakat Beden ile Ruh arasındaki durumda olduğu gibi hiçbir Nüfuzsuzluk olmasaydı hiçbir direnç olamazdı ve dolayısıyla Ruh Bedende hiçbir hareket yapamazdı.

§ 2. Ve eğer buna Tanrının bütünüyle bedensiz olduğu ve bütün Bedenlerde özsel olarak hazır bulunduğu ve yine de Bedenleri dilediği yere hareket ettirdiği ve bütün Şeylerin İlk Hareket Ettiricisi olduğu ve yine de hiçbir şeyin ona nüfuzsuz olmadığı itirazıyla karşı çıkılırsa cevap veririm bu Hareket ki Tanrı bir Bedeni onunla hareket ettirir Ruhun Bedeni hareket ettirdiği tarzdan harikulade farklıdır. Zira Bedenlere Varlık veren Tanrının İradesi onlara Hareketi de vermiştir öyle ki Hareketin kendisi Tanrıdandır ki bütün Hareket onun İradesiyle olur. Zira bir Yaratık kendine Varlık veremediği gibi kendini de hareket ettiremez zira onda Yaşarız Hareket Ederiz ve Varlığımızı Buluruz öyle ki Hareket ile Öz aynı Sebepten gelir yani Yaratıcı Tanrıdan ki o kendinde hareketsiz kalır ne bir yerden bir yere taşınır çünkü her yerde eşit surette hazırdır ve Yaratıklara Varlık verir. Fakat Ruh Bedeni hareket ettirdiğinde durum büsbütün farklıdır zira Ruh Hareketin Yazarı değildir yalnızca onu bu ya da o özel Şeye yöneltir. Ve Ruhun kendisi Bedenle birlikte bir yerden bir yere hareket ettirilir ve Beden hapsedilmiş yahut Zincirlere vurulmuşsa kendini Hapishaneden yahut Zincirlerden kurtaramaz. Bu yüzden Ruhun Bedende yaptığı o Hareketi Tanrının Yaratıklarını hareket ettirmesi Örneğiyle açıklamaya kalkışmak son derece uygunsuz bir kıyaslama olurdu. Ama kimse şunu düşünmesin ki bütün Yaratıkların Hareketi Tanrıdandır dediğim için o bu yüzden Günahın Yazarı yahut Sebebi olur yahut olabilir. Zira hareket ettirici Güç Tanrıdan olsa da Günah en ufak surette Tanrıdan değildir bilakis bu Gücü kötüye kullanan ve onu gerektiğinden başka bir amaca yönelten Yaratıktandır. Öyle ki Günah bir tür düzensiz Hareket Belirlenimidir yahut kendi gereken yerinden hâlinden yahut durumundan başka birine hareket etme gücüdür. Örneğin bir Gemi Rüzgârla hareket ettirilir ama Dümenci tarafından yönetilir öyle ki bu ya da o yere gider ki burada Dümenci Rüzgârın Yazarı yahut Sebebi değildir ama Rüzgâr estiğinde ondan iyi ya da kötü bir kullanım yapar bununla Gemiyi kastedilen yere getirir ki bunun için övülür ya da onu öylesine yönetir ki Gemi kazaya uğrar ki bunun için suçlanır ve Cezayı hak eder.

Fakat kimse şunu düşünmesin diye söylediğimden yani bütün Yaratıkların bütün Hareketinin Tanrıdan olduğunu söylediğimden dolayı o bu yüzden Günahın Yazarı yahut Sebebi olur ya da olabilir. Ayrıca Ruh yahut Can bedensel Acılara neden bu kadar duyarlıdır. Zira eğer Bedenle birleştiğinde hiçbir Cismani ya da Bedensel Tabiattan payı yoksa Beden yaralandığında neden kederlenir yahut yaralanır ki bu bütünüyle farklı bir Tabiattandır. Zira Ruh Bedene bu kadar kolayca nüfuz edebiliyorsa herhangi bir Cismani Şey ona nasıl zarar verebilir. Eğer denirse yalnızca Beden acıyı hisseder Ruh değil bu kendi İlkeleriyle çelişir zira onlar Bedenin ne Hayatı ne Duyusu olduğunu iddia ederler. Ama eğer Ruhun Bedenle aynı Tabiattan ve Cevherden olduğu kabul edilirse gerçi Hayat ve Ruhaniyet bakımından kat kat daha üstün olsa da Hareket Hızlılığı ve Nüfuz Edebilirliği bakımından da öyle olduğu gibi ve daha başka Kemallerinde de o zaman bütün bu güçlükler ortadan kalkar ve Bedenin Ruhla nasıl birleştiği ve Ruhun Bedeni nasıl hareket ettirdiği kolayca kavranabilir.

Bunun Yahudilerin Görüşü olduğu Kabbala Denudata Cilt 1 Kısım 3 Risale 8 Bölüm 13 sayfa 171 vd'de bir yerden anlaşılır.

§ 3. Zira bir Bedenin bir başkasıyla kendi Tabiatında sahip olduğu o gerçek uyum sayesinde bir Bedenin bir başkasıyla nasıl birleştiğini kolayca kavrayabiliriz ve böylece en ince ve Ruhani bir Beden en kaba ve yoğun bir Bedenle birleşebilir yani çeşitli Derecelere göre incelik ile kabalıktan pay alan ve iki Uç arasında yer alan belirli Bedenler aracılığıyla ve bu orta Bedenler gerçekten de Zincirler ve Bağlardır ki bunlarla bu kadar Ruhani ve İnce olan Ruh bu kadar kaba bir Bedenle birleşir. Bu orta Ruhlar yok olur yahut çekilirse Birlik bozulur yahut çözülür. Bu yüzden aynı Temelden Ruhun Bedeni nasıl hareket ettirdiğini de kolayca kavrayabiliriz yani bir İnce Bedenin bir başka Kaba ve Yoğun Bedeni nasıl hareket ettirebileceği gibi. Ve Bedenin kendisi duyarlı bir Hayat yahut Aklî bir Cevher olduğuna göre bir Bedenin bir başkasını nasıl yaralayabildiği yahut sevindirebildiği de az açık değildir. İbranilerin Görüşü nedir Kabbala Denudata'daki bir yerden görünür. Eğer her yahut daha çok Zaman Yaratığın hâlden hâle bir Değişimden başka bir şey değilse bu kesinlikle o Sonsuzun kendisinden farklı olmaz çünkü Yaratık Zamanlarla sürekli değişir çünkü Zamanlar Yaratığın bir Durumdan bir başkasına Hareketinden yahut Değişiminden başka bir şey değildir. Şimdi Tanrının Ruhunun Bir Adama olan Yakınlığı hakkında ki nasıl Ruhla birleşebileceği yani en yüksek Saflık Halinde olsa bile onun ilkece bir Ruh olduğuna göre ve Ruhun en yüksek Saflığında bile daima bir Cismanilikten payı olduğuna göre buna cevap veririm ki bu İsa Mesih vasıtasıyla olur ki o ikisi arasındaki gerçek ve uygun Vasıtadır zira Mesih ile Ruh Vasıtasız birleşebilir aralarındaki büyük Yakınlık ve Benzeşim sebebiyle ki bunu o Doktorlar Ruh ile Beden arasında gösteremezler onların doğaları öylesine zıt olduğunu söylerken.

§ 4. Beşinci Argümanı Toprak ve Su gibi bütün görünür Bedenlerde gözlemlediğimiz şeyden çıkaracağım yani Taşlarda Ağaçlarda vb. Bu Şeylerin hepsinde ne kadar bol Ruh vardır. Zira Toprak ve Su sürekli olarak Hayvanlar üretir başlangıçtan beri yaptıkları gibi öyle ki Suyla dolu bir Havuz Balıklar üretebilir hiçbir Balık üremesi yahut çoğalması için oraya konmamış olsa bile ve bütün öteki Şeyler daha aslında Toprak ve Sudan geldiğine göre bundan zorunlu olarak çıkar ki bütün Hayvanların Ruhları Suda idi ve bu yüzden Tekvin'de denir ki Tanrının Ruhu Suların Yüzü üzerinde hareket ediyordu yani bundan böyle yaratılacak her şeyi üretebilsin diye.

§ 5. Fakat eğer denirse bu Argüman bütün Ruhların Bedenler olduğunu değil bütün Bedenlerin kendilerinde bütün Hayvanların Ruhlarını taşıdığını kanıtlar öyle ki her Bedende bir Ruh vardır ve keza bir Ruh ve Beden ve gerçi bu şekilde birleşmiş olsalar da yine de birbirinden Tabiatça farklı kalırlar ve bu yüzden biri diğerine dönüştürülemez. Buna cevap veririm eğer her Beden en küçüğü bile kendinde bütün Hayvanların ve başka Şeylerin Ruhlarını taşıyorsa tıpkı Maddenin kendinde bütün Formları taşıdığı söylendiği gibi şimdi soruyorum bir Beden bu Ruhların hepsini fiilen mi yoksa yalnızca kuvvede mi taşır. Eğer fiilen ise Bedenden özsel olarak ayrı bu kadar çok Ruh nasıl fiilen bu kadar küçük bir Bedende ayrı Özleriyle var olabilir hatta tasavvur edilebilecek en küçük Bedende bile ki bu bir çelişkidir çünkü en küçük Bedenin Parçaları eşit olmayan Parçalara bölünmesi gerekirdi ki içlerinde bu kadar farklı Ruhlar barınabilsin. Eğer yalnızca kuvvede ise o zaman şu kabul edilmelidir ki Beden ve bütün o Ruhlar bir ve aynı Şeydir yani Beden onlara dönüştürülebilir tıpkı Odunun kuvvede Ateş olduğunu söylediğimizde yani Ateşe dönüştürülebilir olduğunu kastettiğimiz gibi Suyun kuvvede Hava olması gibi yani Havaya değiştirilebilir olması gibi.

Dahası eğer Ruhlar ve Bedenler bu kadar ayrılmaz surette birleşmişse öyle ki hiçbir Beden Ruhsuz olamaz evet çoğu Ruhsuz olamaz bu kesinlikle onların bir Asli Tabiattan ve Cevherden olduklarına dair büyük bir Kanıttır yoksa Şeylerin bu kadar çeşitli ve harikulade Çözülüşlerinde ve ayrılışlarında neden sonunda birbirinden ayrılmadıklarını kavrayamazdık nitekim daha ince Şeylerin daha kaba olanlardan ayrılabildiğini gördüğümüz gibi. Fakat nereden gelir ki bir Beden sonunda çürüdüğünde bu Çürümeden başka bir Şeyler Türü üretilir. Böylece Toprak ve Su çürüyünce Hayvanlar çıkar evet Taşlar bile çürür yahut çürürse Hayvanlara dönüşür. Böylece Gübre yahut başka çürümüş Madde Hayvanlar üretir ki bunların hepsinin Ruhları vardır. Ama Bedenin Çürümesi yahut Çözülmesi nasıl yeni bir Doğuma yol açar ki gerçekten Hayvanların Doğuşuna. Eğer denirse o Hayvanların Ruhları sanki Bağlarından çözülmüş ve bu Çözülmeyle özgür bırakılmıştır ve o zaman kendilerine anılan Maddeden Biçimlendirici Yetileri sayesinde yeni bir Beden oluşturabilir yahut biçimlendirebilirler buna karşılık veririm İlk Beden onları nasıl bu şekilde tutsak etti. Bu Bedenin bu kadar sert ve kalın olmasından mıydı. Eğer öyleyse açıktır ki o Ruhlar İnce Bedenlerden başka bir şey değildir çünkü Bedenin sertliği ve yoğunluğu onları hapsedebiliyordu ki dışarı çıkamıyorlardı. Zira bir Ruh en Sert Bedene en Yumuşak ve en Akışkan olana nüfuz ettiği kadar kolayca nüfuz edebilseydi birinden ötekine çıkabildiği kadar kolayca çıkabilirdi ve yeni bir Hayat yahut Doğuş için Ölüm ve Çürümeye ihtiyaç olmazdı. Bu yüzden bu tür bir Ruh tutsaklığı belirli sert Bedenlerde ve Bedenler yumuşadığında bunlardan kurtuluş bize açık bir Kanıt sunar ki Ruh ile Beden aslında bir Tabiattan ve Cevherdendir ve bir Beden sabitlenmiş ve yoğunlaştırılmış bir Ruhtan başka bir şey değildir bir Ruh da İnce ve Uçucu bir Bedenden başka bir şey değildir.

Ve burada dikkat edilmeli ki bütün Sert Bedenlerde Taşlarda ister sıradan ister değerli olsun keza Madenlerde Bitkilerde Ağaçlarda ve Hayvanlarda evet bütün İnsan Bedenlerinde yalnız birçok Ruh var olmakla kalmaz bu Ruhlar o kaba Bedenlerde hapsolmuş ve onlarla birleşmiş olduğundan dışarı akıp başka Bedenlere geçemez ölüm yahut çözülmeden geçmedikçe fakat aynı zamanda onlardan sürekli akan birçok başka çok ince Ruh da vardır ve bunlar incelikleri sebebiyle Bedenin sertliğinin ki içinde saklıydılar onları alıkoyamadığı ruhlardır bunlar daha ince Ürünler yahut Bedende tutulan daha kaba Ruhların Süzüntüleridir çünkü bunlar orada tutulsa da Hapishanelerinde boş durmazlar bilakis Bedenleri onlar için birer Atölye gibidir orada o daha ince Ruhları işleyip çıkarırlar ki bunlar sonra Renklerde Seslerde Kokularda Tatlarda ve daha nice Güç ve Erdemlerde dışarı akar bu yüzden kaba Beden ve içinde bulunan Ruhlar sanki o daha ince Ruhların Anasıdır ki bunlar Çocukların yerini alır çünkü Tabiat daima incelik ve ruhaniyette daha ileri bir Kemale çalışır bu da bütün Hareket ve İşleyişin en doğal Özelliğidir zira bütün Hareket bir Şeyi aşındırır ve böler bu yüzden onu ince ve ruhani kılar. İnsanın Bedeninde bile böyledir Yiyecek ve İçecek önce Kilüs'e sonra Kana sonra Ruhlara dönüştürülür ki bunlar Kemale ermiş Kandan başka bir şey değildir ve bu Ruhlar ister iyi ister kötü olsun daima daha büyük bir İncelik yahut Ruhaniyete doğru ilerler ve Kandan gelen bu Ruhlar sayesinde görürüz işitiriz koklarız tadarız hissederiz ve düşünürüz evet tefekkür eder severiz nefret ederiz ve yaptığımız her şeyi yaparız ve buradan da Beşeriyetin çoğaldığı Tohum gelir ve buradan bilhassa İnsanın Sesi ve Konuşması çıkar ki Ruhlarla doludur Kalpte biçimlenmiştir ister İyi ister Kötü Mesih'in öğrettiği gibi ki Yürekten taşan şeyi Ağız söyler ve İyi bir Adam Yüreğinin İyi Hazinesinden İyi şeyler çıkarır vb. Ayrıca bir İnsana giren şey onu kirletmez bilakis ondan çıkan çünkü ondan çıktığı gibi yine ona geri dönecektir.

§ 6. Ve bunlar bir Adamın uygun Melekleri yahut Hizmetkâr Ruhlarıdır gerçi İnsanlara gelen başka Melekler de vardır ister İyi ister Kötü olsun. Bu Melekler hakkında Mesih konuşur o küçük Ona İnananları söylediği yerde onların Melekleri Göklerdeki Babamın Yüzünü daima görürler der. Bunlar o İnananların Melekleridir ki onlar da küçük Çocuklar gibi olurlar.

§ 7. Altıncı ve son Argümanımı Kutsal Kitabın belirli yerlerinden çıkaracağım hem Eski hem Yeni Ahitten ki bunlar açık ve kesin sözlerle kanıtlar ki bütün Şeylerin Hayatı vardır ve belli bir derece yahut ölçüde gerçekten yaşarlar. Elçilerin İşleri 17.27'de denir ki O bütün Şeylere Hayat verir. Yine 1. Timoteos 6.13'te Tanrı için denir ki O bütün Şeyleri canlandırır. Ve Luka 20.38'de o Ölülerin Tanrısı değil Dirilerin Tanrısı diye anılmaz ki bu her ne kadar başlıca İnsanlar için kastedilse de genel olarak bütün öteki Yaratıklar için de anlaşılmalıdır yani O bütün o Şeylerin Tanrısıdır ki kendi türünde bir Yenilenme ve Diriliş yaşarlar İnsanın kendi Türünde yaşadığından az değil zira Ölüm bu Şeylerin Yok Olması değildir bilakis bir Hayat ve Derece türünden bir başkasına bir değişimdir. Bu yüzden Elçi de Ölülerin Dirilişini bir Buğday Tanesiyle kanıtlar ve açıklar ki toprağa düşünce ölür ve son derece bereketli olarak yeniden dirilir.

BÖLÜM IX

§ 1. Söylenenlerden ve öne sürülen çeşitli Sebeplerden şu apaçık ortaya çıkar ki Ruh ile Beden ilk Cevherlerinde aslında bir ve aynı Şeydir. Bu yüzden şu açıktır ki başka türlü öğreten Filozoflar ister Kadim ister Modern olsun genellikle yanılmış ve daha en baştan kötü bir Temel atmışlardır. Bu yüzden bütün Bina ve Yapı öylesine zayıf ve öylesine yararsızdır ki bütün Bina ve Yapı zamanla çökmelidir. Bu saçma Temelden yalnız Felsefede değil Tanrıbilimde de denilen çok ağır ve tehlikeli Yanılgılar doğmuştur. Bunlar İnsanlığa büyük Zarar verir Gerçek Dindarlığa engel olur ve Tanrının en Yüce Adına Hakaret sayılır ki bu hem daha önce söylenenlerden hem de bu Bölümde söylenecek olanlardan kolayca anlaşılacaktır.

§ 2. Ve kimse itiraz edemez ki bütün bu Felsefe Descartes'ın yahut Hobbes'un Felsefesinden başka bir şey değildir yalnız yeni bir Maske altında. Zira ilkin Kartezyen Felsefeye gelince bu her Bedenin sırf ölü bir Kütle olduğunu söyler yalnız her türlü Hayat ve Duyudan yoksun olmakla kalmayıp buna Sonsuza dek büsbütün kadir olmadığını da söyler. Bu büyük Yanılgı Beden ile Ruhun birbirine zıt ve birbirine dönüştürülemez Şeyler olduğunu iddia eden herkese de yüklenmelidir ki bu bir Bedeni her türlü Hayat ve Duyudan mahrum bırakır ki bu bizim bu Felsefemizin Temellerine büsbütün aykırıdır. Bu yüzden bu Kartezyen bir İlke değildir yeni bir Maske altında olsun ya da olmasın bilakis Temel İlkeleri bakımından Anti-Kartezyen olduğu doğrulukla söylenebilir gerçi Cartes'ın Doğal İşlemlerin Mekanik yönü hakkında ve bütün Doğal Hareketlerin Mekanik Kurallara ve Yasalara göre nasıl işlediği hakkında birçok mükemmel ve zekice şey öğrettiği inkâr edilemez. Nitekim gerçekten Tabiatın kendisi yani Yaratık kendinde mükemmel bir Mekanik Beceri ve Hikmete sahiptir ki bu ona bütün Hikmetin Pınarı olan Tanrıdan verilmiştir ve o bununla işler. Fakat yine de Tabiat ve onun İşlemlerinde sırf Mekanikten çok daha fazlası vardır ve aynısı sırf bir saat gibi mekanik bir Beden değildir ki içinde canlı bir Hareket İlkesi bulunmasın bilakis Hayat ve Duyuya sahip yaşayan bir Bedendir ki bu Beden sırf bir Mekanizma yahut Mekanik Hareketten çok daha yücedir.

§ 3. Fakat İkinci olarak Hobbes'un Görüşüne gelince bu bizim Felsefemize Cartes'inkinden bile daha aykırıdır zira Cartes Tanrının açıkça Gayrımaddi ve Bedensiz bir Ruh olduğunu kabul eder. Hobbes ise Tanrının kendisinin Maddi ve Bedensel olduğunu evet Madde ve Bedenden başka bir şey olmadığını iddia eder ve böylece Tanrı ile Yaratıkları Özlerinde birbirine karıştırır ve aralarında hiçbir Özsel Ayrım bulunmadığını yadsır. Bunlar ve daha bir sürü en kötü Sonuç Hobbes'un Felsefesinin Buyruklarıdır. Buna Spinoza'nınki de eklenebilir zira bu Spinoza da Tanrı ile Yaratıkları birbirine karıştırır ve ikisinden tek bir Varlık yapar ki bunların hepsi bizim burada sunduğumuz Felsefeye tam zıttır.

§ 4. Fakat Hobbes ve Spinoza'nın Felsefesini denilen şeyi çürütmeye girişen kimilerinin yanlış ve zayıf İlkeleri onlara kendilerine karşı daha büyük bir avantaj vermiştir öyle ki onları etkin biçimde çürütmemekle kalmamışlar bilakis kendilerini daha çok Küçümsemeye ve Gülünç duruma düşürmüşlerdir.

Fakat eğer itiraz edilirse ki bu bizim Felsefemiz en azından Hobbes'unkine çok benziyor çünkü o bütün Yaratıkların aslında tek bir Cevher olduğunu öğretmiştir en aşağı ve en bayağısından en yüksek ve en soylusuna dek en küçük Kurttan Böcekten yahut Sinekten en Görkemli Meleğe dek evet en küçük Toz yahut Kumdan bütün Yaratıkların en mükemmeline dek ve sonra da her Yaratığın Maddi ve Cismani olduğunu ki Madde ve Bedenin ta kendisi olduğunu ve dolayısıyla en Soylu Fiillerinin de ya Maddi ve Cismani ya da belli bir Cismani tarzda olduğunu buna cevap veririm İlkine karşılık kabul ederim ki bütün Yaratıklar aslında en aşağıdan en yükseğe tek bir Cevherdir ve dolayısıyla bir Tabiattan bir başkasına dönüştürülebilir ve değiştirilebilirdir ve Hobbes bunun aynısını söylese de bu onun Doğruluğuna bir halel getirmez tıpkı Felsefenin başka kısımlarında da Hobbes'un doğru bir şeyi ileri sürmesinin bunu bir Hobbesçuluk yahut sırf Hobbes'a ait bir Görüş yapmadığı gibi.

§ 5. Dahası bu İlke onları Yanılgılarında savunmaktan öylesine uzaktır ki onları çürütmek için hiçbir şey bundan daha güçlü değildir. Örnek olsun Hobbesçular şöyle tartışır bütün Şeyler birdir çünkü görürüz ki bütün görünür Şeyler birbirine dönüştürülebilir evet bütün görünür Şeyler görünmeze dönüştürülebilir Su Hava kılındığında ve Odun yakılınca büyük ölçüde belli görünmez bir Cevhere dönüştüğünde olduğu gibi ki bu öylesine incedir ki Duyularımızın bütün gözlemine kaçar. Buna şunu ekleyin ki bütün görünmez Şeyler görünür kılınabilir Sudan Hava geldiğinde olduğu gibi ve buradan sonuca varır ki hiçbir şey öylesine aşağıdır ki Yüceliğe erişemesin.

Fakat şimdi bu Delile cevap verebilmek için Muarızları genellikle Öncülü inkâr eder ve bunun tersine Şeylerin hiçbir Türünün bir başkasına dönüştürülemeyeceğini iddia ederler ve Odun yakıldığında birçoğu Odunun iki Cevherden oluştuğunu söyler yani Madde ve Formdan ve Maddenin aynı kaldığını ama Odunun Formunun yok edildiğini yahut yok olduğunu ve bu Maddede yeni bir Ateş Formu üretildiğini söylerler öyle ki onlara göre burada bu Dünyada gerçek Cevherlerin sürekli bir Yok Oluşu ve yeni olanların Üretimi vardır fakat bu öylesine boş bir şeydir ki birçokları Odunun Ateşe ve sonra Dumana ve Küle dönüştüğü durumda bunu inkâr eder yine de başka Dönüşümlerde aynı Yanılgıda ısrar ederler Odun bir Hayvana dönüştüğünde olduğu gibi ki çürümüş Odunda sık sık gördüğümüz gibi evet Gübreden de canlı Yaratıklar üretilir fakat eğer burada Odunun bir Hayvana dönüştüğünü inkâr edip Odunun sırf Madde olduğunu söylerlerse ama Maddenin ne Hayatı ne de Hayat yahut Duyuya bir Kapasitesi vardır ve bu yüzden Hayatı olan bu Hayvan Hayatı ve Duyuyu başka yerden almış olmalıdır ve içinde onun Bedeninin bir Parçası olmayan ve ondan gelmeyen ama oraya gönderilmiş bir Ruh yahut Can barındırmalıdır. Fakat eğer onlara bu Ruhun nereden gönderildiği ve kimin gönderdiği sorulursa ayrıca neden bu Türden bir Ruh gönderildiği başka bir Türden değil burada tıkanır ve kendilerini Muarızlarına teslim ederler.

Bu yüzden daha önce ortaya konan bu bizim Felsefemiz Hobbesçu ve Spinozacı Felsefenin çürütülmesine daha güçlü şekilde katkıda bulunur yani bütün Yaratık Türlerinin birbirine dönüştürülebileceğine en aşağının en yükseğe dönüşebileceğine ve en yükseğin de kendi öz Tabiatında aslen düşünüldüğünde en aşağıya dönüşebileceğine göre Tanrısal Hikmetin buyurduğu o Seyir ve Ardışıklığa göre ki bir Değişim bir başkasını belli bir düzende izlesin öyle ki A önce B'ye dönüşmelidir C'ye dönüşebilmesi için ki bu D'ye dönüşebilmesi için C'ye dönüşmelidir vb.

Fakat biz Sonucu yadsırız yani Tanrı ile Yaratıkların tek bir Cevher olduğunu. Zira bir Türden bir başkasına bütün Yaratık Dönüşümlerinde mesela bir Taştan Toprağa Topraktan Ota Ottan bir Koyuna ve bir Koyundan İnsan Etine ve İnsan Etinden İnsanın en aşağı Ruhlarına ve bunlardan en Soylu Ruhlarına asla Tanrıya doğru bir İlerleme yahut Yükseliş olamaz ki o bütün Varlıkların en Yücesidir ve onun Tabiatı en Yüksek Kemalindeki bir Yaratığı hâlâ sonsuzca aşar zira Tanrının Tabiatı her bakımdan değişmezdir öyle ki en ufak bir Değişim Gölgesine bile izin vermez fakat bir Yaratığın Tabiatı değişebilir olmaktır.

§ 6. İkinci olarak eğer itiraz yoluyla denirse ki bu Felsefeye göre her Yaratık Maddi ve Cismanidir evet Madde ve Bedenin ta kendisidir Hobbes'un öğrettiği gibi şimdi cevap veririm ki burada Maddi ve Cismani sözcükleriyle keza Madde ve Beden sözcükleriyle şey büsbütün başka türlü anlaşılır Hobbes'un anladığından ki bunu Hobbes ve Spinoza bir Rüyada olduğundan başka türlü hiç görmemiştir. Zira Hayat Bedenin bir Sıfatı olmaktan Figür kadar uzak değildir.

Bu Kabiliyet daha önce anılan Kemallere sahip olmak Hayat ve Anlayış yahut Bilgiden bütünüyle Ayrı bir Sıfattır önceki İkisinden yani Genişlik ve Figürden bütünüyle ayrı ve böylece Yaşamsal bir Fiil Yerel yahut Mekanik Harekettan apaçık ayrıdır gerçi ondan ayrılamaz ve hiçbir surette ondan ayrı olamasa da bilakis Yaratıklarla olan her ilişkisinde en azından onu bir Alet gibi kullanır.

§ 7. DERİM Hayat ve Figür bir Cevherin ayrı Sıfatlarıdır ve tıpkı bir ve aynı Beden bütün Figür türlerine dönüştürülebildiği gibi ve daha Mükemmel Figür daha Kusurlu olanı kendinde kapsadığı gibi öyle de bir ve aynı Beden bir Hayat derecesinden bir başkasına daha mükemmel olana dönüştürülebilir ki bu daima kendinde aşağı olanı kapsar. Figüre bir Örneğimiz Üçgen Prizmadır ki bu bütün düz çizgili Katı Cisimlerin ilk Figürüdür ve bir Beden buna dönüştürülebilir ve bundan bir Küpe ki bu daha mükemmel bir Figürdür ve içinde bir Prizmayı kapsar bir Küpten daha mükemmel bir Figüre dönüştürülebilir ki bu bir Küreye daha yakındır ve bundan bir başkasına ki daha da yakındır ve böylece daha kusurlu bir Figürden daha mükemmel bir başkasına yükselir sonsuza dek zira burada hiçbir sınır yoktur ne de bu Bedenin daha Mükemmel bir Figüre değiştirilemeyeceği söylenebilir fakat anlam şudur ki o Beden düz çizgilerden oluşur ve bu daima daha mükemmel bir Figüre değiştirilebilir yine de bir Kürenin Kemaline asla erişemez gerçi ona her zaman daha da yaklaşsa da durum çeşitli Hayat derecelerinde de aynıdır ki bunların gerçekten bir Başlangıcı vardır ama Sonu yoktur öyle ki Yaratık her zaman daha ileri ve daha mükemmel bir Hayat derecesine kadir kalır sonsuza dek ve yine de Tanrıya eşit olmaya asla erişemez zira o bir Yaratığın en yüksek Yükselişinde yahut Kemalinde bile ondan hâlâ sonsuzca daha Mükemmeldir tıpkı bir Kürenin bütün öteki Figürlerin en Mükemmeli olması gibi ki hiçbiri ona erişemez.

§ 8. Ve böylece Hayat ve Figür bir ve aynı Cevherin ayrı ama zıt olmayan Sıfatlarıdır ve Figür Hayatın İşlemlerine hizmet eder nitekim İnsan ya da Hayvan Bedeninde görürüz Gözün Figürünün Görüşe nasıl hizmet ettiğini Kulağın Figürünün İşitmeye Ağzın Dişlerin Dudakların ve Dilin Figürünün Konuşmaya Ellerin ve Parmakların Figürünün Çalışmaya Ayakların Figürünün Yürümeye hizmet ettiğini ve öteki bütün Uzuvların Figürlerinin de kendi kullanımı olduğunu ve Ruhun bu Uzuvlarda gerçekleştirdiği Yaşamsal İşlemlere çok katkıda bulunduğunu evet bütün Bedenin Figürünün İnsan Hayatının uygun İşlemlerine başka herhangi bir Figürden daha elverişli olduğunu böylece Hayat ve Figür bir Beden yahut Cevherde çok iyi bir arada durur ki burada Figür Hayatın bir Aletidir ve onsuz hiçbir Yaşamsal İşlem gerçekleştirilemez.

§ 9. KEZA Yerel ve Mekanik Hareket yani Bedenin bir yerden bir yere taşınması Fiilden yahut Yaşamsal İşlemden ayrı bir Tarz yahut İşlemdir gerçi birbirinden ayrılamazlar öyle ki bir Yaşamsal Fiil hiçbir surette bütün Yerel Hareket olmaksızın var olamaz çünkü bu onun Aletidir. Böylece Göz göremez Işık ona girip Gözde bir Yaşamsal Fiil uyandırmadıkça ki bu Görmedir ve böylece bütün öteki Yaşamsal İşlemlerde de böyledir bütün Bedende fakat bir Hayat Fiili Yerel Hareketten çok daha Soylu ve daha İlahi bir İşlem tarzıdır ve yine de her ikisi de tek bir Cevherde uyuşur ve iyi bir arada durur zira Göz Işığı kendi içine görmekte olduğu Nesneden alır böylece o aynı Işığı Nesneye gönderir ve bunda Ruh ve Hayat Nesne ile Görüşü birleştiren bir Yaşamsal Fiil vardır.

Bu yüzden Hobbes ve onun tarafını tutan herkes ağır biçimde yanılır Duyu ve Bilginin Cismani Zerreciklerin birbiri üzerindeki bir Tepki'den başka bir şey olmadığını öğretirken ki burada Tepki ile yalnızca Yerel ve Mekanik Hareketi kastederler fakat gerçekte Duyu ve Bilgi herhangi bir Zerreciğin Yerel yahut Mekanik Hareketinden çok daha Soylu ve İlahi bir Şeydir zira bu Hayatın Fiili yahut Hareketidir ki ötekini kendi Aleti olarak kullanır ki onun Hizmeti şundan ibarettir Yerel Hareket taşındığı yerde ki Hareket kendisi taşınırken Konu yahut Algılayanda bir Yaşamsal Fiil uyandırmak ve tıpkı Yerel Hareket gibi çeşitli Bedenler arasında iletilebilir ne kadar uzak olursa olsun eğer bunu iletmeye elverişli bir Vasıta bulursa ve Hareket ne kadar güçlüyse o kadar uzağa erişir. Böylece durgun Sulara bir Taş atıldığında Merkezden Çevreye doğru her yönde bir Hareket meydana getirir Daireler gitgide daha büyük olarak uzun bir mesafeye kadar oluşturur ve zaman ne kadar uzarsa nihayet gözümüzden kaybolana dek ve o zaman kuşkusuz daha görünmez Daireler daha uzun bir Süre için oluşturur ki bunları kaba Duyularımız kavrayamaz ve bu Hareket Merkezden Çevreye iletilir bu Hareketi Taştan oraya taşıyan hiçbir Beden yahut Cevher tarafından götürülmeksizin. Ve dış Işık da öyledir ki bu belli bir aydınlık bir Bedenden uyandırılan bir Fiil yahut Hareket olduğuna göre Cam Billur yahut başka herhangi bir saydam Cisim aracılığıyla bu Fiilin çıktığı o aydınlık Bedenden herhangi bir Cevher Beden yahut Madde nakledilmeksizin iletilebilir bunu inkâr etmem ki bol miktarda ince Madde sürekli bütün aydınlık Bedenlerden akar öyle ki yanan bir Mumun bütün Cevheri böyle Sızıntılarda tükenir ve bu içinde biz Işık dediğimiz o Hareket yahut Fiili taşır fakat bu Hareket yahut Fiil artırılabilir Billur örneğin ki bu Bedenlerin ince Sızıntıları buradan kısıtlanabilir öyle ki dışarı bütün Işığı iletmeye yetecek kadar bollukta geçemezler fakat Billur bu kadar kolayca Işığı ilettiğine göre bu kadar Sert ve Katı olduğuna göre nasıl bu kadar çok Beden alabilir ve onları içinden bu kadar kolayca iletebilir başka Bedenler ne bu kadar Sert ne bu kadar Katı olmadığı hâlde buna direnip karşı koyarken zira Odun ne Billur kadar Sert ne o kadar Katıdır ve yine de Billur saydamdır ama Odun değildir ve kuşkusuz Odun Billurdan daha gözeneklidir çünkü daha az katıdır ve dolayısıyla Işık Billurun Gözeneklerinden değil onun asıl Cevherinden geçer yine de öyle ki ona yapışıp Hacminde bir şişme yahut artış yaratmaz bilakis belli bir içkin hazır bulunuş yoluyla çünkü bu bir Beden yahut Cevher değil sırf bir Fiil yahut Harekettir. Şimdi Billur bu Hareketi almak için ki biz Işık deriz Odundan daha uygun bir Vasıtadır ve bu yüzden onun içinden geçer bunun içinden değil ve Bedenlerin Hareket ve İşleminde büyük bir çeşitlilik olduğuna göre her Hareket bunu iletmek için kendi uygun Vasıtasını gerektirir. Bu yüzden apaçıktır ki Hareket çeşitli Bedenler arasında herhangi bir Beden yahut Maddenin ne kadar ince olursa olsun yapabileceğinden başka bir tür nüfuzla iletilebilir yani içkin hazır bulunuşla ve eğer sırf Yerel yahut Mekanik Hareket bunu yapabiliyorsa kuşkusuz bir Yaşamsal Fiil ki daha soylu bir Hareket türüdür aynısını yapabilir ve eğer o Bedenlere nüfuz edebiliyorsa içkin hazır bulunuşla geçer o zaman bir Anda bir Bedenden bir başkasına iletilebilir yahut daha doğrusu hiç zaman gerektirmez demek istediğim Hareket yahut Fiilin kendisi iletimi için en ufak bir zaman gerektirmez gerçi Hareketin taşındığı Bedenin bir yerden bir yere taşınması Bedenin Niteliğine ve onu taşıyan Hareketin şiddetine göre büyük yahut küçük bir zaman gerektirmesi kaçınılmazdır.

Ve bu yüzden görürüz ki Soyutlamada düşünülen her Hareket ve Fiil kendinde bütün yaratılmış Cevherlerin ötesinde harikulade bir İncelik yahut Ruhaniyet taşır öyle ki ne Zaman ne Yer bunu sınırlayabilir ve yine de bunlar yaratılmış Cevherlerin Tarzları yahut Biçimlerinden başka bir şey değildir yani onların Gücü Kudreti ve Erdemi ki bununla büyük Cevherlere doğru genişleyebilirler Cevherin kendisinin yapabileceğinin ötesinde. Ve böylece Genişlemeyi Maddi ve Sanal diye ayırt edebiliriz ki her Yaratık bu ikili Genişlemeye sahiptir Maddi Genişleme Madde Beden yahut Cevherin sahip olduğudur bütün Hareket yahut Fiilden bağımsız düşünüldüğünde ve bu Genişleme doğru söylemek gerekirse ne büyük ne küçüktür çünkü hep aynı kalır. Sanal Genişleme ise bir Yaratığın sahip olduğu bir Hareket yahut Fiildir ister doğrudan Tanrıdan verilmiş ister doğrudan Yoldaş Yaratığından alınmış olsun.

İçkin hazır bulunuşla değil ki bu hiçbir Yaratığa iletilemez daha önce kanıtlandığı gibi bir yerden bir yere taşınan Hareketin kendisi Bedenin niteliğine ve onu taşıyan Hareketin şiddetine göre az yahut çok bir zaman almalıdır. Ve bu yüzden görürüz Yerel ve Mekanik Hareket ile İçsel yahut Yaşamsal Hareket arasındaki ayrımı Tanrıdan doğrudan verilmiş olan yahut ki bundan da Varlığını alır ve bu onun Özünün Doğal ve uygun etkisidir daha doğru bir söyleyişle Yaratığın uygun bir Hareketidir en içteki parçalarından çıkan ve bu yüzden İçsel Hareket diye adlandırılabilir Dıştan olandan ayrı olarak ki bu yalnızca bir başkasındandır ve bu yüzden buna göre Yabancı diye adlandırılabilir ve söz konusu Dış Hareket bir Bedeni yahut herhangi bir Şeyi kendisine has bir Doğal eğilimi bulunmayan bir yere taşımaya çalıştığında o zaman Doğaya aykırı ve zorlamalıdır bir Taşın Havaya fırlatılması gibi ki bu Hareket Doğaya aykırı ve zorlama olmakla açıkça Yerel ve Mekaniktir ve hiçbir surette Yaşamsal değildir çünkü hareket ettirilen Şeyin Hayatından çıkmaz fakat bir Yaratığın uygun Hayatından ve İradesinden çıkan her Hareket Yaşamsaldır ve buna bir Hayat Hareketi derim ki bu ötekiler gibi açıkça Yerel ve Mekanik değildir bilakis içinde bir Hayat ve Yaşamsal bir Erdem taşır ve bu bir Yaratığın Sanal Genişlemesidir ki bu ya büyük ya küçüktür Yaratığın donatıldığı Hayat türü ve derecesine göre çünkü bir Yaratık daha Soylu bir Hayat türüne ve derecesine eriştiğinde kendini hareket ettirmek ve Yaşamsal Hareketlerini en büyük mesafeye iletmek için daha büyük Güç ve Erdem alır.

Fakat Hareket yahut Fiilin bir Bedenden bir başkasına nasıl iletilebileceği pek çoğu için büyük bir tartışma konusudur çünkü bu bir Beden yahut Cevher değildir ve eğer bu sadece Bedenin Hareketiyse Hareket kendi Konusuyla birlikte bir başkasına nasıl uygun biçimde geçebilir çünkü Modus yahut Manner'ın kendi Varlığı tam da şuna dayanır kendi öz Bedeninde var olmak yahut içkin olmak buna karşı çıkışın bana en iyi görünen Cevabı şudur Hareket bir Bedenden bir başkasına Yerel Hareketle yayılmaz çünkü Hareketin kendisi hareket ettirilmez sadece içinde bulunduğu Bedeni hareket ettirir çünkü eğer Hareket Yerel Hareketle yayılabilseydi bu Hareket bir başkasınınki tarafından yayılırdı bu da bir başkasınınki tarafından ve böylece sonsuza dek ki saçmadır bu yüzden söz konusu yayılmanın tarzı sanki gerçek bir Üretim yahut Yaratma yoluyladır öyle ki Tanrı ve Mesih ancak bir Şeyin Cevherini yaratabilirken hiçbir Yaratık herhangi bir Cevhere Varlık veremez yahut yaratamaz ne de bir Alet olarak bile öyle bir Yaratık kendi başına değil ama Tanrıya bağımlı olarak onun Aleti olarak Harekete ve Yaşamsal Fiile varlık verebilir ve böylece bir Yaratıktaki Hareket bir başkasında Hareket üretebilir ve bu bir Yaratığın kendini yahut Yoldaş Yaratıklarını hareket ettirmek için yapabileceği her şeydir Tanrının Aleti olarak ki bu Hareketlerle yeni bir Cevher yaratılmaz sadece Şeylerin yeni Türleri öyle ki Yaratıklar Türlerinde çoğaltılabilir biri ötekine etki edip onu hareket ettirirken ve bu Yaratığın yahut Yaratılışın Tanrının Aleti olarak bütün İşidir ama eğer İradesine karşı hareket ederse ki onun Aletidir o zaman Günah işler ve bunun için cezalandırılır ama Tanrı önceden söylendiği gibi Günahın sebebi değildir çünkü bir Yaratık Günah işlediğinde Tanrının kendisine verdiği Gücü kötüye kullanır ve böylece Yaratık suçludur ve Tanrı bundan her türlü leke yahut kusurdan tamamen özgürdür.

Eğer şimdi daha önce söylenenleri Bir Bedenin Sıfatları hakkında söylenenlere uygularsak yani sadece Miktarı ve Figürü değil aynı zamanda Hayatı da olduğunu ve sadece Yerel ve Mekanik olarak değil aynı zamanda Yaşamsal olarak da hareket ettiğini ve İletir kendi Yaşamsal Fiilini istediği zaman ve yere Vasıta uygun düzenlendiği sürece ve eğer bunu ince Zerreciklerinin Sızıntısıyla iletmezse ki bu onun en ince ve en uygun Vasıtasıdır Yaşamsal Fiilini almak ve iletmek için işte bununla bu Bedenin sadece Duyu ve Bilgiden büsbütün yoksun olduğunu kanıtlamaya çalışan bütün Argümanlara Cevap verilmiş olacaktır çünkü kolayca gösterilebilir ki kimi Beden derece derece o Kemale yükselebilir öyle ki sadece Hayvanların sahip olduğu türden Duyu ve Bilgiye değil herhangi bir İnsan yahut Melekte bulunabilecek her türlü Kemale kadir olabilir ve böylece Mesih'in şu Sözlerini anlayabiliriz ki Tanrı Taşlardan İbrahim'e Çocuklar yaratmaya kadirdir herhangi bir zorlanmış Mecaza başvurmaksızın ve eğer biri Tanrının bu Kudretini yani Taşlardan İbrahim'e Çocuklar yaratmaya kadir olduğunu inkâr ederse bu kesinlikle en büyük Küstahlık olurdu.

SON.

O iyiliğin şefkatin ve merhametin sonsuz bir pınarı ve okyanusudur.
Özgün metin (İngilizce)
...of creation can similarly be demonstrated from the goodness of God. For God is infinitely good, loving, and kind—indeed, He is goodness and charity itself, an infinite fountain and Ocean of goodness, charity, and kindness. Now, how can it be possible that this fountain does not perpetually gush forth and send out living waters from itself? Will not this Ocean perpetually overflow by its own emanation toward the production of creatures in a kind of continuous flux? For the goodness of God is, by its very nature, communicative and multiplicative. Since He lacks nothing in Himself, nor can anything be added to Him because of His absolute fullness and the remarkable abundance in which He excels; and since, for the same reason, He cannot multiply Himself (which would be the same as imagining multiple Gods, a contradiction), it now necessarily follows that from eternity—or without any possible count of times—He gave essence to creatures. Otherwise, this communicative goodness of God, which is an essential attribute of His, would be a finite thing, and its duration could be measured by a certain number of years; nothing is more absurd than this.

Bu metin neden önemli

Bu satırlar Neoplatonik doğuş öğretisinin on yedinci yüzyıldaki en berrak ifadelerinden biridir. Plotinos ile başlayan geleneğe göre En Yüce İyi kendi doluluğu sebebiyle taşar ve varlık kendisinden sudur yoluyla akar. Conway bu klasik imgeyi taşan pınar ve okyanus benimseyerek yaratılışı Tanrının keyfi bir edimi değil iyiliğinin zorunlu bir gereği kılar. Böylece iyiliğin kendini paylaşma niteliği yaratılışın ezeliliğini temellendirir. Metin ayrıca dönemin Hristiyan Kabalası ile Cambridge Platonculuğunun kesiştiği entelektüel iklimi de yansıtır.

Bülten

Yeni metinlerden ilk sen haberdar ol

Tam çeviriler, PDF'ler ve yeni eklenen kaynaklar hazırlandıkça e-postana düşsün.

Bu eser Neoplatonizm Koleksiyonu'nun parçasıdır →

Künye
Kaynak eser
The Principles of the Most Ancient and Modern Philosophy (Principia Philosophiae Antiquissimae et Recentissimae), Anne Conway, Latince baskı Francis Mercury van Helmont, 1690 — tam metin, Bölüm I–IX
Neşir
Latince ilk baskı, 1690 (Kabbala Denudata çevresi, van Helmont editörlüğü)
Konum
Bölüm I–IX (basılı s. 1–168), 1690 ilk baskısının tamamı
Çeviren
Şira Nur Uysal
Dijital nüsha
archive.org (1690 ilk baskı, tam metin buradan çevrildi) · sayfa görselleri: Source Library
Bu Türkçe çeviri © Şira Nur Uysal, CC BY-SA 4.0 ile paylaşılmıştır (serbestçe kullanın, kaynak gösterin, değiştirirseniz aynı lisansla paylaşın). Kullanım & lisans →
Bu Çeviriye AtıfUysal, Ş. N. (Çev.). (2026). Tanrının İyilik Pınarı ve Sudurun Taşması. Kadim Kütüphane. https://kadimkutuphane.com/conway-tanrinin-iyilik-pinari-ve-sudurun-tasmasi
← Kütüphaneye dön